DEĞERLİ DEVLET ADAMI RAHMETLİ ALPARSLAN TÜRKEŞ’İN ARDINDAN...

26 Aralık 2020 Cumartesi 15:03

Rahmetli Türkeş’i tanımak, onunla aynı idealleri, fikirleri ve heyecanı paylaşabilmek bir Türk aydını için en büyük şereftir. Kendisini 1960’lı yılların sonlarında tanıma şansına sahip oldum.

DEĞERLİ DEVLET ADAMI RAHMETLİ ALPARSLAN TÜRKEŞ'İN ARDINDAN...

Rahmetli Türkeş’i tanımak, onunla aynı idealleri, fikirleri ve heyecanı paylaşabilmek bir Türk aydını için en büyük şereftir. Kendisini 1960’lı yılların sonlarında tanıma şansına sahip oldum. Hangi açıdan bakarsak bakalım 2000’li yıllarda eksikliğini sürekli hissediyoruz. Meslektaşım ve ağabeyim İ.Ü. İktisat Fakültesi Sosyoloji ve Metodoloji Araştırma Merkezi öğretim üyelerinden rahmetli Prof. Dr. Mehmet Eröz ile yine Allah’ın rahmetine kavuşmuş olan idealist insan İ.Ü. Edebiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu’nun bu tanışmada büyük payları olmuştur. O tarihlerden bugüne çok çileli, inişli, çıkışlı günler geçirmesine rağmen, rahmete kavuştuğu ana kadar Alparslan Türkeş davasına ve Türk Dünyasına olan kalbi bağlılıktan, Türk milliyetçiliğinin bayraklaşan ismi ve lideri olmaktan bir an bile uzak durmamıştır. Aslında O, devletin yapması gereken bir kamu hizmetini yerine getiriyordu: Türk gençliğine sahip çıkmak, ona rehberlik yapmak ve geleceğin teminatı olan gençleri Türklük aleyhine faaliyet gösteren mihraklardan uzak tutmak için gerekli uyarıları yapmak ve onlara milli kimliklerini hissettirmek, vatan sevgisini aşılamak.

Bu ulvi gaye ve hizmet yolunda kendini etnik özürlü gören, Türk milletine mensup saymayan, zihinleri aşırı sol ideoloji veya siyasi ümmetçilik ile işgal edilmiş ve dondurulmuş çevrelerce devamlı saldırılara, haksız ithamlara hedef oldu. Türk toplumuna kendisi ve Türk milliyetçileri demokrasi düşmanı şiddet yanlısı ve aşırı uç olarak takdim edildi.  Aşırı uçlar şeklindeki yaklaşım zihinlerde sürekli bulanıklık ve belirsizlikler yarattı. Bu şekildeki bir takdim bazılarının belki siyasi çıkarlarına ve siyasi geleceklerine hizmet ediyordu ama Türkiye’nin menfaatleri ve geleceği ile taban tabana zıttı. Yeri geldiği zaman kendilerine demokrat sıfatını uygun gören, ancak içlerine bir türlü demokrat olmayı sindirememiş bazı yazarlar, siyasiler ve bazı özel kanal programcıları hep rahmetli Türkeş’i kötülediler ve karalamak istediler.  Aslında bunlar bindikleri dalı kesiyorlardı. Anti devletçi ve anti milliyetçi tahriklerle ve yönlendirmelerle vakit geçiren bazı yayın organları daha çok yurt dışından güdümlenen bazı merkezlere hoş görünme gayreti içindeydiler. Bunların bir kısmı ise bugün gerçekler önünde mahcup oldular ve partiler üstü bir politika izleyen, milli endişe ve hassasiyete sahip, demokrasiyi mutabakat ve işbirliği olarak anlayan bu büyük insanın manevi huzurunda adeta günah çıkarmakla dikkat çeker oldular. Peki, Türkiye’nin günahı neydi? İnsanları neden yanlış kamplara sürüklediler? Milliyetsizliği, vatansızlığı, devletsizliği hedef alan sağda ve aşırı solda yer alan bazı çevreler doğruların ve gerçeklerin yanında yer almayı neden bu kadar geciktirdiler? İdeolojik çatışmaların ön plana çıkarıldığı soğuk harp döneminin bitmeyeceğini mi zannettiler?  Türk milliyetçiliğine dost olacak insanları düşman haline getirdiniz ve kendi toplumu ile kültürü ile yabancılaştırdınız. Eğer, geç bile olsa, bugün bu soruların cevabı bazılarınca doğru olarak ortaya konmak eğiliminde ise, bu gelişme bile ülke için bir kazançtır.

Rahmetli Türkeş Türkiye içinde ve dışında, Türk Dünyasında Türklük ailesinin "aile reisi" idi. Bundan dolayı gerek Azerbaycan’da, gerek diğer Cumhuriyet ve Türk topluluklarında resimleri milli liderlerle beraber duvarlara asılan insandı. Türk Dünyasını ayağa kaldıran ve "Dünya Türklüğünün Zaferi" davasını siyasi alanda da kucakladığı için ismi ölümsüzleşmiştir. Sovyetlerin milliyetler politikasını parçalayan bir mücadele adamıydı Sayın Türkeş. Sovyetleri iyi tanıdığı gibi sözde dost ve müttefik ABD’yi de orada görev dolayısıyla bulunduğu süre zarfında yakından tanıma fırsatını elde etmişti.  Yıllardır Türk olmadıkları konusunda telkinlere maruz kalan ve alfabeleri bile farklılaştırılan kardeş Türk ülkeleri 1980’li yılların sonlarında bu yanlışı daha iyi anlar hale geldiler. Maalesef bazı tepedeki devlet adamlarımıza rağmen Dünya bloklaşırken, küreselleşmeyi tartışırken, kimsenin Türk Dünyasının kültürel, sosyal ve ekonomik işbirliğinden kuşku duymaması gerektiğini haykıran ve bunu hemen, hemen her "Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı"nda dile getiren yine rahmetli Türkeş idi. Kendisi, kendilerini Türk olarak hisseden herkesin tabii lideri idi. Bilhassa son senelerde büyük ilgi görmesi, büyük ölçüde Türk kimliğine sahip çıkmasından, etnik ve mezhep tuzaklarına karşı toplumu uyarmasından ve milli birlik ve bütünlüğümüz konusundaki tavizsiz, hassas tutumundan kaynaklanmaktadır. Türkiye ve Türk Dünyası ciddi, vakur, mutabakat arayan milli menfaati ön plana çıkaran Devlet adamı tipini Sayın Türkeş’de buluyordu. Çünkü kendisi tesadüflerle politikaya soyunmuş, her şeyi dolarla ölçen "Türk dediğin nedir ki" diyebilecek kadar alçalan bir devlet başkanı tipinden çok çok uzaktı. Ancak, Türkiye maalesef bu çizgide olan devlet adamlarını ve Cumhurbaşkanlarını gördü.

Türkeş’e göre, en kötü demokrasi, demokrasi dışı rejim örneklerinin hepsinden iyidir. Buhran dönemlerinde rejimin korunması ve güçlendirilmesi yolunda gönüllü olarak ortaya çıkışı, siyasetin kamplaşma değil, uzlaşma ve mutabakat yollarını açabilme, birbirine tahammül edebilme,  sadece şikâyet değil, çözüm üretebilmek olduğunu göstermek içindir. Bir siyasi partinin varlık sebebi ve gerekçesi, kendisine muhalif bir partinin veya partilerin bulunmasında aranmalıdır. Bir fazilet rejimi olan demokrasi, hem iktidara hem de sorumlu muhalefete ihtiyaç duyurur. İşte, sorumlu muhalefet nasıl yapılır sorusunun cevabını kendisine yıllarca faşist diye saldıran psikopatlara karşı bizzat Türkeş vermiştir. Aslında ortaya çıktığı kadarıyla faşist sıfatı aşırı sola mensup olmayan ve ülkeyi ele geçirmede engel görülen herkese takılan bir sıfattı. Son senelerde rahmetli Türkeş’in tavır ve düşüncelerinde değişmeler olduğu iddialarını ortaya atanlar, kendi yanlışlarını ve yanılgılarını gizlemek ihtiyacını duyanlardır. Türk milliyetçileri ne 1940’lı yıllarda, ne de 70’li ve 80’li yıllarda yanıldılar. Kendilerinin değiştireceği ne bir cümle ne de bir paragraf var; ancak kitap ve makalelerinde çok değişiklik yapmak zorunda olan insanlarımız var. Tarih milliyetçileri haklı çıkardı. Ancak, bazıları bu ülkeye zaman kaybettirdi, kaynak israf ettirdi ve bazı gençlerimizi yanlış adreslerde kurtuluşu arar hale getirdi. Oysa çözüm ve reçete mutlaka içeride insanların birbirinin boğazına sarılmasından ve ideolojik kavgalarla aslında emperyalizme alan açan sınıf çatışmalarından, pratiği gelişmemiş teorik iddia ve ideolojilerden geçmiyordu. İnsanlık tarihi milli menfaat çatışmalarının ve inancın, imanın gönüllerden silinememesinin tarihi idi. Milli şuur ve Türkiye sevgisi Türk milliyetçilerine 1990’lı yıllarda mutabakatları geliştirmeyi, milli birliği güçlendirmeyi emrettiği için onlar barışçı, özverili ve hoşgörülü bir tavırla zihinlerini kavgadan yana koyanları uyandırmak istiyorlardı. Onları yanlış anlamada ısrar edenlere rağmen...

Türkiye’nin sosyal yapısının siyasete akseden bir yanı da karizmatik lider arayışıdır. Bu bakımdan, birçok lider ve siyasetçide karizmatik özelliklerin bulunduğu varsayılır veya o kişiler böyle tanıtılır. Oysa Türkeş’in böyle varsayımlara ve yakıştırmalara ihtiyacı yoktu. Siyasi tarihi iyi bilen, tecrübeli ve bilgili ve liderlik özelliklerine sahip bir kimse olarak siyasette gündemden hiç düşmeyen niteliği ile farkları anlaşılan bir liderdi. Başında bulunduğu MHP’nin siyasi tesirliliğinin aldığı oyla mukayese edilemeyecek ölçüde olmasında bu karizmatik özellik ortaya çıkmaktadır.

Rahmetli Türkeş’in yurt dışında yaşayan, bir zamanlar çalışmak için Avrupa ülkelerine giden Türklerle ilgisi devamlı olmuştur. Bu ülkelerde artık "misafir işçi" olmaktan çıkıp ev sahibi ülkelerin "etnik bir unsuru" haline gelen, yabancı düşmanlığına konu olan, son yıllarda da İslamifobiden etkilenen vatandaşlarımızın çeşitli meseleleri ile sık, sık ilgilendiğini biliyoruz. Nitekim, yurt dışında yapılan kurultaylar, açık oturum ve konferanslar bunun bir örneğidir. Bugün bu faaliyetlere zaman, zaman katılmış olmaktan da büyük mutluluk duyuyorum.

Teröre "Kürt Sorunu" olarak bakıp onu başka amaçlar için kullanmak isteyenlerin, bölücü terörü Kürt sorunu olarak takdim ettikleri bilinmektedir. Her Türk vatandaşına karşı olan bölücü terörün etnik bir kimliğe büründürülerek ortaya konmak istenmesi, başta Türkeş olmak üzere, Türk milliyetçilerinin dikkatini çekmiştir. Türkiye’nin bir terör sorunu olduğu, bir kürt sorunu olmada yeterli ve haklı gerekçelere dayanılmadığı sık sık ifade edilmiştir. Rahmetli Türkeş silahlı bölücü terör çeşidine olduğu kadar, Türkiye’yi Türk kültürünün hakim kültür olmaktan çıkarıldığı, coğrafyanın vatansızlaştırıldığı bir mozaik veya çok kültürlülük şeklinde ele alınmasına dönük silahsız bölücü teröre de karşı idi. Aslında mozaik ve çokkültürlülük iddiaları Anadolu coğrafyasında Türk kültürünü hakim kültür olaktan çıkarma amacı gütmüştür.

2000’li yıllar iki ayrı virüsle tanışmıştır. Dünyada binlerce insanı ölüme sürükleyen korona virüs; ikincisi ise önü açılan milli devletlerin önüne koyulan çokkültürlülük tuzağıdır. Milli devletlere ve Türkiye’ye dayatılmaya çalışılan bu önemli tehdit ve tehlikeye karşı hashas olmak durumundayız. Çokkültürlülük telkin ve dayatmaları ise önü açılmış milli devletleri anayasalarına musallat edilen bir virüstür. Çokkültürlülük küreselleştirmenin ideolojisidir. Küreselleştirme ise; çokuluslu şirketlerin ideolojisidir. Bu virüs milli devletlerin altını oyucu, sosyal yapıyı bozucu, ülkeleri ufalayıcı, milli kimliği dışlayıcı, kurucu unsuru reddedici, dış tehditlere karşı milli gücü direnemez hale getiren sinsi bir virüstür. Hedef alınan her bir ülkeye bulaştırılabilir. Neticede ülkeler bağımlı-bağımsız hale sokulup egemenlik haklarına, toprak bütünlüklerine el konulabilir. Önü açılan milli devletlere çok kültürlülük dayatması “ufalan da gel” şeklinde bir telkin ve zorlamadır. Bu dayatma demokratikleşme iddialarıyla kamufle edilmekte ve sözde birlikte yaşama adına kurulan bir tuzaktır. Çokkültürlülük bir dönem bazı Batılı ülkelerin kullandığı bir metottur. Ancak ümit edilen eritme gerçekleşmediği görülünce yabancı kaynaklı nüfusun iç bünyede sorunlu hale gelmesi, gettolaşması gibi sebepler Batılı bazı ülkeleri çokkültürlülük anlayışının bir çözüm olmadığı noktasına getirmiştir. Bilhassa Almanya ve Fransa’da bu tecrübeden şikayetler artmıştır.

Çokkültürlülük demokrasinin bir gereği olan çok seslilik değildir; yasal yoldan bir devletin vatandaşlarını birbirine yabancılaştırması, hukuki ve siyasi anlamda ötekileştirmesidir. Bir bakıma siyasi tanımasıdır. Milletleşme gerçeğini reddeden bazı sağ kesimlerin ve aşırı sol ideolojiden artık ümidini kesenlerin sığındığı etnikçi, parçacı bir yaklaşımdır. Burada hedef birçok ülke olduğu gibi bizim için Türkiye ve aynı zamanda Türk dünyasıdır.

Oldukça homojen sosyal yapılarda çokkültürlülük tezleri bir çatışma kaynağı olurken karmaşık ve heterojen yapılarda ise güç kaynağı rolü oynamaktadır.

MHP Türk siyasetinde yeri doldurulamaz ve farkı her yönden kendini belli eden bir siyasi okuldur ve önemli bir hareketin ismidir. Merkez sağ partilerin çözüm olamayacağı görüşlerinin yaygınlaştığı bir dönemde, bu partilerden MHP’ye doğru bir kayma beklenebilir. Merkez sağ partilerin Türkiye’nin bugünkü siyasi ortamında çekiciliği donmuştur. Böyle bir ortamda nehri ters tarafa akıtmaya çalışmak ve bunun için boş gayretler göstermek yerine, sağ olarak ifade edilen yelpazenin belirli bir kısmında gerçekleri görerek, MHP gerçeğini hesaba katarak politika yapmak, herhalde "MHP’den bize ne gelir" gibi hayallerle uğraşmaktan çok daha doğru olabilir. Sağ kitle partilerine düşen görev, yanlış karta kumar oynamak değil, ileride doğabilecek siyasi işbirliği imkanlarını bugünden ortadan kaldırmamak olmalıdır.

Yayınlanan kitaplarım dolayısıyla daima ilgi ve desteğini gördüğüm, her bir hitabıma teşekkür mektubu gönderme nezaketini gösteren, Türkün ölümsüz Başbuğ'una Yüce Allah’tan rahmet diliyorum. O bir bayraktı, yaşayacak ve yaşatılacak. Ne mutlu çizgisinden hiç sapmadan onu sürdüre bilenlere .... Ne mutlu Milli Mücadeleyi Atatürk’ün Baş Komutanlığında yapan ve Milli Devleti kuranlara; ne mutlu aziz Türk şehitlerine layık olabilenlere…

PROF. DR. MUSTAFA E. ERKAL / İ.Ü. İKTİSAT FAKÜLTESİ Emekli Öğretim Üyesi

KAYNAKÇA:
(1) Erkal, Mustafa E., Çokkültürlülük Virüsü ve Milliyetçilik, Aydınlar Ocağı yayını, sh.133, İstanbul, 2020.
(2) Erkal, Mustafa E., Sosyoloji (Toplumbilimi), 18.baskı, sh.43-44, İstanbul,2016.
(3) Erkal, Mustafa E., Aynı eser, sh.285. ve Güngör, Erol, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, İstanbul, 1978.
(4) Öksüz, İskender, Millet ve Milliyetçilik (2.baskı), sh.342, Ankara, 2016.
(5) Erkal, Mustafa E., Sosyoloji (Toplumbilimi), 18.baskı, sh.
(6) Erkal, Mustafa E., Sosyoloji (Toplumbilimi), 18.baskı, sh.60, İstanbul, 2016.
(7) Erkal, Mustafa E., Çokkültürlülük Virüsü ve Milliyetçilik, sh.71, İstanbul, 2020.
(8) Erkal, Mustafa E., Aynı eser, sh.8

 

 

 

Anahtar Kelimeler

Yorum Gönder

@name x