Ahmet İnam'la Eğitim üzerine

02 Mart 2021 Salı 15:54

Ahmet İnam'la Tedmem tarafından yapılan röportaj..

Ahmet İnam'la Eğitim üzerine

Tedmem olarak Türkiye’deki tüm çocukların mutluluğuna katkı sağlayabilmek, onların gözlerindeki ışıltıyı daha fazla arttırabilmek için çalışıyoruz. Siz de yazılarınızdan birinde bir ülkenin geleceğe taşınabilmesinin ana kriterlerinden birinin o ülkeyi geleceğe taşıyacak insanlara hayat vermek olduğunu ifade ediyorsunuz. Ancak çocuklarımız yaşam memnuniyeti ile ilgili araştırmalarda ne yazık ki son sıralarda. Eğitimciler olarak çocuklarımızın gözlerindeki ışıltıyı kaybetmemeleri için nereden başlamamız gerekir?

Sistemle ilgili köklü bir dönüşüme ihtiyaç var ama kısa erimde o mümkün görünmüyor. Dolayısıyla biz ancak yerel ve kendi olanaklarımızla gerçekleştireceğimiz çözümlerle belki genç insanların mutluluklarını geliştirme imkanı bulabiliriz. Yani düzeni temelden, yeni baştan kurgulamak gerekiyor. Tabi bu yalnız bizim ülkemizle değil dünyayla ve çağımızla da ilgili bir şey. Mutsuzluğun dünyayla ilgili bir boyutu var ona çok fazla müdahale edemeyiz. Teknoloji, gelişen iletişim araçları, ekran bağımlılığı yalnız çocukların değil yetişkinlerin de problemi. Metroda görüyorsunuz mesela anne, baba, çocuklar, tüm aile telefon ya da tabletle meşguller. Bu durum insanın evrimini düşündüğümüzde insanın kendini oluşturmasına uygun bir tavır değil. İnsan binlerce yıldır bu gezegende ekranla yaşamıyor. Ekran bir can olan insanın gelişmesini engelliyor. İnsanı bir can olarak düşünmek gerek. Can şu demek; insan bir bütün, o bütüne can diyorum ben. Can insanın bedeninden, duygularından, düşünme ve yorumlama gücünden ve çevreyle ilişkilerinden oluşuyor. Eğitim en temelinde bu dördünü kapsayacak ve insanın can olduğunu görebilecek bir perspektifle oluşturulmalı. Tabi bu can oluşumu değişik kültürlerde değişik biçimlerde olabilir. Çünkü canın bileşenlerinden biri çevre; kültürel ortamı da kattığımızda her kültürde farklı oluşumlar gözlenebilir. Bizim problemimiz son zamanlarda eğitim felsefemizin ve nasıl bir insan için ve nasıl bir dünyanın oluşması için eğitim yapıyoruz sorusunun kafalarda net olmayışı.

Ben insanı üç boyutlu düşünüyorum. Bir; insanın geniş olması lazım ama dar insanlar yetiştirmeye devam ediyoruz. Yalnız kendi gibi düşünen, kendi gibi yaşayan, belli otoriterlere sorgulamaksızın boyun eğen insanların yetişmesi içi dar, canı dar insanların yaşadığı bir ülke demektir. Genişlik eksikliği var, derinliği de maalesef pek oluşturamadık. Derinlik şu demek; bilgiyi edinirken biz enformasyon olarak ediniyoruz. Yani enformasyona bilgi diyoruz. Enformasyon çağını da bilgi çağı diye çevirmemizdeki problem o. Enformasyon bilgi değildir. Bilgi daha yüksek bir şeydir. Enformasyonun neden öyle olduğunu neye dayandığını bilerek enformasyondan bilgiye çıkabiliriz. Araştırarak, tartışarak, sorgulayarak… Halbuki bilgiyle olan ilişkimizde sakatlık var. Bilgiyle olan ilişkimiz çok yalap şap bir ilişki. İmtihanda ne sorulacak diye bir şey öğreniyorsun. Ya da hiç kafa yormadan taktikler üzerinden soru cevaplamayı…Bu ne kadar tehlikeli bir şey… Şekilcilik esas olduğunda, bilginin dayandığı temeller bilinmediğinde o bilgi alanında yaratıcı olamazsınız. Hep ezberci kopyacı olursunuz.

Unuttuğumuz çok önemli şeylerden biri de bilginin tamamen sözlerle, şekillerle aktarılabilir olduğunu düşünmemizdir. Bu büyük bir eksikliktir çünkü bilginin bir aktarılabilir, dile getirilebilir boyutu vardır; bir de örtük boyutu vardır. Örtük bilgi sınıfta hocayla öğrenilir. Yüz yüze ilişkilerde, gezi sırasında öğrenilebilir; hocayla yemek yerken, tartışırken öğrenilebilir; bir iklimde öğrenilebilir. Öğrenciyi öyle bir atmosfer içine sokmanız lazım ki okula girdiğiniz zaman koridorlar kimya kokuyordu, fizik kokuyordu demeniz lazım. Böyle okullar acaba kirayı nasıl öderim, özel ders verip nasıl para kazanabilirim kaygısı gütmeyen; gerçekten işlerini çok iyi yapan, son gelişmeleri hem eğitim hem bilgi alanında izleyen, kendilerini konularına vakfetmiş, kitap okuyabilen, ufku geniş, bilgi aşkı içinde olan öğretmenlerle mümkün. Öncelikle öğretmenin bilgi aşığı olması beklenir. Bizde ise garantili iş olarak görülüyor öğretmenlik. Aslında öğretmenlik bir sanat. Sevmezseniz öğrenciye zarar verirsiniz. Bu çok kötü bir şey. “Lanet olsun matematiğe bu dersi geçtikten sonra bir daha bunun yüzüne bakmayacağım”. Bu işkence. Bazı öğretmenler de bunu savunur. “Biz de sizin yaşınızdayken ne ızdıraplar çekmiştik” derler. Öğrenme zor onu kabul edebilirim ama zorluğun bir sevinci, mutluluğu olması lazım. Ben lisede biraz kuşkucu bir öğrenciydim. “Öğretmenim matematik ne işe yarar?” diye soruyoruz. “Senin gibi aptalları akıllı hale getirmeye yarar” diyor. Çocuk aklımla şöyle düşünüyorum: “Böyle bir cevap veren ve bana matematik bilgisini öğretirken hayatı zindan eden bir insan gerçekten matematik biliyor olsaydı akıllı olurdu ve bunu yapmazdı. Demek ki matematik insanı akıllı falan yapmıyor. Çünkü matematik öğretmenine bakıyorum hiç akıllı biri gibi gözükmüyor”. Onun için matematik öğretirken yalnız matematik öğretmiyorsun. Matematikle nasıl insan olunur öğretiyorsun. Biz sanıyoruz ki ahlak dersi diye bir ders koyduğumuzda insanlar ahlaklı olacak. Öbür derslerde ahlaksız olabilirsin ama ahlak dersi okursan ahlaklı olursun gibi… Bu da ne kadar sığ baktığımızla ilgili bir şey. İşte derinlik dediğimiz bu, o bilginin dayandığı hayat tecrübesi, insanın farkındalığı…

İnsanın 3. boyutu da yükseklik boyutudur. Genişlik, derinlik ve yükseklik. Yükseklik coşkudur. Basık ruhlu insanlar var. Bazı binalar olur nefes alamazsınız, onun gibi. Dersine girdiğiniz zaman nefes almakta zorlandığınız, baskı altında olduğunuz, 40-45 dakika bir an önce bitse de dinlemekten kurtulsak dediğiniz öğretmenler… Evet eğitimin zorluk içeren, çetin bir tarafı vardır. Öğrenmek zordur. Güzel işler zordur. Güzel işler yapabilmek için zoru göze alabilmek lazım ve zorluk içinde olmak mustarip olmak değildir. Zorluk çekerken insan mutlu olur. O yükün ağırlığını bildiğimizde espri de yapabiliriz dalga da geçebiliriz. Zorluktan korkmamak lazım. Eğitimi hep kolaylaştırmak çok da gerçekçi değildir çünkü öğrenmek zor bir iştir. Bazı bilgi alanları var ki bazı insanlara çok zor gelebilir. Bir arkadaş mesela hangi müzik aletini alsa çalıyor. Ben flüt de olsa bir şey çıkaracağım diye iflahım kesiliyor. Bana zor gelebilir. Bir süre sonra bir şeyler çıkardığım zaman iyi ki çalışmışım diyorum. Bazı öğrenciler vardır, onlar sınıfın ön sıralarında oturur, durmadan parmak kaldırırlar falan; onlara matematik çok kolay gelebilir. Öğretmen de onlarla uğraşır. Ama arkada belki ileride matematik dâhisi olacak haylazlar da olabilir. O farklılığı yaşayan insanları kazanmak için iyi öğretmenler gerekir. İyi bir öğretmen de farklılıkları fark edip öğrencileriyle ilişkiye geçen biridir.

Bizim insanımızda şekilcilik ve çabuk sonuç alma eğilimi vardır. Oysa dinleme ve anlama terbiyesi eğitimde çok önemli. Eski Yunan bunu kendi kültürü içinde geliştirmiş. Tiyatro seyretmek, kendini vererek izlemek, güzel konuşmak, usulüne göre tartışmak bireyin toplumdaki konumunu yükselten değerlerdi. Bunları kaybettik, insanlar artık sağlıklı biçimde birbirleriyle konuşamaz hale geldi. Medyada görüyorsunuz hakaretler, tartışmalar… Çünkü insanlara okutturulan kitaplar çok satan kitaplar… Kötü kitaplar değil belki ama çok sığ ve uyduruk bir dünya tasarımı üzerine kurulu kitaplar. İnsanları sömüren, gerçekten o derinliği anlayamayan ve derinliği tezgahlayıp ekonomik çıkara dönüştürmeye çalışan bir amaç seziliyor bir kısmında… Olacak şey değil, bu kadar aşağı düşürülüyor değerler. Dini bir ticaret haline getirme söz konusu.

Bir insan ve dünya tasavvurunu özgürce oluşturmak, geliştirmek, tartışmaya açmak lazım. Bunun çok kısa vadede olabileceğini düşünmüyorum ama kapalı topluluk olmaktan açık insan olmaya geçişi yapamadığımız sürece ülke olarak da gelişim gösteremeyiz. Bakın Eski Yunan nasıl oldu da sanatta, felsefede, bilimde yüzyıllara direnen ürünler ortaya koydu? Çünkü agorada yaşıyordu bu insanlar, meydanda yaşıyordu. Meydan açıklıktır, yüz yüze ilişkidir, dokunmadır, türkü söylemektir, düşünmedir, spordur, danstır, tiyatrodur, tartışmadır. Yani meydan oluşturmak lazım. Bilim, sanat, kültür meydanda ortaya çıkar. Bence meydanın at ölünce de yiğit ölünce de kalması lazım. Çünkü şan meydanda oluşur. Yani o kültürü oluşturacak değerler meydanda olur. Ama insanlar evlere kapanıyorlar… Oysa evler meydana açılmalı. Yoksa bir eve giriyorsunuz karşı evi düşman belliyorsunuz. Meydana çıkıp yüz yüze birbirimizin gözlerine bakabilmeliyiz. Yoksa kendi başınıza gizli bir takım kapalı odalarda kapanıp o odada olmayanların aleyhine verip veriştirmek bizi bir yere getirmiyor. Bütün bunları neden söyledim; eğitim politikası oluşturmanın iki temel dayanağı dünya ve insan. Nasıl bir dünya düşünerek insan yetiştiririz? Dünya anlayışımız nedir? Nasıl bir insan sizden sonra bu yeryüzünde olsun istiyorsunuz? Çok para kazanan, sizin inançlarınızı sürdürüp sizin gibi olmayanları öldürüp yok eden bir insan mı? Bunları düşündürmek lazım.

Onların dışında düş dünyayı terk etmiş. Düş Türkçe’deki o güzel çağırışımla düşmüş. Dolayısıyla düşlerimizi elimizden alıyorlar. Bu çok tehlikeli bir şey. Eğitim düşlerimizi canlandırmalı. Düşünmekle düşlemek arasındaki bağlantı batı dillerinde bildiğim kadarıyla yapılamıyor. Türkçenin böyle bir olanağı var “düşün” diyor. Düşün demek aynı zamanda senin hayalin demek. Senin düşün, benim düşüm, onun düşü anlamında. Düşün aynı zamanda bir fikir demek. Ama gayet tuhaf bir biçimde düşlerimizi yitirmişiz veya 10 derste nasıl düş kurulabilir gibi kitaplar okuyup yaşamı nasıl düşleyebileceğimizi öğrenmeye çalışıyoruz. Bu da bizim düşlerimizi tamamen elimizden alıyor. Çocuğu çocuk yapan, insanı canlı ve öğrenmeye istekli kılacak olan şey düşlerdir. Bilmenin özgürlük olanağı olduğu çocuklarımıza anlatılabilir. Yani bilgi ile özgürlük arasındaki ilişkiyi kuramıyorlar. Matematik öğretmeni diye bir öğretmen var, o öğretmende bir kitap var, sizi belli bir kafesin içine sokuyor. Onun dışına çıkamıyorsun. İşte böyle hissettiğiniz sürece matematiği öğrenmeniz zorlaşıyor. Hâlbuki “matematik öğrenenler kafesi” diye bir kafesin olmadığını “matematik öğrenenler okyanusu” diye bir okyanusun olduğunu bilseler… “Çocuklar bu okyanusta dilediğinizce yüzebilirsiniz, boğulma diye bir şey yoktur. Biz sizi kurtarırız”.

Bir sorun da öğretmenin öğretirken düşünmemesidir. Ben bunun çok acısını çekmişimdir mesela. Lisede matematik öğretmenimizin birkaç örnek dışında hiç düşündüğünü görmedim. Hep problemleri çözüyordu; nasıl çözdüğünü, nasıl düşündüğünü anlamıyorduk. Çünkü siz hep servis ediliyorsunuz. Yani bir öğretmen bir problemi çözemediği zaman ne yapar mesela? Ben öğretmenlerimin bilmemesini çok isterdim. Zaten öğrenci size güvenirse bütün sorduğunuz soruları çözdüğünüz için değildir. İnsan olarak size güvenmesi önemli. İçten olduğunuzu, ona her zaman yardım etmeye hazır olduğunuzu, gerçekten bir donanımınızın olduğunu, onun birçok problemini çözme konusunda ona yardım edebileceğinizi hissetmesi önemli bir şey. İlla her problemi çözeceğiz diye bir şey yok. Bazı öğretmenler de öğrencilerle sürekli yarış ve zıtlaşma için girerler. Kişisel sorunlarınızı yaptığınız işe aktarmanız da tehlikeli bir şey. Onun için geriye dönüp baktığınızda öğretmen olmanın ne kadar zor olduğunu görüyorsunuz. Öğretmenlik bir yere kadar öğretilebilir bir şey ve gerçekten sizin içinizde böyle bir aşk varsa onu öğrenebilir ve kendi eksiklerinizi, yanlışlarınızı giderebilirsiniz. Hep derler ya “nasıl öğretmen yetiştireceğiz?” Cumhuriyetin ilk dönemlerinde öyle bir aşk olduğunu görüyoruz köy enstitülerinde falan. Onun için de öğretmenleri canlı tutacak, yaptığı işte bıkkınlık içine girmelerini engelleyecek çareler düşünmek lazım. Çünkü ister istemez çocuklara yansıyor Türkiye’nin ve dünyanın gidişindeki o karamsar ortam. Çocukları o ortamdan yalıtmak mümkün değil ama umut vermek lazım. En cahil, en aptal, en geç öğrenen öğrenciye de. Çünkü çok ağır fizyolojik, nörolojik problemleri olmadığı halde o öğrenci öğrenemiyorsa başka şeyler var demektir. Ama onunla ilişkiye geçilebildiğinde, onun dünyasını anlamak için çaba gösterildiğinde onla da bilgiyi paylaşma imkanı olabilir. Sürekli farklı olanlarla iletişime geçmeyi, onları dinlemeyi, onlardan öğrenmeyi öğretebilmek; farklılıklara kapalı kalmamayı, açık olmayı anlatabilmek çok önemli. “Ben edebiyatçıyım, çok iyi şiir yazıyorum onun için bana matematik lazım değil” ya da “ben matematikçi olacağım ne diye bana Fuzuli’nin şiirini okutuyorlar?”. Fuzuli’nin şiirinden matematiğe ilişkin bir şeyler çıkabilir. Ama bunu kavrayacak öğretmenlere ihtiyaç var. Yani şiirle matematik arasındaki bağı kurabilecek ufuk genişliğine sahip öğretmenlere. Belki öğretmenler üniversitede bunu kazanamamış bile olsa kamplar kurulabilir ve bu konular konuşulabilir. İnsan olmanın, düş sahibi olmanın, geniş, yüksek ve derin bir can olmanın nasıl gerçekleşebileceği üzerine ders gibi değil de muhabbet ortamlarında bunlar anlatılabilir sanıyorum. Elbette hepsi gerçekleştirilemez çünkü bir karakter işi de bu. Olabildiğince çok insana bir şeyler verme imkanı olabilir.

Eğitim sisteminde eleştiri kültürünün yeri ile ilgili düşüncenizi paylaşabilir misiniz?

Çok önemli olan bir şey bu, hakikaten iyi bir noktaya değindiniz. Galiba eleştirel düşünme gibi dersler de var. Ama onlar nasıl veriliyor çok emin değilim. Eleştiriye açık değilseniz eleştiri yapmada da problemli olursunuz. Eleştiri alma genişliğinizin olması lazım. Eleştirilmek zor bir iş. Ama eleştirilme terbiyesi diye bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu canı geniş insanların edinebileceği bir yatkınlık. İçiniz geniş değilse her eleştiriyi hakaret ve kötülük olarak anlarsınız. Siz o eleştirinin başka maksatlarla yapıldığını düşünmeye başladığınız için o eleştirinin içeriğini göremiyorsunuz. Duygusal varlıklar olduğumuz için insan sevgilisini eleştirebilir mi mesela? Eleştirebilmeli. Bazen ironiyle olur. Bir şaka yaparsınız herkes anlamaz sizi ama anlayacağınızı düşünen insan eve gidip kahrolabilir. Bu güzel bir şey. Çok ince bir şekilde ona söylemişsinizdir ve iyi niyetli olduğunuzu görmesi lazım. Bir yıkıcı bir de yapıcı eleştiriden söz ediyoruz ya; yıkmak için söylenen şeylere zaten eleştiri dememek lazım. “Bu iş olmamış beceremiyorsun.” Bu bence eleştiri değil bir uyarı. Uyarı başka bir şey, eleştiri başka bir şey. Eleştiri bir paylaşma; “Arkadaş bunları bunları eksik görüyorum, konuşabiliriz, bunları paylaşabiliriz.” Eksik olarak gördüğümüz, eleştirdiğimiz insana iletişime açık olduğumuzu göstermemiz lazım. Çünkü insan tek başına kendini geliştiremiyor. Gelişmek için eleştiri gerekiyor. Dostlarımızın eleştirilerine ihtiyacımız var. Ama eleştiri yapılıyorsa o konuda baya bir donanımınızın olması lazım ki eleştiri haklı olabilsin.

Okul boyutunda ele alırsak, okul yöneticileri bir takım sebeplerden dolayı gerginler. Onların gerginliği oradaki hizmetliye kadar yansıyabiliyor, okulun genelinde gergin bir ortam oluşuyor. Okuldaki tüm bireylerin yaşam sevincine sahip olduğu ortamların oluşturulmasının çok zor olduğunu düşünmüyorum. Bunun için de eğitimi yürütecek insanların mutluluk ve bilgelik taraflarının gelişmiş olması önemli. Okul yöneticisi her anlamda lider olmalı. Artık bu konu da çok profesyonel hale geldi ama insan bunu kendi öğrenebilir. Hepimizin içinde başka insanlara verebilecek armağanlarımızın olduğunu düşünüyorum. Ve en hazini de bu dünyada verebileceklerimizi veremeden ölüp gitmektir. Özetle, eğitim eğitilmeye gelen veya öğrenmeye gelen gençlere insan olabilecekleri ortamı yaratmak üzerine kurgulanmalı. O ortamın nasıl yaratılacağının kesin formülü olduğunu düşünmüyorum, onu siz kendiniz bulacaksınız.

Kaynak:Tedmem
Anahtar Kelimeler

Yorum Gönder

@name x