Mahşerin Dördüncü Atlısı

30 Mart 2020 Pazartesi 14:26

Evde kalmayı fırsata çevirerek kitap okuma dozumuzu artırdık.

Mahşerin Dördüncü Atlısı
Evde kalmayı fırsata çevirerek kitap okuma dozumuzu artırdık.

Son üç gündür Kanadalı yazar Andrew Nikiforuk'un, salgın ve bulaşıcı hastalıklar tarihini anlatan ve çevirisi İletişim Yayınları'ndan basılan, 'MAHŞERİN DÖRDÜNCÜ ATLISI' adlı kitabını okudum. Bu yüzden kitabın adını, yazımın başlığı olarak koydum.

Kitabın orijinal ilk baskısı 1995 yılında yapılmış, ancak kitap bugün de temel tespitlerinde geçerliliğini koruyor.

Komplo teorilerine öteden beri itibar etmem. Özellikle bu kitabı okuyunca 'Covid-19'la ilgili koca koca adamların televizyon kanallarında yaptıkları komplocu yorumların, tamamen uydurma olduğunu anlıyorsunuz.

Bir de insanlık tarihinin, savaşların, kan ve gözyaşının, despotlukların, keşiflerin, bilimin, sanatın, medeniyetin, ama aynı zamanda bulaşıcı hastalıkların tarihi olduğunu anlıyorsunuz.

Dört Atlı kimler?

Kitapta 1. Atlı; beyaz atın üzerindeki yaşam ve umudu, 2. Atlı; kan kırmızı atın üstündeki  iktidarı, 3. Atlı; siyah atın üzerindeki refah ve kıtlığı ölçen teraziyi, 4. Atlı ise, soluk ve kansız bir atın üstündeki, yazar tarafından "doğanın intikam melekleri ve üstorganizma" olarak adlandırılan mikroorganizmaları / mikropları anlatıyor.

"Topraklarımız ülser hastaları gibi iltihap sızdırıyor, sularımız iğrenç kokuyor, Tanrı ve yaratılış kirletildi, aşağılandı. Ölümün tetikçisi olan hastalıklar, bu dengesiz ve yaralı dünyadan daha davetkar bir yer hayal edemezdi" diyor Nikiforuk.

Ve ekliyor;

"Nüfus çığ gibi büyüdükçe, insanlar tarihin kaydettiğinden çok daha fazla mikrobu ve canavarı ayaklandırıp, harekete geçiriyor. Savaşlar, nüfus artışı, çevreyi korumayan tarım ve turizm, evsizlik ve kirlenme gibi kötü süreçlere, mikroplar her zaman profesyonel birer yağmacı olarak eşlik etmişlerdir."

Tarihin en kıyıcı pandemik hastalıkları olan, sıtma, veba ve cüzzamın ne çok insanı, büyük trajedilerle ortadan kaldırdığının özetlendiği kitapta, bazı bölümler adeta midenizi bulandıran sahnelerle anlatılıyor ve AIDS, Ebola gibi öldürücü salgınlarla hala yüzyüze olduğumuz hatırlatılıyor. Yazar Ortaçağ'daki vebayı modern çağın nükleer felaketine benzetiyor.

Çok uzaklarda değil 1918'de, İspanyol gribinden 50 milyon insanın öldüğünü biliyoruz.

Öte yandan tarihin başlangıcından beri ölen insanların yarısı sıtmadan ölmüş. Mısır'ı, Arabistan'ı, Fenike'yi, Pers'i fetheden Büyük İskender, 33 yaşında Babil'de sıtmaya yenik düşmüş.

Mikroplar sadece zararlı mı?

Bu arada mikroorganizmaların milyarlarcasının insanın ve doğanın faydasına çalıştığını da biliyoruz. Nitekim yeryüzünün ilk canlı hücresi, bir bakteri hücresidir. Yerkürenin volkanik bir kütleden, insanların, bitkilerin, hayvanların ve diğer tüm canlıların yaşayabileceği yeşil bir gezegene dönüşmesi, bakteriler sayesinde olmuştur.

Vücudumuzda yaklaşık 100 trilyona yakın bakteri olduğu söylenir. Özellikle bağırsaklarımızdaki probiyotik bakteriler, zararlı bakterilerin vücuda geçişlerini önlemekte, bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardım etmekte ve vücudu enfeksiyonlara karşı korumak gibi faydalı görevleri yerine getirmektedirler.

Ne var ki, insan aşırı kalabalıklaşarak, büyük çevre tahribatı yaparak, ormanları yok ederek, büyük kirlilikler yaratarak, bu mikroorganizmaların sabrını zorlamakta ve vakti saati gelince, yazarın adlandırması ile bu üstorganizmalar, gereken müdahaleyi yaparak, insanoğlunu sigaya çekmektedirler.

Esasen kitap bize, salgın hastalıkların gerçek mimarlarının doğaya, çevreye acımasızca ve pervasızca saldıran insanoğlunun olduğunu pek çok örnekle anlatıyor.

Bulaşıcı hastalıklar sonrası dünya

Yazar Nikiforuk, bulaşıcı hastalıkların insanlık için iyi veya kötü önemli sonuçları olduğunu da söylüyor.

Mesela hastaneler, cüzzamlıların evlerine hapsedilmesi ile ortaya çıkmış. Ortaçağ'da evlerinden çıkması yasaklanan cüzzam hastaları, evlerinde tedavi edilmiş, sonra bu evlerin bir kısmı hastalıkların tedavi edildiği yapılara dönüşmüş, böylece hastane ortaya çıkmıştır.

Sıtma, ırkçılığı teşvik etmiştir. Avrupalı beyaz sömürgeciler, siyahların sıtmaya karşı dirençlerini, insandan aşağı varlık olmaları gibi bir iddiaya bağlamışlar. Ve bu sayede kölelerini acımasızca iş yüklerinin altına sokmuşlar, onlara insanlık dışı muamelelerde bulunmuşlar.

Veba, Avrupa nüfusunun büyük bölümünü ortadan kaldırınca, bu durum ücretlerin artmasına ve feodalizmin yıkılmasına sebep olmuş. Hatta yazar, yaygın iletişim ihtiyacından ötürü, İngilizce'nin ortak dil haline gelmesini de veba salgınına bağlamaktadır.

Veba aynı zamanda Ortaçağ'da Kilisenin otoritesini de sarstı. Martin Luther, veba karşısında aciz kalan Kilise bürokrasisinin aracılığını reddederek, halkın Tanrı'ya direkt kendilerinin yalvarmalarını öneriyordu.

Yine tüberküloz, evlerin tabanlarının toprak yerine muşambalarla döşenmesini sağlamış, mimari yeniliğe giden yolu açmış.

İnsan akıllanmıyor

Yazar sona doğru şöyle manidar bir tespitte bulunuyor; "Üstorganizma ne kadar uğraşırsa uğraşsın, dördüncü atlı ne kadar dolanırsa dolansın, insanlar, doğaya karşı yaptıklarının biyolojik sonuçlarının sorumluluğunu üstlenmek istemiyorlar."

Bu tespit, komplo teorisyenlerinin esası kaçırtarak, halkın dikkatini uydurma hikayelere çekmesinin ve olup bitenlerden ders çıkarmayan insanlar yüzünden, gelecekte de salgınların bize pahalıya mal olmaya devam edeceğini gösteriyor.

Yazar Nikiforuk, 1995 yılında bu satırları yazarken, virüslerle ilgili şöyle bir saptama yapıyor; "20. Yüzyıl teröristleri gibi davranan virüsler, bombalarını hiçbir uyarıda bulunmaksızın bırakma eğilimindedirler. Bu biyolojik roketlerden birinin nükleer bir bomba gücüyle patlaması, artık yalnızca bir zaman meselesidir" derken sanki şimdiki Covid-19 felaketine işaret ediyormuş.

Dünya sadece insanların değil

Biliyoruz ki, insanlık bu gezegende tek başına değildir. Gezegenimizde, gözle görülen canlılarının yanında, gözle görülmeyen trilyonlarca mikroorganizmayla birlikte yaşıyoruz.

Uygarlık serüvenimizi, daha bilinçli, daha dikkatli, daha kontrollü ve doğaya saygılı bir biçimde sürdürmeliyiz. Hakkı, hukuku ve adaleti gözetmeliyiz. Zalimce uygulamalardan vazgeçmeliyiz.

İnsan doğanın efendisi değil, onun sadece bir parçasıdır. Öte yandan tabiatın, sadece insanlar için değil, tüm varlıklar için var olduğunu akıldan çıkarmamalıyız.

Aksi halde gözümüzle görmediğimiz üstorganizmalar, insanlığı maliyeti yüksek uyarılarla uyarmaktan ve bu yöndeki yorulmaz yürüyüşlerinden sonsuza dek vazgeçmeyeceklerdir.

Anahtar Kelimeler

Yorum Gönder

@name x