Ayyıldız medeniyeti

31 Temmuz 2019 Çarşamba 23:10

Medeniyet tek yönlü olmaz. En önce medeni, yani şehirli olmak gerekir. Sanat çok şümullü olup insanın her ihtiyacına cevap vermelidir. Çadır kültüründen muhteşem bir medeniyete ulaşan Müslüman Türkler, geçtiği yollara Samanyolu, Süreyya Yıldızı, Çoban Yıldızı gibi “çil çil kubbeler” serpti; ayyuka ser çeken kalem gibi minareler yaptı; güvercin bakışlı sükûnetin misafirleri olan dem çeken kumrular meydana getirdi.

Ayyıldız medeniyeti
Medeniyet tek yönlü olmaz. En önce medeni, yani şehirli olmak gerekir. Sanat çok şümullü olup insanın her ihtiyacına cevap vermelidir. Çadır kültüründen muhteşem bir medeniyete ulaşan Müslüman Türkler, geçtiği yollara Samanyolu, Süreyya Yıldızı, Çoban Yıldızı gibi “çil çil kubbeler” serpti; ayyuka ser çeken kalem gibi minareler yaptı; güvercin bakışlı sükûnetin misafirleri olan dem çeken kumrular meydana getirdi.

Beş bin yıllık Türk tarihinde efsaneler, semboller, ritüeller, destanların buğulu havasından süzülüp, bir kısmı tarih olmuş, bir kısmı halk hikâyesi, bir kısmı da rüya…
Birleştirici motiflere, kaynak aramaya gerek görülmeden yürekten bağlanılmış, millet olmanın sırları, şifreleri bu formüllerde tezahür etmiş.
Kolay değildir binlerce yıllık tarihi, binlerce kilometrekarelik alanda define sandıklarında muhafaza eder gibi saklamak ve ona sahip olmak.
Efsaneler bazen aldatıcı bazen de yol gösterici olur. Maziniz derinse efsaneleriniz de çoktur.
Bizim için doğudan batıya akış, bir doğum sancısı başlangıcı idi. Bu doğumun ilk izleri Karahanlılarla başladı; 1071’de gerçekleşti. Bizans’ın şaşaalı, mutantan yaşayışının, sahte süslerinin, başa ağır gelen taçlarının, bünyeye bol gelen tahtlarının yıkılma zamanı gelmişti.
Kalabalık ve donanımlı ordusuna ve esrarengiz tarihine güvenen Romanos Diyogenes, mütevazı, müttekî, kendisine değil, Rabb’ine güvenen Alp Arslan’ın önünde perişan olunca batıya giden yol açıldı. Böylece mekânı vatanlaştıran, İslamlaştıran, Türkleştiren, rastgele bir toprak parçasını mübarek yapan, Anadolu yapan şahane olay gerçekleşti.
O gece eski bir Türk efsanesine göre, ilk defa ay ile yıldız yan yana göründü. Bu bir hilal ve hilalin bağrına bastığı parlak bir yıldızdı. Tarihçilerin çoğu, birçok Türk boyunun ay yıldızı çok eskiden beri kullandığını belirtirler. Bu ay ve yıldız nasıl birbirine kenetlendiyse, yüz yıllar boyunca Türk akınlarıyla Anadolu ve Balkanlar öylece birbirlerine kenetlendiler.
Eski Türk akınlarında Hunlar ve Atilla Batı’ya -Roma’ya kadar- gittiler. Topraklar alındı, ama ay ve yıldız birbirini kucaklamadı.
Yeni akınlarda, güneşin doğduğu yerden gelen bu aydınlık alp-erenler, İslam’ın nurunu binlerce kilometrekarelik alanlara taşıdılar; ay ve yıldızın kenetlenmesini sağladılar. Selçuklu ve Osmanlının beraberce kenetlendirdikleri bu ay yıldızın gölgesinde yeni teşekkül eden medeniyetin bir başka farklı yönü de bu topraklarda Yunan ve Roma antik çağından kalan 2000 yıllık şekillerin yeniden yapılanmasıydı. İki ruhsuz medeniyet istihale ile yeni bir medeniyet hüviyetine büründü; şeref ve haysiyet kazandı.

YENİ UFUKLARA DOĞRU
Çıplak ve çorak topraklardan, gür ormanlı Balkanlar’dan, güneşin en cömert yansıdığı Akdeniz ovalarına kadar yayılan yeni bir medeniyet doğuyordu.
Ayyuka ser çeken ince zarif minareler, doğuma her zaman hazır olan kümbet ve kubbeler, hep yeni ve güzel şeyler dünyaya getirdiler. Cami ve tekkelerin “hû”ları, yanı başlarındaki medreselerden teslimiyetle yükselen ilim ve fen sütunları ile sarmal oldu. Artık şifahanelerde hastalar şifa buluyor, ruhi ve akli sıkıntıda olanlara incelik ve şefkatle yaklaşılıyordu. “Hastahane” yerine şifahane, bîmârhane diyen munis zihniyet, Avrupa’da olduğu gibi akıl hastalarına ve sar’alılara “şeytan hâkim olmuş” deyip yakmak yerine, akarsu sesi ve tabiattaki güzel seslerle şifa dağıtıyordu.
Batı’nınki medeniyetse, bu yeni medeniyet bambaşka bir şeydi. Merkezinde insan olan bu medeniyet, insanı boğan ve sıkan bir yüzün değil, tebessümün sembolüydü. Artık bu çorak topraklar mutlu insanların gezindiği, alışveriş yaptığı alanlara dönüştü. Küçük kubbelerden oluşan ve yan yana sıralanan hırfetler (aynı meslek grupları) bölük bölük sıralanıyor, bunların emniyeti ve barınmaları için ve her sınıf yerli-yabancı insanların hizmetine sunulan vakıf amaçlı kervansaraylar sultanlar, hanedan üyeleri ve paşalar tarafından yaptırılıyor ve bu vakıf yapıları Anadolu’nun bağrını aydınlatıyordu.
İslamiyetin temizliğe verdiği önemden dolayı “su medeniyeti” de denilen bu yeni oluşumun gereği olarak, her sokak başında tertemiz “mâ-i tesnîm” akan çeşmeler bulunuyordu.

HANE MAHREMİYETİ VE AVLULAR
Bizans’ın bugünlerin habercisi gibi inşa ettiği sefertası gibi birbirinin içine geçen soğuk taş binalar, aileleri de birbirlerine hiddet ve nefretle bağlarken, bu topraklarda ferah fahur avlulu, bahçeli, yalnız bir aileye mahsus, kuş yuvaları gibi huzurlu ve mahremiyeti olan meskenler yapılmaya başladı. Bu yeni evlerin yüzü sokağa değil avluya bakıyordu. Bu avluda bir çeşme veya su tulumbası, ağaçlar ve küçük hayvanlar bulunuyordu. Evlerin arasında yayalar ve at arabaları için Arnavut kaldırımlı dar sokaklar vardı. Geceleri insanların huzuru için uykusuz dolaşan kollukçular, halka huzur ve güven veriyordu. Her sokağın başında insanı kendisine çeken uhrevi mesajların sembolü olan bir güdük minareye yaslanmış, mütevazı, küçük sıcacık bir mahalle mescidi bulunuyordu. Bu sokakların huzurunu Müslüman yerli halk ile zimmîler beraberce paylaşıyorlardı. Hâlide Edip Adıvar’ın “Sinekli Bakkal” sokağını ve “Mor Salkımlı Ev”lerini atalarımız yaşadı; bize de kıssaları kaldı.
Müslüman Türklerin dünya mekânları yanında kendilerinden hiç kopmayan ikinci mekânı da mezarlıklardı.
Mezarlıklar asla soğuk sırlı ve sıkıcı değil, sanat galerisine benzeyen mezar taşlarıyla ölümle hayat orada ay yıldız gibi iç içeydi.
Mezar taşları ilmiye sınıfına mahsus sarık veya değişik fesleriyle belli iken, devlet ricali için kemeriyye şeklinde idi. Hamileyken ölen kadının mezar taşındaki dramatik şekiller dikkat çekerken, hiç evlenmeden vefat eden hanımefendilerin mezar kapak taşında ise boş bir kalp motifi görülüyordu. (Kaptanpaşa Camii Haziresi, Üsküdar)
“Yarım ayın gölgesindeki şehirlerin tarihi, Malazgirt’te Alp Arslan’ın zaferi ile başlar. (1078-1097) yılları arasında, tarihî Nikaia, Türkler tarafından değiştirilen adıyla İznik, ilk başkent oldu. Bu arada Selçuklular bir karşı hareket ile kıyı bölgeleri bir müddet elden çıkardılar. Yavaş yavaş eski İkonya’da Havarî Paul’un yaşadığı topraklarda Sivas, Amasya ve Kayseri’de ilk Anadolu İslam eserleri belirmeye başladı. Böylece Konya, Kayseri, Sivas, Amasya ve Niksar gibi şehirler yarım aya kapılarını açtılar.”  (Büyük Sancağın Gölgesinde, Friedrich- Karl Kienitz, 1001 Temel Eser, s. 15)

SİYASİ VE SIHRî BAĞLAR
Osmanlı Devleti yarı göçebelikten kurtulup şehirleşmeye başlayınca devlet de sağlam temellere oturdu. Yeni yapılanmada hem dokunulmazlık hem ticaret hem de ittifakın sağlanması için sıhriyet (nikâh) yoluyla bağlar oluşturulmaya başladı. Bursa Fatihi Orhan Bey, anne tarafından kızını Osman Bey’e vermiş olan bir Ahi dervişin torunu oluyordu. Kendisi de önce soylu bir kale kumandanının kızıyla, sonra da Bizans İmparatoru VI. Johannes Kantakuzenos’un kızı Teodora ile evlendi. (Age, s.18) Bu ilkler giderek Osmanlı Devleti’nin her döneminde görülen siyaset-sıhriyyet yollu evlilikler hâline dönüştü. Bugün hâlâ dar zihniyetli insanlar, bu evliliklerde Kayı Boyu’nun dolayısıyla da Türk ırkının genleriyle oynandığını ve Hristiyan unsurların devlete sokulduğunu savunurlar. Heyhat… Bilmezler mi ki her Hristiyan gelin sonradan ihtida ederek mükemmel bir Müslüman hanımefendi olmuştur.
Türk-İslam’ın ay yıldızı o kadar ihata edici bir “büyü”ydü ki, bu “büyü” sade Müslümanların değil Hristiyanların bile rüyaları olmuştu.
“Epey seneler evvel İstanbul’u görmeye gelen şair Henri de Regine, Eyüp Mezarlıklarının bir yokuşunda durmuş, Türk ölümünün derin bir vecdiyle Türk ırkından doğup bizimle beraber yaşayıp öldükten sonra mezarına sarıklı bir taşın dikilmeyeceğine acımış ve “İstanbul müminlerinin o kadar sevdiği Eyüp servilerinin altında kendimi senin ölülerinle kardeş hissettim” demişti. Bir Katolik şairi böyle söyleten Eyüp, bizi de içine aldığı zaman fazla düşündürmüyor, orada ahiret havasını teneffüs ederken müsterih oluyoruz. Zihnimizi yormuyoruz” (Yahyâ Kemâl, Aziz  İstanbul.  s. 127, 1964 İstanbul )
Mezarlıkların, taşlara yansıyan yeni edebiyat ritmiyle, muhteva ve hüviyetleriyle bir sanata dönüşmesi, muhteşem bir medeniyetin ahirete yansıması gibidir. Yemyeşil servilerin gölgelediği bu sükûnet mekânları Müslüman Türk’ün ölüme nasıl baktığını da gösteren mühim bir delildir.
Mezar taşlarında hatların en güzellerine rastlamak mümkündür. Bir sehl-i mümteni kıvamında çok şeyi az kelâmla anlatan bu sükût âbidelerinde iki şey ortaktır: “Hüvelbâkî ve Rûhuna el Fâtiha” Yani mezarın içindeki, Bâkî olan Allahü tealaya, Fâtiha sırrıyla tevdi edilmiştir. (Şunu da belirtmekte fayda vardır: Mezar taşlarına âyet-i kerîme, şiir, medhiyye yazmak bidattir.) (Seâdet-i Ebediyye.)
Eski mezarlıklarda çocuklarının salıncaklarını iki mezar taşına kuran veya çamaşırlarını mezar taşlarına bağladığı iplerde kurutan Müslüman Türk kadını, bunu mezara ve içindeki mevtaya karşı saygısızlık olarak görmez. Bu o kadar tabiidir ki, ölümle hayatı iç içe görmektir. Aynı iç içe olan ay yıldız gibi.

MEDENİYETİN MEDİNELEŞMESİ
Medeniyet tek taraflı tek yönlü olmaz, ama en önce medeni, yani şehirli olmak gerekir. Sanat çok şümullü olup insanın her ihtiyacına cevap vermelidir. Çadır kültüründen muhteşem bir medeniyete ulaşan Müslüman Türkler, geçtiği yollara Samanyolu, Süreyya Yıldızı, Çoban Yıldızı gibi “çil çil kubbeler” serpti; ayyuka ser çeken kalem gibi minareler yaptı; güvercin bakışlı sükûnetin misafirleri olan dem çeken kumrular meydana getirdi.
Çölü vaha, taşı sanat eseri hâline getiren bu medeniyet, özellikle İstanbul’un fethiyle 1453’ten sonra tarihe yeni ufuklar açtı. İstanbul’un fethinden önce Bizans entrikalarının kol gezdiği Konstantinopol, en fazla 40 bin nüfus barındırırken İslambol (İstanbul) olunca nüfusu 150 bine ulaştı. Eski başkentler Edirne ve Bursa âdeta bir şehir müzesi hâline döndü. Eskiden küçük köy görünümündeki Balkan şehirleri üzerlerine sihirli bir değnek dokunmuş gibi bayramlıklarını giydiler. Bulgaristan’ın iki küçük şehri Sofya ve Filibe, Makedonya’da Selanik, Üsküp ve Manastır, Teselya’da Yenişehir, Peleponnes’te Tripolis, Epir’de Yanya ve Sırbistan’da Belgrad, Payitahtın gölgesinde göz kamaştırmaya başladılar. Bosna Hersek, Tiran, Elbasan, Yeni Pazar Mostar, Travnik, Banjaluka, Osmanlı sayesinde kasvetli çan seslerinin baskıladığı bu kılıç hediyesi şehirler şimdi ne hâldeler? Osmanlının el çektiği İslam beldeleri zulüm ve katliama tabi tutuldu. Çünkü oralarda ay ve yıldızı birbirlerinden ayırdılar. Bugün taş yapılar hâline gelen bu şehirler Osmanlıya ihanetin bedelini taş kesilerek ödüyorlar.
Evlâd-ı fâtihânın mübarek kılıçları gölgesinde neşvünema bulan ve bir rüya gibi hatırlanan “Rakofça kırlarının hür havası” artık yok.
İslamiyeti unutmak fıtrata aykırı, Türklüğü unutmak irsiyete aykırı, millî tarihi unutmak hamiyete aykırı, ecdadı unutmak hilkate aykırı, ana babayı unutmak mürüvvete aykırı, fakir fukarayı unutmak fütüvvete aykırı, aslını unutmak asalete aykırı ve ay yıldızı unutmak da hüviyete aykırıdır.
Türk ve İslam’ı birbirinden ayırmak, ay ve yıldızı birbirinden ayırmak gibidir. İnşallahü teala bu da kıyamete kadar gerçekleşmeyecektir. Çünkü bu millet Resûl-i zî-şân Efendimizin müjdesine nail olmuştur. Gelecek yazımızda buluşmak üzere esen kalınız efendim.

 PROF. DR. OSMAN KEMAL KAYRA
Anahtar Kelimeler

Yorum Gönder

@name x

Toplam Yorum Sayısı 1

Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

sakin öner 3 hafta önce yorumlandı

Kemal kardeşim ilmine ve kalemine sağlık

0 Kişi beğendi.