MAKEDONYA'DA BATAN GÜNEŞ

18 Ocak 2021 Pazartesi 15:03

Dergimizin yazarlarından, 50 yıllık dostum Mikdat Topçu'nun çok detaylı bir araştırma ve olayların geçtiği bölgeyi gezip gördükten sonra yazdığı romanı yayınlandı. Kitapta Makedonya'nın elimizden çıkışı, I. Balkan Savaşı ve Balkan faciası anlatılıyor. Kurgu ile gerçek iç içe. Hayal gibi gerçekler ve gerçek gibi hayaller... Okuyucuyu düşündürecek, tetkik ve araştırmaya sevk edecek bir eserle karşı karşıyayız.

MAKEDONYA'DA BATAN GÜNEŞ
                           
     Dergimizin yazarlarından, 50 yıllık dostum Mikdat Topçu'nun çok detaylı bir araştırma ve olayların geçtiği bölgeyi gezip gördükten sonra yazdığı romanı yayınlandı. Kitapta Makedonya'nın elimizden çıkışı, I. Balkan Savaşı ve Balkan faciası anlatılıyor. Kurgu ile gerçek iç içe. Hayal gibi gerçekler ve gerçek gibi hayaller... Okuyucuyu düşündürecek, tetkik ve araştırmaya sevk edecek bir eserle karşı karşıyayız. 
     Sade bir dil kullanılmakla birlikte, zabit, kumandan, muallim, mülazım-ı evvel, kolağası vb. o günlerde kullanılan kelimelerin tercih edilmesi, dönemin dilini yansıtıyor. Genç okuyucuların, arama motorlarına müracaatı gerekecek. Ayrıca gösterilen ihtimamla yok denecek kadar az seviyeye indirilen tashih, rahat bir okuma sağlıyor. 
     Yazar, kitabın takdimine Alev Alatlı’dan bir alıntı ile başlıyor: "Tarihin romansız anlaşılamayacağını düşünüyorum. Tarih, tarihçilere bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir.... Belki de hiç roman olmadığı için Osmanlıyı anlayamadık. Biz, Duyun-u Umumiyye'nin ne felaket olduğunu anlamadık, çünkü roman yoktu. Biz harf devrimini anlayamadık, roman yoktu."
               Ne Batılılaşma maceramızı ne Osmanlı'nın yıkılışını ne de devrimleri hala doğru anlayamadık. İnşallah daha fazla geç kalmayız. 
                      İlinden İsyanı - 1903 
     Kitabın 42 sayfa tutan birinci bölümünde Bulgar VMRO teşkilatının (İç Makedonya Devrimci Örgütü) kuruluşu ve 1903'te başlattığı İlinden İsyanı anlatılıyor. Bölümde o günlerin siyasi ortamına bir yolculuk yapıyorsunuz. Ayrıca "paylaşılamayacak güzellikte bir tabiata sahip olan Makedonya'nın" (s. 41) başta Manastır şehirlerini, dağlarını ve "suyunun bir damlası cennetten düşmüş ve böylece meydana gelmiş olduğuna inanılan Ohri Gölü'nü" (s. 17) hayal edebiliyorsunuz... 
                 Manastır'ın Fethi
     İkinci bölümde Rumeli'de nesilden nesile anlatılan, destan gibi Manastır'ın fethini okuyoruz. XIV. yüzyılın sonlarında I. Murat'ın kumandanlarından Kara Timurtaş Paşa Manastır'ı kuşatır. Önce direnen Kral, karşı koyamayacağını anlayınca bir hile düşünür: "... Kara Timurtaş Paşa'ya, seçtiği 38 genç ve güzel kızla çeşitli yiyecek ve içecekler gönderir." Yiyecekleri askerine yediren Paşa, kızları o gece bir çadırda misafir edip, ertesi gün getirdiklerinin on katı parası ile birlikte kaleye gönderir. 
     Çok etkilenen Manastır Kralı, kaleyi teslim eder. (1382) İzninizle burada zamana bir yolculuk yapalım. Bu olaydan üç asır sonra, II. Viyana kuşatması günlerine gidelim. (1683) Sizlere ileride tanıtmayı planladığım  "Ahmet Ağa'nın Viyana Kuşatması Günlüğü" (1) kitabına göz atalım. Viyana'nın ele geçirilen varoşlarındaki evlerin mahzenlerinde bulunan bütün içkileri, Yeniçeriler sabahlara kadar içer. Kadınları, kızları hatta yazmaktan haya ettiğim daha fazlası ile ahlaksızlığın bin bir türlüsünü işlerler... Netice malum... 
                Yalnız Bir Adam: Sultan Abdülhamit! 
     İlinden İsyanı'ndan üç yıl sonra tekrar dağa çıkan Bulgar komitacıları, iyice gemi azıya almıştı: "...... baskın yaptıkları Türk köylerinde tek bir canlı bırakmıyorlar, hepsini kurşuna diziyorlar, kadınları ve bebekleri fırınlara atıp yakıyorlardı. Çocukları götürüp vaftiz ediyorlardı." (s. 77)
     Rusya ve Avusturya devletlerinin desteklediği isyancılara karşı Abdülhamit Han yalnızdı: "... Sultan'a kendi aydını ve zabiti muhalif olduğu gibi,.... Ermeniler, onlarla işbirliği içinde olan Yahudiler, Rumlar, Sırplar, Bulgarlar hatta İngiltere, Rusya gibi devletler de düşmandı...." (s. 76) 
     Ülkenin bütün meselelerini Abdülhamit'in istibdad (! )  yönetimine bağlamak, bütün muhaliflerin ortak izah tarzıydı. Ama gerçeklerle örtüşmüyordu: "... Osmanlı ülkesinde yüzyıllardır hiçbir mütefekkir, mutasavvıf, bilgin ve sanatkar yetişmemişti. Bunun sebebi 'İstibdat' yönetimi miydi? Rusya'da da istibdat vardı ama orada bir Dostoyevski çıkmıştı. Suç ve Ceza yazılmıştı, Anna Karenina yazılmıştı." (s. 87)
     Romanın düşünen, sorgulayan kahramanı muallim Emin'in dilinden:" ... Avrupalılar İspanya'da bir tane Arap bırakmadılar. Ve şimdi İspanyollar hiçbir milletin gölgesinde yaşamıyor... Türklerden başka bütün milletlere özel önem vermiş devletimiz. 'Reaya' demiş." (s. 91) dönem aydınının kafa karışıklığı anlatılmış. Ancak İspanyolların Endülüs'te uyguladığı mezalim, doğru bir uygulama olarak görülemez. Emperyalist Batı ülkelerinin uyguladığı asimile politikaları, birer kara leke olarak alınlarında hala duruyor.
               "Top Arabası Çekicisi" Yörükler
     Makedonya'daki Osmanlı hakimiyetinin son günleri anlatılırken, arada fetih günlerine de gidiliyor. Zaten nesilden nesile "o günler" anlatıla gelmektedir: "Ahmed Yesevi hazretleri, Sarı Saltuk'u: 'Var git. Leh diyarında Makedonya ve Dobruca'da Yedi krallık yerde nam ve şan sahibi ol' diye gönderdi." (s. 101)
     Muallim Emin’in atalarının Manastır'a gelişi: "Dedebalci Köyü'ne Kanuni'nin 1562 yılında yaptığı Erdel Seferi sırasında gelmişlerdi... Kanuni bir kısım toprağı onlara
'Tımar' olarak vermişti. Ordunun geldiği zamanlarda 'Top arabası çekme' görevleri vardı." (s. 112)
     Milletimizin halkı ve yöneticileri ile topyekun" fetih toplumu" olduğu günlerdeki toprak düzeni, bununla bağlantılı askeri düzen bozulmuş, teknoloji üstünlüğü Batı'ya geçmişti. Dini ve sosyal hayat da farklı değildi.
          Melamilik ve Bektaşilik
      Fetih hareketlerinde çok önemli rol oynayan mücahit dervişler artık yoktu:  "... Mısır'dan yıllar önce gelip  Manastır'da Melamilik dergahını kuran Muhammed Nur-ül Arabi'nin meşrebini taşıyan şeyhlerin, Sarı Saltuk Baba'nın, Horasan Erenleri'nin yerini doldurması mümkün müydü?" (s. 122)
       Bilindiği gibi Sabatayistler, iki tarikata sızdılar. Melamilik ve Bektaşilik! Melamilik tamamen din dışına çıkarıldı, Bektaşilik de iğdiş edildi. Özellikle takiyye yapmak, Sabatayistler ile Melamilerin ortak hareket tarzı olarak çok dikkat çekicidir. 
       İleride görüleceği üzere Siyonistler, bir yandan Masonlar vasıtasıyla İttihat ve Terakki yöneticilerini kontrol ederken; Sabatayistler vasıtasıyla da Rumeli'de en yaygın iki tarikatı kullanarak ordu ve halk üzerinde etkili olmuşlardır. Daha da vahimi: "Bir kısım zabitler Melami Dergahı'na gidiyordu. Melamiler siyasi bir ekol gibi davranıyorlar, ayrı bir siyasi emelin peşinden gidiyorlardı. Bu durum ordunun zayıflamasına sebep oluyordu." (s. 210 - 211)
       İhtilale teşebbüs edip, kendi milletine kurşun sıkan Fetö'cü hainleri hatırlamak, tehlikeyi anlamamızı kolaylaştırır. 
            " Osmanlı Hürriyet Cemiyeti"
     Makedonya'da dağa çıkan Bulgar ve Rum çeteleri ile yaptığı mücadeleden netice alamayacağı kanaatine varan Bnb. Enver Bey, Selanik'teki "Osmanlı Hürriyet Cemiyeti"ne girmeye karar verir. 
     Posta ve Telgraf Başkatibi Talat Bey'in getirdiği gizli cemiyet binasına, gece yarısından çok sonra gözleri bağlı olarak, parola ile alınır. Cemiyetin kurucusu olduğu söylenen Talat bey, dışarıda bekletilir. Kitap ve silah (bıçak) üzerine, meşrutiyeti ve 1876 Anayasası'nı yeniden getireceğine ve Cemiyet'e ihanet etmeyeceğine yemin ederek üye olur. (12 numaralı üye) Kendisinin gözü açıldığında, odadaki üç kişinin yüzleri kapalıdır. (12. 04. 1907) Teferruatını kitabın 10. bölümünde okuyabilirsiniz. Altı ay sonra Mustafa Kemal, 322 no.'lu üye olarak kaydolup, iki yıl sonra ayrılacaktır. 
     Enver Bey ise gözü kapalı girdiği Cemiyet güdümündeki yolculuğuna devam edecektir. 
          İttihat ve Terakki Cemiyeti
     Selanik'teki "Osmanlı Hürriyet Cemiyeti" ile  Paris'te Ahmet Rıza ile Sabatayist Dr. Nazım Bey'in kurdukları "Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti"nin birleşmesi ile İttihat ve Terakki Cemiyeti kuruldu. (27. 09. 1907) 
     Romanın 11. bölümünde Dr. Nazım Bey'in Selanik'te birleşmeyi gerçekleştirmesi ile öne çıkan liderler hakkında ilginç bilgileri okuyoruz: "....... bu Yahudi avukat da cemiyetin üyesi. Emanuel Karaso hem Makedonya Risorta Locası'nın kurucusu hem  İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin üyesi! Hem Sultan Hamit'e düşman hem cemiyetin üyesi olan arkadaşları hakkında Sultan Hamit'e jurnal veren, arkadaşlarını şikayet eden bir adam! Hem Yahudi hem Mason hem Jöntürk! " (s. 285) 
    Liste Dr. Nazım, Safarad Yahudilerinden eczacı Rafael Benuziyar, Talat Bey vd. ile devam ediyor... 
              Yalan Zinciri
     Ekseriyeti yzb. ve bnb. rütbesinde olan subayları üyeleri arasına katan İttihat ve Terakki, yalan propaganda ile işe koyulur. 
     09. 06. 1908 günü Rusya'nın Reval (2) şehrinde Rus Çarı II. Nikola ile İngiliz Kralı VII. Edward, güçlenen Almanya'ya karşı alacakları tedbirleri görüşürler. Reval Mülakatı olarak bilinen bu olay İttihatçıları yöneten karanlık güçler tarafından çarpıtılır. 
     Neue Freie Presse gazetesinde Reval'de Osmanlı Devleti'nin paylaşıldığına dair geniş bir haber yapılır. Bnb. Enver Bey: "Arkadaşlar bu karar Osmanlı'nın cenaze törenidir" (s. 295) diyerek, durumdan vazife çıkarmakta gecikmez! 
     Gizli mihraklar, yayınladıkları imzasız bir bildiri ile: "Cemiyetin uyanık olması ve hemen harekete geçmesi gerekmektedir." (s. 298) talimatı verir. Paris'teki İttihat ve Terakki Cemiyeti Genel Merkezi'nden Başkan Ahmet Rıza imzasıyla: "(bildiriyi) Dikkate almayın" (s. 299) telgrafı gelir. Ancak Enver Bey, dizginleyemediği hırsı yüzünden bir ihanete alet olur!..
     Bundan bir buçuk ay sonra Üsküp yakınlarındaki Firzovik'te yaşanan olayları istismar ve yönlendirmesi, İttihatçı yalan ve ihanetinin tipik örneklerinden bir başkasıdır. 
     Bölgedeki bir yabancı okulun yıl sonu eğlencesini protesto için toplanan Müslüman Arnavut halkı aldatılmış ve bu hareket, devlete isyan gibi gösterilmiştir. Kosova Valisi Mahmut Şevket Paşa, olayı takip için Miralay (alb.) Galip Bey'i görevlendirir. Cemiyet üyesi olan Galip Bey, efendilerine: "Ne yapalım?" diye sorduğunda: "Halkı dağıtmayın, silahlandırın. Halk Sultan Hamit'e karşı isyan etti haberini yayalım." (s. 348) talimatını alır. Bir subayın kendi komutanından değil de başka mihraklardan emir aldığı zaman,  ihanetin hangi boyutlara varacağını olayın devamında görüyoruz. Halk silahlandırılır, " meclisin yeniden açılması" için S. Hamit'e telgraflar çekilir. Bu olayın teferruatı ile başka yalanları okuyacak, "Payitaht Abdülhamit" dizisindeki sahnelerin benzerleri ile karşılaşacaksınız. 
            Dağa Çıkma İhaneti
     Genç subayların, O kitaba (Kur'anı Kerim) inanmayan, yüzleri maskeli adamların huzurunda ettikleri sadakat yemini  kendilerine de devletimize de çok pahalıya mal olacaktır. Bir rezalete imza atarlar: " 1908 yılı mayıs ayında İttihatçılar, yabancı ülkelerin Dışişleri Bakanlıkları'na telgraf çekerek, yardım isterler." (3)
     Cemiyetin talimatı ile önce Yzb. Resneli Niyazi, arkasından Bnb. Enver ve Bnb. Ohrili Eyüp Sabri (Akgöl) dağa çıkarlar. Kışlalarının depolarından silah ve mühimmatları, kasalarından paraları alarak, Bulgar çeteleri gibi dağa çıktılar! (4)
     Cemiyet, Enver Bey'in eniştesi ve Selanik Merkez Kumandanı kurmay alb. Nazım Bey'in öldürülmesi kararını alır. Ve kararı Enver Bey'in onayına sunar. Enver Bey, onaylamakla kalmaz; eniştesinin evine giderek, suikasta yardımcı da olur. Cemiyetin  fedailerinden Mustafa Necip, Nazım Bey'i bacağından yaralar. (11. 06. 1908) 
     Bunun üzerine Enver Bey, Divan-ı Harb'e verilir ve İstanbul'a çağırılır. Ancak O, İstanbul'a gidip hesap vermek yerine devletine İsyanı tercih eder. 
     Önce Tikveş'te hazırladığı beyannameyi halka okur. (s. 318 - 319) Tuna ve Bosna vilayetlerinin kaybını anlatır. Haklı olarak, hükümetin yabancı memurların devlet dairelerine kontrol için getirilmesini eleştirir. 
     Ne yazıkki kendileri ordumuzu tamamen Alman subaylarının eline teslim edecek, on yıl içerisinde devleti "kuruluş devri sınırlarına" çekilmeye mahkum edeceklerdir!
      Dağa çıkan üç subay da daha önce savaştıkları başta Bulgar VMRO, Sırp ve Rum çeteleri ile kardeş (!) olurlar. Enver, Gayrimüslim çetelerle "toprak kardeşi" olduklarını söyleyerek, kucaklaşır. 
     Kitabın 13. bölümünde gerçeklerle örtüşen teferruatını okuyoruz. Sultan Abdülhamit, Arnavut olan Resneli Niyazi'nin üzerine devletine bağlı Arnavut Şemsi Paşa'yı gönderir. Ancak "Cemiyet'e gönüllü fedai yazılan zabitler"den (s. 333) Mülazım Atıf (Kamçıl) tarafından Manastır'da öldürülür. (s. 343) Devlet Şemsi Paşa'nın yerine Tatar Osman Paşa'yı tayin eder. Bnb. Eyüp Sabri ve Yzb. Resneli Niyazi komutasındaki askerler, Cemiyet'in talimatı ile Paşa'yı dağa kaldırır. 
     S. Hamit'in son çare olarak başvurduğu İzmir'den deniz yolu ile Selanik'e sevk ettiği 27 tabur asker de başta Dr. Nazım, İttihatçılar tarafından kandırılarak, isyancılara katılır. (s. 344 - 345)
     Çaresiz kalan Sultan, 23. 07. 1908'de II. Meşrutiyet'i ilan ederek, 93 Anayasası'nı yürürlüğe koyar. (s. 351) Asi subaylar ve Gayrimüslim Çeteler, dağdan inerek kucaklaşır. Manastır valisi istifa eder. Daha önce Manastır Emniyet Müdürü Sami Bey de İttihatçı bir fedai tarafından öldürülmüştür. Devlet geleneğimizde olmayan siyasi cinayetler, artarak devam edecektir. 
     Manastır'daki III. ordu ve Edirne'deki II. ordu hatta bütün Makedonya İttihatçıların kontrolüne girer. İstanbul'a telgraf çeken Rumeli Genel Müfettişi Hüseyin Hilmi Paşa, tek cümle ile durumu özetler: "Hünkarım, Makedonya'da benden başka herkes İttihatçı olmuş." (s. 343)
     Tikveş hükümet konağının balkonundan halka hitap eden Enver: "Hastayı tedavi ettik" (s. 352) der. En kıdemli isyancı olarak "Hürriyet Kahramanı" olmuştur. 
     Selanik'e davet edilen Bnb. Enver'i karşılayanlar arasında bulunan Yzb.(sonraları Paşa) Cemal Bey: "Sen artık bir Napolyon oldun Enver!" dediğinde: "Napolyon ikinci adamdır, ben ikinci adam olmam!" karşılığını alır.
            Böylesi Görülmedi!.. 
     En büyük kutlama Selanik'te yapılır. Kalabalıklar: "Yaşasın Hürriyet!", "Yaşasın Hürriyet Kahramanı Enver!", "Kahrolsun İstibdat" diye bağırır. "... Selanik'te Türkçe, İbranice, Fransızca, Rumca nutuklar atılıyordu. Manastır şehir parkında 300 zabit, askeri bandoya zorla FRANSIZ MİLLİ MARŞI'nı (La Marseilles) çaldırdı." (s. 352) 
     Unutulmamalı ki: "Gavurun ekmeğini yiyen, gavurun kılıcını sallar!" 
     Ekmeğin kaynağını Nizamettin Nazif'ten okuyalım: "Avrupa'nın çeşitli memleketlerinde 'hürriyetçiyiz' diyerekten haftada, ayda bir kere avuç içi kadar bir gazete çıkartıp haftanın altı ve ayın 29 gününü meyhanelerde geçiren İttihatçı komitelere de Sabahattinci komitelere de para veren gizli eller, Rus nihilistlerini besliyenlerin elleri değil miydi? " (5) Bu ellerin ele başısı Teodor Herzle, Paris'te bir gazetede: " Bir tek plandan başka yol kalmamıştır. Sultana karşı bir kampanya açılmalı, sürgün edilmiş prensler ve Jöntürkler kullanılmalıdır." (s. 317) diye kendilerini açık ediyordu. 
            Geyik Muhabbeti 
 Resneli Niyazi, dağda bir geyik yavrusunu kendine alıştırmıştı. Dağdan " Bu vahşi hayvan da hürriyeti seçti!" diyerek, geyikle birlikte indi. Geyik," Rehber-i Hürriyet" idi. Kendi şapkasına da "Fedai-i Vatan" yazmıştı. 
     Bu geyik Manastır, Selanik'ten sonra İstanbul'da da sergilendi. Hatta bazı saray mensupları dahi görmeye geldiler. Basında, halk arasında bir "geyik muhabbeti"dir aldı yürüdü... Sonunda geyik, bir lokantada afiyetle yendi ama dilimize bir deyim hatıra kaldı: " Geyik Muhabbeti!"
     Bu kadar geyik muhabbeti kafi. Dileyenler "Hatırat-ı Niyazi" (Resneli Niyazi Hatıratı) kitabını edinerek, geyik muhabbetine devam edebilir... 
                   "Ne Şehittir Ne Gazi..." 
     Ne devletine isyan eden subaylar ne de adına "fedai" denilen katiller maalesef hiç bir ceza almadı. Bunun istisnalarından birisi Resneli Niyazi'dir! Geyik muhabbeti ile hayli ünlenen Niyazi, zamanla İttihat Terakki yöneticilerini eleştirmeye başladı. Birinci Balkan Harbi sonunda bütün Rumeli toprakları kaybedildiğinden, Arnavutluk'tan İstanbul'a deniz yolu ile gelecekti. 17. 04. 1913 günü Avlonya limanında vapur beklerken çıkan bir kavgada kim vurduya gitti!.. Cemiyetin görevlendirdiği korumasının vurduğu da iddialar arasında. Niyazi'den durumuna cuk oturan bir deyim daha kaldı: "Ne şehittir ne gazi, pisi pisine gitti Niyazi..." 
     Cemiyetin en acımasız, cani fedaisi Yakup Cemil de yine İttihatçı yönetimi eleştirdiği için yargılandı ve kurşuna dizildi. Talat Paşa'nın az sayıdaki iyi işlerinden birisidir! 
     Biraz gecikme ile de olsa, İmparatorluğun yıkılışında çok önemli rol oynayan Dr. Nazım, hiç ilgisi olmadığı halde, "İzmir Suikastı'na karıştığı" iddiasıyla idam edildi! (1926) Maliyeci Cavit ve İsmail Canbulat da aynı kaderi paylaştılar... Kaderin cilvesi! 
            "Yığınakta Yapılan Hata" 
     Askerlikte "taarruzdan önce yığınakta yapılan hata, muharebenin sonuna kadar devam eder" şeklinde bir tespit vardır. İttihat ve Terakki'nin tıbbiyede kurulan ilk nüvesi, teşkilatlanmada İtalyan Karbonari Mason Teşkilatı'nı örnek almıştı. Ve Emanuel Karaso ile irtibatları vardı. En güçlü günlerinde bile arşivleri, adı geçen şahsın kurduğu, yine İtalyan masonluğuna bağlı Makedonya Rizorta Locası'nda saklanıyordu. İktidarlarının son yıllarına kadar Merkez Komite üyelerini açıklamadılar, kongrelerini gizli yaptılar. Enver Bey hariç, üst düzey yönetimin tamamına yakını maalesef masondu. 
                  Bitirirken 
      Kitabın 15 ve 16. bölümlerinde çok önemli gelişmeleri okuyoruz. İttihat ve Terakki'nin 1908'de yönetimde etkin olmasıyla birlikte orduda hızlanan politize oluş. Alaylı ve mektepli subaylar arasındaki çekişmeler. (s. 362) Derviş Vahdeti, yayınladığı Volkan gazetesi, İstanbul'da çıkan karışıklıklar... (s. 365 - 366) Nihayet Hareket Ordusu'nun İstanbul'a gelerek, Abdülhamit'i tahttan indirmesi. (13. 04. 1909)
      Roman, dört Balkan ülkesinin birleşerek Osmanlı'ya karşı başlattığı I. Balkan Savaşı ile bitiyor. (07. 10. 1912 - 30. 05. 1913) Makedonya' da Güneş hazin bir şekilde batmıştır. Daha fazlasını: (93 Harbi sonrasında) "Türklerin, ölülerini gömmeye, matem tutmaya bile zamanları kalmamıştı!" (s. 396) diyen Eski Zağra Müftüsü'nün hatıralarından okumalısınız. (6)
      Eğitimsiz gönüllülerin cepheye sürülmesi sonucu yaşanan korkunç bir kayıp haberiyle bitirelim. (17. 11. 1912 günü Çatalca, Dağyenice Köyü'ndeki askerlerimize) "Bir gece ani bir baskın yapan Bulgar ordusu, 
Alaiye taburundaki 657 askeri uykuda iken süngü ile şehit etmişti." (s. 410)
     İttihatçılar, iktidara geldikten iki ay sonra Filistin'e Yahudi göçü yasağını kaldırdı. Sonunda yaktılar, yıktılar ve kaçtılar!.. 
     Not: İmparatorluğun yıkılışınına giden süreci, doğru kaynaklardan okumak isteyenlere: (Orhan Koloğlu, Abdülhamid Gerçeği, Pozitif Yayınevi, İst., 2020) kitabını tavsiye ederim. 
     Ancak SULTAN ABDÜLHAMİD'İN HATIRALARI adı altında yayınlanan kitapları okumayın. Zira S. Abdülhamit, hatıra yazmamıştır. (7) 1970'li yıllarda Bab-ı Ali'de Türkan Şoray'a nasıl roman yazdırıldığına (Buruk Acı) şahit olmuştuk. - Belki bir vesile ile yazarız-  Ancak Süleyman Nazif'in başlattığı, vefat etmiş Sultan'a hatıra yazdırılmasına pes doğrusu!.. (7)
 - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - 
*Mikdat Topçu, Makedonya'da Batan Güneş, Boğaziçi Yayınları, İst., 2020 
1- Richard F. Kreutel, Ahmet Ağa'nın Viyana Kuşatması Günlüğü, Çev. E. Nermi Erendor, Epsilon Yay., İst., 2005
2- Reval: Şimdi Estonya'nın başkenti. Yeni adı: Tallinn
3- İlhan Bardakçı, İmparatorluğa Veda, Türk Edebiyatı Vakfı Yay., İst., 2008, s. 171 - 172
4 -  Resneli Niyazi emrindeki 160 askerle, kışla cephaneliğinden adam başı iki tüfek, cephane ve kasadaki 550 altını alarak dağa çıkar. Halktan katılımla bu sayı 1000'leri bulur. Masraflarını Emanuel Karaso, bir İtalyan bankasından aldığı kredi ile karşılar. 
5 - Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Ordu ve Politika, Bedir Yay., İst., 1967, s. 72 - 73
6 -  Hüseyin Raci Efendi, Zağra Müftüsünün Hatıraları, Haz.: M. Ertuğrul Düzdağ, İst., İz Yayıncılık 
7 - Sultan Abdülhamid'in Hatıra Defteri Meselesi, Ali Birinci

Salim Demirezen 
Anahtar Kelimeler

Yorum Gönder

@name x