Mustafa Kemâl Atatürk ile yüz yıllık "kan dâvâsı"nı çözmediği sürece, siyasal İslâmcılığın Türkiye'de en ufak bir geleceği dahi olmayacak

10 Ocak 2021 Pazar 12:47

Ali Murat Güven Independent Türkçe için yazdı

Mustafa Kemâl Atatürk ile yüz yıllık

 1934 yılı başları… 

Karakışın tam ortası…

SSCB cumhuriyetlerinden Azerbaycan’da, Gence şehrinin hemen dışındaki kırsal alanda müstakil bir ev…

Bölgedeki Sovyet Komünist Partisi’ne bağlı milis kuvvetlerinin komutanı, o sıralarda 40’ına yaklaşmakta olan Azerbaycan Türk’ü Ali Feridunbekof, akşam karanlığı basarken, çevresinde geniş bir bahçenin bulunduğu ahşap evinin kapısını bir kez daha yokladı, yakınlarda yabancı birilerinin dolaşmadığından bütünüyle emin olduktan sonra perdeleri sıkı sıkıya kapattı, yağ kandilinin de ışığını iyice kısarak, mutfakta yemek hazırlamakta olan karısına seslendi: 

Ay Saltanat Hanım, hele gel, seninle vâcip bir mevzûda danışacağım!

Saltanat, 1900-Tiflis doğumlu, Ali Bey’den 6-7 yaş küçük bir kadındı. Eşiyle, Kafkasya’da birliklerinin başında uzun bir göreve çıktığı 1926 yılında, ailesiyle birlikte yaşadığı Karabağ topraklarında tanışmış ve at üzerinde müthiş heybetli görünen bu uzun boylu, pos bıyıklı, yiğit adama görür görmez âşık olmuştu.

Genç kadın, “kolej mezunu olmak” gibi, döneminin kadınları için neredeyse imkânsız sayılabilecek bir imtiyaza sahipti.

Lâkin, aralarında her ne kadar eğitim düzeyi olarak ciddi bir fark bulunsa da “aşk” onların bu kültürel farkı aşmalarına yetecekti. 

Saltanat Hanım’ın Ali Bey’e nazaran daha köklü ve varlıklı olan ailesi bu izdivaca ilk başlarda karşı çıkmışsa da çok geçmeden onları durduramayacaklarını anlayıp, çareyi iyi eğitimli ve güzel kızlarını bu yakışıklı milisle evlendirerek, Gence taraflarına gelin göndermekte bulmuşlardı. 

Ali ve Saltanat, Sovyet Ordusu’nun onlara bağladığı oldukça sınırlı maaşa ve kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ başında tahsis ettiği bu köhne eve rağmen, yine de oldukça mutlu bir çiftti.

Evlendikten sonra ikişer yıl arayla iki oğulları olmuş, Ali Bey de ilk oğluna Kafkasya’nın ortak kahramanı Şeyh Şâmil’in aziz hatırasına ithafen “Şâmil”, ikincisine ise o bölgenin insanlarının yüzlerce yıldır belki de en çok susadıkları değer olan adalete hürmeten “Âdil” adlarını vermişti. 

Ve yakın zamanda ortaya çıkan belirtilerden anlaşılmıştı ki Saltanat Hanım şimdi üçüncü kez hamileydi. Ali Bey’in ise en büyük hayâli, biri 6, diğeri ise 4 yaşında olan iki oğlunun yanına üçüncü bir oğul daha koyup oğlanları üçlemek, bu şekilde de arkasını iyice sağlama almaktı.

“Erkek evlat”, o tehlikeli ve acımasız coğrafyada, orta yaşlarına ulaşmış bir aile reisi için mal-mülkten çok daha değerli ve de stratejik bir yatırımdı çünkü…

Saltanat Hanım, o akşam Ali Bey’in sesinde her zamankinden daha farklı bir tını olduğunun farkındaydı. Bu yüzden, mutfaktaki işini kısa kesti ve cılız bir kandil ışığıyla aydınlanan oturma odasına yöneldi.

Ali Bey, konuşurken bir yandan dışarıyı da gözetim altında tutmak istercesine, pencerenin hemen kenarındaki divana oturmuştu, “Yahınlaş ay arvad, mene eyice yahınlaş” diye fısıldadı.

Bütün hayatı, dağlardan devlete isyan eden, yol kesip yolcuları haraca bağlayan eşkıyaları kovalamakla geçmiş bir milis kuvvetleri komutanının bu türden tedbirli tavırlar sergilemesi hiç boş olmadığından, Saltanat Hanım da ister istemez, birazdan konuşacakları meselenin sandığından çok daha ciddi olduğunu düşünmeye başlamıştı. 

Ali Bey, neredeyse burnunun dibine kadar sokulan karısına, “Uşahları yedirdin mi?” diye sordu ilk önce… “Nârahat olma, iki balamızı da yedirmişem ve yatırmışam” cevabını alınca rahatlayan adam, onunla kandil ışığının yüzünde yaptığı yansımalar eşliğinde konuşmaya başladı:

Ey Hanım, bilesin ki benim artık bu düzende canım burnuma gelmiştir. Stalin alçağının devletine de ordusuna da hakaretlerine de artık dayanamıyorum. Rus olmayan bütün milletlere düşmanlar, kendilerinden olmayan herkesi hakir görüyorlar. Ama en çok da biz Müslüman Türklerden nefret ediyorlar.
Partide ne Ermenilerin, ne Gürcülerin durumu bizimki kadar kötü, en fazla bizi eziyorlar. Çünkü, 1918’den kalma büyük korkuları var. Türklerin bir kere daha teşkilâtlanıp bağımsız bir Azerbaycan ilân edebileceklerini düşünüyor, o yüzden de bizim yakamızdan hiç düşmüyorlar. Ben artık bunların arasında boğuluyorum.

Pür dikkat eşini dinleyen Saltanat Hanım, “Seni çok yahşı başa düşürem” diyerek karşıladı bu sözleri;

Emme, neyleyek ay kişi? Gidecek başka neremiz vardır ki? Bura bizim eyi kötü öz vatanımız…

Ali Bey, bu son cümle üzerine bir kez daha pencereden dışarıya bakıp gelen giden olmadığını kontrol etti ve ardından da sesini biraz daha kısarak, devam etti: 

Yanılıyorsun, Gidecek bir vatanımız daha vardır Saltanat’ım, o vatan da Mustafa Kemâl Paşa’nın kurduğu Türkiye’dir. İşte, hep birlikte oraya gideceğiz!

Saltanat Hanım’ın yüzü, “Türkiye” denildiğinde allak bullak olmuştu. “Bu nasıl mümkün ola ki Ali? Bizi daha sınıra bile varmadan vurup öldürür bunlar!” 

“Öyle deme, kocanı da hiç hafife alma” diyerek karşıladı o endişe dolu cümleleri Ali Bey;

Haftalardır ince bir plan yapıyorum, bu kapıdan çıktıktan sonra atacağımız her adımı tek tek hesaplıyorum. Elimizde para eder cinsten ne varsa, onları önümüzdeki bir ay içinde, niyetimizi kimselere sezdirmeden usul usul satacağız. Yükte hafif, pahada ağır neyimiz varsa, sadece onlarla kalacağız.
Ardından, ben yıllık iznimi alacağım, ondan sonra elimizde izin kâğıdıyla Nahçıvan’daki akrabalarımıza ziyarete gideceğiz. Daha doğrusu herkese öyle bir görüntü vereceğiz. Ama esasında, Nahçıvan’a vardıktan hemen sonra, uygun bir gecede Aras Nehri’ni geçip Iğdır’a kavuşacağız. Ondan sonra da Türk askerlerine teslim olacağız, Türkiye’den sığınma isteyeceğiz.

Gözleri faltaşı gibi açılmış bir vaziyette eşini dinleyen Saltanat Hanım, en az onunki kadar kısılmış bir sesle, bu kez şu soruyu soracaktı: 

Aras’ı nasıl geçeceğiz Bey? Velev ki oraya kadar sağ salim vardık. Karşıya, Türkiye’ye geçecek bir tekneyi nasıl bulacağız?

“Tekneyle falan geçmeyeceğiz” diye cevap verdi Ali Bey, “Vaktiyle Nahçıvan’daki akrabalarımın anlattıklarından iyi biliyorum. Aras’ın o bölgesi insan boyunu geçmiyor. Dişimizi biraz sıkacağız, hepimiz sıkı giyineceğiz, yarı yürüyerek yarı yüzerek kendimizi bir an evvel karşıya atacağız. Allah bize yardım ederse 8-10 dakikada dördümüz de Türkiye torpahına çıkarız. Sonrası zaten kolay olacaktır.”

Saltanat Hanım, biraz da gücenmiş bir ifadeyle, “Dördümüz değil, beşimiz” diye mırıldandı, ardından da karnını sıvazlayarak şu can yakıcı cümleyi söyledi: 

Kışın ortasındayız ve ben iki aylık hamileyim Ali… Yanımızda da iki küçük bala… Bu hâlde mi geçeceğiz o buzlu suları?

“Biliyorum hanım, biliyorum. Ama ölüm bile bu kahredici esaretten iyidir. Hayatımızın oyununu oynayıp şansımızı deneyeceğiz. Yaradan da bize sahip çıkacaktır elbet… Mustafa Kemâl Paşa’nın bir zamanlar dediği gibi, ya istiklâl, ya ölüm! Ben artık bu zilletten bıktım usandım. Balalarımızı Müselman torpahında yetiştirmek isterem.”

“Ben de” dedi Saltanat Hanım…

* * *

Yaklaşık bir ay sonra… Şubat 1934… 

Mehtabın ışığından başka hiçbir ışık kaynağının olmadığı bir sabaha karşı, Ali Bey, Saltanat Hanım, Şâmil ve Âdil, Sovyet askerlerinin yarımşar saatlik devriyelerinin gelip geçtiği kör bir noktadan, içinde buz parçalarının kayıp gittiği Aras Nehri’ne ilk adımlarını attılar.

Su öylesine soğuktu ki Şâmil ve Âdil’in bacaklarına ilk anda sıcakmış gibi gelivermişti, küçük çocuklar “Ana, bacaklarımız yanıyor” demeye başladı.

Karşı taraf, Türkiye sınırı kuş bakışıyla göze pek yakın gibi görünmekle birlikte, o koşullarda dünyanın diğer ucu gibiydi.

Ali Bey, bir halatla karısını kendisine, çocukları da Saltanat Hanım’a sıkı sıkıya bağlamıştı, böylelikle aralarından birinin suyun şiddetine kapılıp sürüklenmesi ihtimâlini ortadan kaldırmaya çalışıyordu.

Geride kalan bir ay içinde bütün mal varlığını yok pahasına konu komşuya satmış olan aile, topladıkları bir avuç parayı altına çevirip küçük bir kesenin içine koymuş, Ali Bey de o keseyi bir bez kuşakla göğsüne sarmıştı.

Kesenin içindeki az miktarda altın, onların yeni vatanlarındaki ilk tutunma dönemleri için yegâne güvenceleriydi. 

Ali Bey’in yapmış olduğu hesaba göre, bir sonraki sınır devriyesine ortalama 20 dakika vardı ve ne yapıp edip bu süre zarfında Aras’ı geçmek zorundaydılar.

İlk adımlar atılıp aile hemen hemen göğsüne kadar suya battığında, işlerin o kadar da kolay olmayacağı anlaşıldı.

Şâmil iyi kötü idare edebiliyordu, ama Âdil’in daha şimdiden dişleri birbirine vurmaya başlamıştı. Bunun üzerine Ali Bey Şâmil’i, Saltanat Hanım da Âdil’i sırtına aldı.

Attıkları her adımda zemini dikkatlice tartarak nehirde ölümcül bir yürüyüşe başladılar. Tek avantajları, Aras’ın sularının o gece azgın zamanlarından birinde olmayışıydı. 

Yolu yarılar gibi olduklarında, Saltanat Hanım önde ilerleyen ve gerek nehrin sert akışı, gerekse sırtındaki oğlundan dolayı geriye dönüp kendisine bakamayan eşine seslendi: 

Ali, eldivenimin teki kayıp gitti. Sağ elim pek fena sızlıyor!

Ali Bey’in o dakikada yapabileceği pek fazla bir şey yoktu. Sırtında oğluyla neredeyse gırtlağına kadar suyun içindeyken, kıyıda sıkı sıkıya bağladığı kendi eldivenlerinden birini çözüp, taşlaşmış durumdaki elinden çıkartarak karısına uzatabilecek durumda değildi.

Sesinin ayarını kısık tutmaya çabalayarak, “Saltanat’ım, kurbanın olayım, çok az kaldı, beş dakika daha dişini sık! Elini düşünme, karşı kıyıyı düşün! Sadece yere sıkı basmayı düşün! Âdil’i de sakın omuzundan kaçırma!” diye mırıldandı.

Kuru soğuk muhtemelen sıfıra yakındı, belki de sıfır derece… Bu yüzden, Saltanat Hanım’ın sağ eli yavaş yavaş donuyordu. Ama, kocasının yalvarırcasına fısıldadığı sözler üzerine bir daha sesini hiç çıkarmadan suyun içindeki ilerlemesini sürdürdü. 

Dışarıdan bakılınca yaklaşık 15 dakika, ama kendilerine ise bir ömür gelen bu dondurucu yürüyüşten sonra, bütün aile karşı kıyıya çıkmayı başarmıştı. Çıkar çıkmaz topluca toprağa kapaklandılar.

Ali Bey dişlerini kırarcasına sıkmış, bayılmamaya çalışıyordu. Kısa bir soluklanmanın ardından, “Saltanat’ım, iyi misin?” diye seslendi.

“Sağ elimi artık hissetmiyorum Ali” cevabının ardından, Şâmil ve Âdil’e de aynı soruyu sordu. Çocuklar çok korkmuşlardı; ama her ikisi de en azından bedenen iyi görünüyordu.

“Burada vakit kaybedemeyiz. Bizi karşı kıyıdan görürlerse ateş açarlar. Daha içlere doğru ilerleyelim. Karşımıza nasılsa askerler ya da köylüler çıkacaktır” dedi, eliyle karnını tutan acı içindeki Saltanat’ı ve oğullarını biraz da zoraki biçimde ayağa kaldırdı çilekeş adam…

Böylesine kritik bir anda incelik gösterilerine ne yazık ki imkân yoktu. Çünkü, karşı kıyıda devriye atan Sovyet askerleri onları Türk topraklarında debelenirken gördüğü takdirde, öldürmek için ellerinden geleni yapıp, burayı kurşun yağmuruna tutacaklardı. Göz menzilinden bir an önce çıkmalıydılar. Günün ilk ışıklarında, yürümekten ziyade yuvarlanır bir görünümle, nehrin kıyısından  içlere doğru ilerleyebildikleri kadar ilerlediler. Bu yürüyüş de bir 10-15 dakika kadar sürdü.

Artık Sovyet sınır muhafızlarının menzilinde değillerdi. Ancak, gerek çocuklar, gerekse Saltanat Hanım bedenen tükenmenin eşiğine ulaşmıştı.  

Tam bu sırada tiz bir düdük sesi yankılandı ormanlık arazide:

Durun ve derhal ellerinizi kaldırın!

Yeni doğan güneş üzerlerine vururken, dördü de ellerini kaldırıp yere diz çöktüler. 

Gencecik iki Türk askeri, tüfeklerini doğrulmuş olarak, onlara doğru temkinli adımlarla yaklaşıyordu. Askerlerden biri bir kez daha bağırdı:

Kıpırdarsanız ölürsünüz!

Ali Bey, “Allahu ekber! Allahu ekber! Allahu ekber!” diye bağırdı üç kez…

Askerler sonunda bir metre önlerine kadar geldiler ve sırılsıklam vaziyetteki bu dört perişan insana şaşkınlık içinde baktılar: 

Kimsiniz siz! Neredensiniz!

Ali Bey, dişleri dondurucu soğuktan birbirine vurarak, kalan son tâkatiyle konuştu:

Gardaşlar, men Türk’em, bu menim arvadım, bunlar da uşahlarım… Azerbaycan’dan Türkiye’ye kaçmışak, burayı öz vatanımız bellemişek… Arvadım hamiledir, donmak üzeredir. Allah rızası için bize yardım…

Ölesiye bitkin durumdaki adam ancak bu kadarını söyleyebildikten sonra, hanımı oracıkta düşüp bayılacaktı.

Çaresizlik içinde “Saltanat!” diye bağırdı Ali Bey…

* * *

Iğdır yakınlarında derme çatma bir sınır karakolu…

Mehmetçikler, Feridunbekof Ailesi’ni karakolun içine taşımış, orta yerde gürül gürül yanmakta olan sobanın hemen yakınında, yan yana yer döşeklerine uzatmışlardı.

Üzerlerindeki ıslak giysilerin bir kısmını çıkarıp sobanın yanına astıktan sonra, bitik durumdaki dört mülteci için köşedeki tahta masaya o günkü asker karavanasından oluşan birer tas sıcak yemek koydular. 

İlk kendine gelen Ali Bey oldu, hemen kalkıp tek tek çocuklarına, sonra da karısına baktı. Saltanat Hanım’ın beti benzi bir hayli soluktu, âdetâ ölmüş gibi uyuyordu.

Karısının bu bembeyaz çehresinden ilk anda korktu yorgun adam; ama nefes alıp verdiğini görünce az da olsa rahatladı.

Jandarmalar, teki Aras’ta kaybolmuş olan meşin eldivenini çıkarmış, ellerini göğsünün üzerine koyarak ısınması için serbest bırakmışlardı. Ancak, sağ elinin rengi sol elinden epeyce bir farklıydı.

Ali Bey, Kafkasya dağlarından pek iyi tanıdığı bu donma belirtisi karşısında yeniden panikledi, morarmış durumdaki o narin eli kendi ellerinin arasına alıp bir süre ovaladı. 

Bu sırada yanlarına gelen bir er, “Bey, önce şu sofraya oturup karnınızı doyurun, sonra başçavuşumun size bazı mühim soruları olacak” diyerek, ilerideki tahta masayı işaret etti.

O da “Şâmil!”, “Âdil!” diye seslenerek çocuklarını yanına aldı, lâkin Saltanat Hanım’ın bu hâliyle kalkmaya mecâli olmadığını görüp onu daha sonra doyurmak üzere yer yatağında bıraktı.

Baba ve oğulları Mehmetçik’in hazırladığı sofraya oturdular, tahta kaşığını yemeğe daldırmadan önce “Bana bu günü gösteren Rabbime şükürler olsun” dedi Ali Bey, ardından da karavanayı yanında gelen kara ekmekle kaşıklayıp bitirdiler.

Biraz olsun kendine gelmiş durumdaki baba, sofradaki dördüncü tabağı, yanında bir miktar ekmekle karısı için ayırdı, götürüp onun yanı başına koydu.

Tam bu sırada, binanın diğer odasından o odaya, yaşı geçkince, kolları bolca rütbe dolu bir asker girecekti. Kendisi de yarı asker olan milis kuvvetleri komutanı Ali Bey, adamın kollarındaki “astsubay başçavuş” şeritlerini fark etti. 

“Adın nedir Bey?” diye sordu komutan…

“Ali’dir, begim” dedi çiçeği burnunda mülteci… 

“Geç otur karşıma hele… Anlat bakalım, sen kimsin, bunlar kim, nereden gelip nereye gitmektesiniz?”

Komutan, sobanın hemen yakınındaki masasına geçti, Ali Bey’e ise masanın öteki tarafındaki tahta sandalyeyi işaret etti.

Bu esnada, tüfekleri omuzlarında asılı iki er de tatsız bir durum olmaması için davetsiz misafirin sağ ve sol arkasında dikildiler. 

Ali Feridunbekof, ilk önce cebinden, nehri geçerken ıslanmasın diye sıkı sıkıya sardığı, kendisi ve aile üyelerine ait SSCB kimlik belgelerini cebinden çıkartıp başçavuşun önüne yan yana dizdi.

Ardından da ona tüm hayatını, Gence’de yapıp ettiği işleri, Stalin rejiminde çektikleri çileleri ve nihayet kaçış serüvenini anlatması yaklaşık bir saat sürdü.

O konuşurken, başçavuş da bazı notlar alıyor, Azerî lehçesinden kaynaklanan anlaşmazlıklar olduğunda, bazı sorularını farklı cümlelerle ikinci kez soruyordu.

Bu esnada Saltanat Hanım da uykudan uyanmış, oğullarıyla birlikte, askerlerin kendilerine verdiği yünlü battaniyeye sarınarak, eşi ve sorgucusunu odanın uzak bir köşesinden tedirgin gözlerle izlemekteydi. 

Bir saatin sonunda, başçavuş, “Mesele anlaşılmıştır” dedi. 

Ali Bey kardeşim, bu anlattıkların üzerine, benim de sana söyleyeceğim şudur.
Türkiye Cumhuriyeti topraklarına hoş geldiniz. Bu memleket, bütün mazlum Türklerin ve dahi cümle Müslümanların vatanıdır. İş sadece bana kalmış olsa, hoş gelmişsiniz, sefalar getirmişsiniz der, sizleri derhal Iğdır’da bir köye yerleştiririm. Hele de sen bizimle aynı meşreptensin, askersin.
Zulümden kaçıp gelmiş bir kandaşımızı ağırlamak boynumuzun borcudur.
Heyhât, memlekete mülteci kabûlü askeriyeyi aşan, siyasî bir meseledir. Biz seni ve aileni burada ancak gelip geçici barındırabiliriz, en fazla soğuktan koruyup karnınızı doyurabiliriz. Bu işin son karar merciî Ankara’dır, bizzat Reisicumhur Gâzî Paşa Hazretleri’dir.

Ali Bey, başçavuşun her kelimesini, söylenenleri iyice anlamaya çalışarak, pür dikkat dinlemekteydi. 

Rus istibdat idaresi, sizin gibi ara ara böyle hududu kaçak yollarla geçip Türkiye’ye iltica edenler olunca pek hiddetleniyor, sonrasında Ankara’ya büyük bir siyasî tazyik husûle geliyor. Moskof ile münasebetlerimiz bu gibi sebeplerden dolayı bir tatlı, bir sert…
O yüzden, Kafkasya taraflarından gelen muhacirlerle ilgili olarak nihai kararı devletimiz adına bizzat Gâzî Mustafa Kemâl Atatürk vermektedir. Şimdi, Ankara’ya, Çankaya Köşkü’ne, durumu tafsilatlı bir şekilde aktaran yıldırım bir telegraf çekeceğiz. Gün yeni doğdu. Ankara’daki idarî zevat fazla meşgûl değillerse, vaziyetiniz bugün mesai bitene kadar neticelenir.

“Yani, muhterem komutan?” diye sordu Ali Bey…

Yani, istikbâliniz Ankara’dadır, Gâzî Paşa Hazretleri’nin iradesindedir. Her yeni iltica Moskoflarla yeni bir kriz doğuruyor. O yüzdendir ki Ankara da bu konuda çok hassas ve gergindir. Kendilerine vaziyeti tafsilatlı bir şekilde aktaracağız ve neticeyi sükûnetle bekleyeceğiz. Memlekete kabûlünüzde bir mahzur görülmez ise biz de ilticanız için gerekenleri yerine getireceğiz. Ama kabul edilmezseniz…

“Öyle bir vaziyette ne olur, begim?” diye korkuyla sordu Ali Bey…

O takdirde, sizi ne yazık ki Boraltan Köprüsü’nün üzerinde Sovyet makamlarına iade etmek durumunda kalabiliriz.

Bu son cümle üzerine, Ali Bey’in gözleri zeminin tahtalarına doğru kaydı ve bir kez daha “Allahu ekber!” diye mırıldandı.

Bunu üzerine, başçavuş yerinden kalktı, oturduğu sandalyede iyice büzülmüş olan adamın omuzuna elini koyarak, “Korkma kardaş” diyerek birkaç teselli cümlesi sıraladı:

Türkiye Cumhuriyeti, bu gibi vaziyetlerde en doğrusunu bilir ve yapar. Memleketimiz kimsesizlerin kimsesidir. Ankara senin hakkında hızlı bir tahkikat yapacaktır. Evveliyatında bir çapak yok ise endişelenmene de mahal yoktur. Metin ol ve hanımınla, çocuklarınla ilgilen.

Bu gibi durumlar için tesis edilmiş bir arka odamız var, hem nezarethane, hem de misafirhane… Şimdi hepinizi oraya alacağız. Senin hanım da hamileymiş, onu bilhassa korumak lâzım… Gerekli tâlimatı verdim, askerler size sık sık çay, çorba, ekmek getirecek.

Şimdi telgrafı çekmeye gidiyorum. Erken hareket edersek, erken netice alırız. Ben hayırlı haberlerle dönen kadar, sizler orada ısınıp dinlenin. 

* * *

Aynı günün ikindi saatleri… Sınır karakolundaki askerler Şâmil ve Âdil’e basit tahta oyuncaklar vermiş, bu şekilde onları eğlendirmeye çalışırken, Ali Bey de bir köşeye çekilmiş, pencereden sessizce dışarıyı, kurşunî bir gökyüzünün aydınlattığı Iğdır topraklarını izliyordu.

Gebe hâliyle son 48 saattir ağır bir travma yaşamış olan Saltanat Hanım ise öğle saatlerinde birkaç lokma yemek yedikten sonra yeniden yer yatağına yatmıştı. 

O buz gibi kış günü, sınır hattına kısa aralıklarla bir grup asker gidiyor, nöbeti biten diğerleri de geri geliyordu. Soğuk yüzünden nöbet süresinin saatte bire düşürüldüğü günlerdi.

Akşam karanlığı bastırdıktan kısa bir süre sonra, fiziken hayli heybetli bir görünüme sahip başçavuş, bir anda karakolun tahta kapısını açtı ve enerjik adımlarla içeri girdi.

Masasına doğru ilerlerken de esas duruştaki askerlerine dönüp, “Mülteci ailenin reisini buraya getirin!” diye seslendi. 

Askerler binanın arka tarafında bulunan nezarethane odasına geçip Ali Bey’i aldılar ve kısa süre içinde girişteki komutan makamına getirdiler.

Yaklaşık 10 saattir tek kelime bile etmeden hayırlı bir haber bekleyen yorgun adam, sağına ve soluna her iki küçük oğlunu almış vaziyette, şimdi olanca çaresizliğiyle komutanın karşısında dikilmişti.

Bir yandan öylece beklerken, diğer yandan da başçavuşun gelir gelmez masasına bıraktığı resmî yazışma dosyasını uzaktan ürkek gözlerle inceliyor, o mesafeden anlamlı bir sonuç çıkarmaya çalışıyordu. 

Komutan, üzerindeki yarı ıslak askerî paltoyu, şapkasını, şemsiyesini ve diğer bazı malzemelerini sobanın yakınlarındaki askılara kuruması için astıktan sonra, gelip yerine oturdu.

Beden dili, ilçe merkezinde, özellikle de telgraf aletinin bulunduğu hükûmet konağında gün boyunca olup bitenlerle ilgili pek fazla renk vermiyordu. 

Ta ki biraz önce masaya koyduğu dosyayı kavrayıp, bütün yüzünü babacan bir gülümseme kaplayana kadar… 

Ankara’dan beklenen cevabî telgraf, ertesi güne bile kalmadan gelmişti. “Ali Bey, müjdemi isterim” diye konuşmaya başladı, “Türkiye Cumhuriyeti’ne siyasî mülteci olarak kabul edildiniz! Gâzi Paşa Hazretleri’ne ömrün boyunca unutmayacağın bir borcun var artık!”

Ardından da, “Şimdi, diyeceklerime iyice kulak ver” diyerek Ankara’dan gelen resmî telgrafı okumaya başladı. Mesajda genel çerçevesiyle şöyle yazıyordu:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanlığı Makamı’nın genel göçmen kabul politikası uyarınca, Iğdır’a Azerbaycan’dan gizlice kaçmak suretiyle geldikleri anlaşılan Azerbaycan Türk’ü menşeli mezkur şahsın, ayrıca beraberindeki hanımı ve çocuklarının, Türkiye Cumhuriyeti’ne geçici kabûllerinde herhangi bir beis görülmemiştir.

İlgili şahıslara yönelik nihaî kararın ise yerel makamlar tarafından yapılacak ayrıntılı güvenlik soruşturması neticesinde verilmesi münasiptir. Dolayısıyla, memlekete şimdilik kaydıyla kabûllerine…

Bu cümleleri duyan Ali Feridunbekof’un ayakları âdetâ yerden kesilmişti. Çocuklarını kendine doğru çekip gözyaşları içinde sıktı, hemen sonrasında da “Hanımıma haber verebilir miyim beg?” diye sordu.

Komutanın gülümseyerek başıyla onaylaması üzerine de karakolun arka bölümüne koşarak Saltanat’ı durumdan haberdar etti. 

Onlar için, hayâllerini bile aşan bir ütopya artık gerçek olmuştu. 

Ali Bey ve ailesi kısa süre içinde güvenlik soruşturmalarından geçtikten sonra kalıcı şekilde “vatandaş” oldular ve devlet tarafından Iğdır şehir merkezine 6 kilometre mesafedeki Kızılzakir (günümüzdeki adıyla Akyumak) köyüne yerleştirildiler.

Bu arada, o yılın temmuz ayında Türkiye’de “Soyadı Kanunu” çıkacaktı ve Ali Feridunbekof da bu kanunun yürürlüğe girmesinden sonra, ailesi için -Türkiye’ye duyduğu sonsuz güveni yansıtacak şekilde- “Güven” soyadını alacaktı.

Karakolda o muhteşem haberi aldıkları günden yaklaşık 6 ay sonra da Saltanat Hanım, Kızılzakir köyü yakınlarındaki bir pamuk tarlasında yeni yeni tanışıp kaynaştığı diğer köylü kadınlarla birlikte pamuk toplarken doğum sancıları tuttu; üçüncü oğlunu çevresindeki tecrübeli komşularının yardımıyla hemen oracıkta, uçsuz bucaksız bir pamuk denizinin tam orta yerinde dünyaya getirdi. 

Haberi alınca, çalıştığı diğer bir tarladan oraya naralar atarak koşturup gelen babası Ali de göbek kordonunu aynı köyde yaşayan bir Kürt ebenin kestiği bu Azerî bebeğe “Kemâl” adını verecekti. 

Mustafa Kemâl’in “Kemâl”i olarak…

* * *

Ali Feridunbekof Güven, benim dedemdi. 

Hiçbir zaman göremediğim, ben doğmadan 5 yıl önce, 1963’de Iğdır’da vefat eden gözü kara dedem… 

Saltanat Hanım ise başörtüsünün o güzel kokusunu sadece birkaç yıl boyunca içine çekebildiğim, 1974’de Almanya’da bana “Acıkmış mı balamın balası?” nidâları eşliğinde yemek hazırlarken, yorgun kalbi gözlerimin önünde durarak Hakk’a yürüyen muhterem babaannem…

34 yaşındayken Aras’ın sularında donmanın eşiğine gelen sağ eli, ömrünün geriye kalanı boyunca hep yarı sakat bir durumda yaşadı. Öyle ki, bir kalemi bile imza atarken zorlukla tutabiliyordu.  

Şâmil ve Âdil, şimdi artık her ikisi de hayatta olmayan sevgili amcalarım… 1990’ların ikinci yarısında kısa aralıklarla dünya hayatlarını tamamladılar.  

Ve anasının karnında iki-üç aylık bir bebekken Aras’ın o buzlu sularını geçip yine de sağ kalmayı başaran, çileli ömrü Iğdır’daki bir pamuk tarlasında doğmakla başlayan bebek Kemâl ise benim aziz babamdı. Onu da 1995 yılında âhirete uğurladım. 

Bu insanların hepsi, Türkiye Cumhuriyeti ve onun kurucusu Mustafa Kemâl Atatürk’e tutkuyla bağlıydı.

Doğup büyüdüğüm, evlenip de ayrı bir yuva kurana kadar yaşadığım aile ocağımda, hayatım boyunca, adlarını andığım yakın akrabalarım ve onların dışında kalan diğer bir tek kişinin dahi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu hakkında tek bir kötü söz söylediğine tanık olmadım. 

Ailemin uzak ya da yakın üyeleri, şu dünya hayatında, yıllar yılı Türkiye toprakları üzerinde alıp verdikleri solukların tamamının vesilesinin, o kış günü Çankaya Köşkü’nde kendilerinin iltica kabul belgesine attığı imza ile Gâzî Paşa olduğunu hiçbir zaman unutmayacak kadar vefâlı insanlardı.

O gün, Gâzî Paşa’nın, diktatörlerin en gaddarı Stalin efendiden bir parçacık korkacağı tutsaydı, Sovyet askerleri sülalemi meşhur Boraltan Köprüsü’nün hemen öteki tarafında (daha sonra, kızıl faşizme karşı aynı direnci sergileyemeyen İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığı döneminde, aynı coğrafyadan kaçarak gelen 450’nin üzerinde mazluma yapıldığı gibi) topluca kurşuna dizecekti.

Böylelikle zürriyetim de ben daha doğmadan, ta 1934’de kurutulmuş olacaktı. 

* * *

Çocukluktan ergenliğe geçip, dünyayı yeni yeni tanımaya başladığım ilk siyasî heveskârlık zamanlarımdan başlayarak, ta bu yazıyı hazırladığım günlere kadar, yani aşağı yukarı bir kırk yıl boyunca, adına medya literatürümüzde “muhafazakâr kesim” denilen toplumsal çevrede, şeklen en afili unvanlara sahip mürekkep yalamışından, heybesinde oradan buradan topladığı derme çatma sloganlardan başka hiçbir sermayesi bulunmayan en avamına kadar, pek az istisna kişi hariç, ömrümün kocaman bir bölümü kendilerine “ileri düzeyde dindar” diyen tedirgin edici bir çoğunluğun, Mustafa Kemâl Atatürk, silah arkadaşları ve zaman zaman da onların aile üyelerine yönelik en galiz küfür, hakaret ve suçlamalarını dinlemekle geçti.  

Daha oy kullanma hakkımın bile bulunmadığı tıfıllık çağlarımda, Erbakan Hoca’nın yaptığı anti-emperyalist konuşmalardan etkilenmeye başlayarak siyasal İslâmcı mitinglere, kapalı salon toplantılarına katılırken, karşıma orada burada sürekli çıkıp duran bu zihniyetteki adam ve kadınlara -onları hızlıca tartma kabiliyetinden yoksun bir şekilde- olanca sâfiyaneliğimle her “Atatürk” deyişimde, “Unut onu! Sakın anma onun adını! Tağut o! Kâfir o!” gibi çok da anlamadığım dinsel bir terminoloji eşliğinde azarlanıyordum.

Hattâ, bir keresinde, uzun yıllar boyunca oturduğum İstanbul-Gaziosmanpaşa’daki bir caminin imamına gidip, “Hocam, tağut ne demektir?” diye sormuşluğum bile vardır. O da sağolsun, uzun uzadıya cevaplamıştı bu sorumu…

1980’lerin ikinci yarısıyla birlikte, dindarlığa, gitgide artan bir dozda meylediyordum. Lâkin, kendimi bu anlamda yakın gördüğüm ya da görmek istediğim insanların neredeyse tamamıyla konuşurken, söz ne zaman Atatürk’e ve onun kurduğu Cumhuriyet’e gelse, karşı tarafta ansızın sigortalar atıyor, bütün edep ayarları bir anda kaçıveriyordu.

Öyle ki “Atatürk nefreti”, özellikle sistematik bir dinsel eğitimden gelenlerde yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, ekonomik durum, meslek gibi hiçbir ölçüte bakmaksızın, mutlak bir “ortak değer” görüntüsü vermekteydi.  

Zaman ilerliyor, siyasî ve dinsel bilinçlenmem gitgide artıyor, ama -en azından zâhiren- mensubu olduğum bu toplumsal çevrede, söz konusu mesele Atatürk ise saniyeler içinde ortama egemen olan o vulgar dil ile bir türlü barışamıyordum.

Ailesinin Türkiye’ye geliş hikâyesini aile büyüklerinden defalarca ve en ince ayrıntısına kadar dinlemiş bir genç adam olarak, beynim ve midem Cumhuriyet’in kurucusuna -âdetâ gerçek bir dindarlığın tescil mührü ya da zirve noktasının paşalık apoletleriymiş gibi- günde üç tur ağız dolusu hakaret etmeyi kaldıramıyordu bir türlü…

56 yaşında ölüp gitmiş bu adam, milleti için vaktiyle yapıp ettiği onca hayırlı işin ötesi ve dışında, benim aile soyağacımın bugünlere gelmesinin de baş müsebbibiydi.

Ve sonradan okumalarım arttıkça öğrendiğim üzere, 1923-1938 arasında, bu millete liderlik ettiği yıllar boyunca Türk/İslâm âlemine benzer türden bir merhameti o kadar çok tekrarlamıştı ki…

Bu topraklarda, Atatürk’ün vaktiyle hayatlarına doğrudan dokunduğu milyonlarca göçmen aile yaşıyordu. 

Doğup büyüdüğü memleketi Selanik’in işgal edilip şehirdeki bütün Müslümanların topluca tekme tokat kovulmasından sonra, kendi anası ve bacısı da binbir perişanlık içinde, yüzlerce kilometre yolu yürüyerek İstanbul’a gelmiş bir adamın “göçmenlik-mültecilik” olgusuna başka türlü yaklaşması düşünülebilir miydi ki?

Heyhât, ömrüm boyunca kendilerine yüksek bir saygı, sadâkat ve inançla yaklaştığım bu kesim, yüreklerini kasıp kavuran Atatürk ve Cumhuriyet nefretlerini biraz olsun yumuşatabilme yönündeki gelmiş geçmiş bütün sözlerime, yazılarıma, eylemlerime rağmen, yine hayatta gördüğüm en sert, en ödünsüz, en öfkeli ve (en acısı da kendilerine sunulan yeni bilgilerle asla değişmeyen) en körleme dirençlerden biriyle, konu “ülkenin kurucusu” olduğunda geleneksel pozisyonlarından bir adım dahi geri adım atmıyordu. 

Sırf bu konudaki sürtüşmelerden oluşan hatıralarımı bir araya getirmeye kalksam, hacimli bir kitap ortaya çıkar. Fakat, hatırladığım örnekler keyif vermekten ziyade canımı sıktığı için, sizlerle, 1990’ların başlarında haftalık bir dergide yaşadığım rezil bir olayı paylaşmakla yetineceğim.

O dergi de sahibi de mâzimde hâlâ belli ölçüde saygıyla andığım bir dönemi simgelediği için, çok fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. 

Ünlü yönetmen Halit Refiğ, tam da o günlerde “Gâzî ve Latife” adlı bir film çekmenin hazırlıklarına girişmişti.

Bundan 30 yıl öncesinde, Atatürk’ün ailevî olayları günümüze göre biraz daha zor karıştırılabilen, oldukça netameli bir konuydu; o yüzden de Refiğ’in projesi kamuoyunda duyulur duyulmaz hem sağ, hem de sol çevrelerde hararetle tartışılmaya başlanmıştı. 

Bizim dergi de “Atatürk’ün tartışılamaz bir put değil, her yönüyle enine boyuna ele alınması gereken ölümlü bir kul olduğu” (!) şeklindeki o beylik İslâmcı tezin ardına sığınarak Gâzî’ye az ya da çok giydirebileceği her konu başlığına balıklama atladığından, gündemdeki bu olayı hemen kapağa çekmemiz istendi.

İşin odağında sinema olduğu için de kapak yazısını benim yazmam kararlaştırılmıştı. 

Kapak görselinin ne olması gerektiğine karar verilecek yazı işleri toplantısını daha dün gibi hatırlıyorum. Başımızdaki lider kişi, “Konu öyle gerektirdiği için, mecburen o tağutu kapağa koyacağız. Fakat, fotoğrafını kullanmak zorunda kalsak da bari mümkün olan en çirkin, alkolden en çökmüş durumdaki bir yaşlılık fotoğrafı olsun. Arşivlerde o şekilde bitik bir fotoğrafını arayıp bulun, mutlaka öyle bir şey kullanalım” demişti.

Aynı kişi, benim o toplantıda kendisine yönelttiğim, “Böyle çirkin bir şeye neden ihtiyaç hissediyoruz? Bu, bizim açımızdan etik bir tavır mıdır?” şeklindeki soruma ise “Yine Atatürkperestliğin tuttu senin… Normaldir, imam-hatip mezunu olmadığın için arada sırada böyle kısa devre yapıyorsun. Sen arama o şekilde bir resim, sadece kapak yazısını yaz, yeter. Diğer imam-hatipli arkadaşlar bize gerekli olan görseli arar, bulur” cevabını verecekti. 

Söz konusu derginin, vefatından yaklaşık bir yıl önce çekilmiş hasta ve yorgun bir Atatürk fotoğrafını kapak görseli olarak kullanan sayısı arşivimde her karşıma çıktığında, bize meslekî açıdan liderlik eden kişiyle aramızda geçen o diyaloğu hatırlarım.  

Dehşet verici olan şu ki, bu körleme nefretin “rasyonalite”si, yani tartışılmaz derecede doğru ve o oranda sağlıklı kaynaklara bağlılığı da alabildiğine tartışmalıydı.

30’larımın ortalarında, hem içinde yer aldığım, Atatürk nefreti haricinde neredeyse bütün değerleri ve sloganlarını birebir benimseyip tekrarladığım bu mahallede, gün geldi, “Ulan, yoksa Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı o 15-20 yıl içinde ülkede çok acayip şeyler olmuş da ben mi muazzam düzeyde cahil kalmışım? Bir dalayım bakayım şu karşı iddia sahiplerinin düşünce evrenine… Belki de onların değil, benim tepeden tırnağa bir değişim ve dönüşüme ihtiyacım vardır” diyerek, İslâmî kesimin Atatürk nefretini kesintisizce besleyen en popüler kültür kaynaklarını tek tek, sabırla okumaya yöneldim.

O çabam sırasında da 1980’lerden sonra artık iyice grotesk bir görünüme bürünmüş olan bu nefretin ateşine habire hava pompalayıp duran bilgilerin ortalama yüzde 10-15’inin gerçek, yüzde 85-90’ının ise düpedüz kişisel hesaplardan doğmuş bir kindarlık ve o kindarlığın bilinçli şekilde ürettiği birer safsata olduğunu fark edecektim. 

Dr. Rıza Nur adlı abidik gubidik tarihsel kişiliğin “Hayatım ve Hatıratım”ı, bu nefret serbest bölgesinin neredeyse “kutsal kâse”siydi.

Ancak, o Rıza Nur ki kendisi ömrü boyunca çizdiği zigzaglar, sefahat ve sapıklık dolu özel hayatıyla tepeden tırnağa bir güvenilmezlik anıtı olarak yükseliyordu karşımda…

Nitekim, iyice zıvanadan çıktığı bir dönemde, tarih yazımı işini, “Siz nihayetinde benim yazdıklarıma da pek fazla güvenmeyin” diyecek kadar sulandırmaya vardırmış, kıymeti kendinden menkûl bir erken dönem Cumhuriyet simâsıydı.

Frenk ortamlarında oturmayı kalkmayı ve yabancı dil konuşmayı bilen, Lozan görüşmelerine gönderilebilecek ehliyette 40 tane diplomatın zar zor toparlanabildiği o fakr-u zaruret günlerinde adam yerine konulup da Lozan heyetinde yer alması, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının çok sevdiği ve güvendiği kişiliklerden biri olduğunun yaldızlı kanıtı olarak kabul edilemez.

Neredeyse eli kalem tutan herkesin, Balkan Savaşları’ndan itibaren sonraki 10-15 yıl içinde dört bir cephedeki subay kadrolarında yitip gittiği o yıkım sürecinde, Gâzî Mustafa Kemâl Atatürk de memleketi içeride ve dışarıda rezil etmeden temsil edebileceğini düşündüğü her diplomalı er ya da hatun kişiye çaresizce bel bağlıyordu.  

Yine, bu kinle dolup taşan çevrelerin bir diğer sıkı “kaynak eser”i (!), Harold Courtenay Armstrong adlı eski bir İngiliz asker ve istihbaratçısının yazmış olduğu “Bozkurt” adlı kitaptı.

Öyle ki, tarihleri boyunca sadece Türklere üç kez üst üste yenilmiş olmanın kuyruk acısını mezkur kitabının her satırına hissedilir biçimde yansıtmış bu hazımsız İngiliz casusunun kitabı Türkçeye çevrilirken, yetkililer Türkçe baskıya sansür uygulamaya kalkıştıklarında, Atatürk, benim de ilk okuduğumda gülerek, “Yahu bırakın ne isterse yazsın, o zibidinin yazdıklarından korkan onun gibi olsun, kendince bir şeyler söylemiş işte ezik herif” şeklinde yorumladığım umursamaz bir açıklama dahi yapacaktı. 

Bütün askerlik ve istihbarat hayatı, 20’nci yüzyılın başlarından itibaren Türklerle karşı karşıya geldikleri her cephede burnu sürtülmekle geçmiş, Kut’ül Amare Savaşı’nda bizzat Türklere esir düşmüş, İstanbul’un İngiliz işgalinden kurtarılışına kadar sürüp giden bütün o nihai direnişin ardındaki ateşleyici ruhun kime ait olduğunu bilecek kadar hin oğlu hin bir İngiliz’in yazdığı “son derece tarafsız” (!) kitabı, ülkenin kurucusunu soğukkanlı bir şekilde anlamaya çalışırken baş referans olarak almak… 

Bu da daima soran, sorgulayan, önüne gelen ilk bilgilere her zaman kuşkuyla yaklaşan bir araştırmacı gazeteci olarak, hatıralar galerime, asla anlayamayacağım ve kabul edemeyeceğim bir diğer “İslâmcı entelektüel tavır” olarak nakşolacaktı. 

Siyasal İslâmcılık, Kuvvacılar’ın ulusal kurtuluş mücadelesini (imparatorluğu dehşetli bir çöküşe sürükleyen Saray ve ona bağlı bürokrasinin yetersizliğini, yeteneksizliğini, vizyonsuzluğunu tümden pas geçerek, yani o mücadeleyi doğuran reel sebepleri inatla görmezden gelerek) belirli bir noktaya kadar olumluyor, söz konusu tarihsel süreci, içinden Sultan Vahideddin’in bizzat perde arkasında bu işi organize ettiği gibi (tarihsel bilgi ve belgelerin kesinlikle desteklemediği) mitolojik ve sübjektif sonuçlar çıkararak da olsa benimsiyor; ama aynı bakış Cumhuriyet’in ilânı, özellikle de devrimlerden sonra hızlı bir şekilde kesif bir nefret çizgisine doğru evriliyordu.

Kendisine ailesi ve öğretmenleri tarafından hayatı boyunca yeni bilgilere açık ve dürüst bir adam olması belletilmiş olan ben, sürekli hakikati arayan bir dindar olarak, önüme (diğer her konu başlığı gibi) tarihimizin bu dönemiyle ilgili yeni ve güvenilir bilgiler geldiğinde de kökten değişmeye, dönüşmeye peşinen hazırdım.

Fakat, dindar mahallede “Nedir kardeşim sizin bu Atatürk denilince soğukkanlılığınızı ânında yitirmenize yol açan evladiyelik öfke ve nefret?” sorusunu yönelttiğim hemen her “âkil” (!) kişi, önüme bu türde, nesnellikten bütünüyle uzak, yapış yapış bir Osmanlı romantizmiyle yoğurulmuş, yüzde 75’i masalsı bir tarih anlatımından ibaret sözde tarih kitapları koydukça, beynimdeki boşluk dolmaktan ziyade daha da büyüyordu.

Derken, siyasî kimliğimin oluşmasında önemli etkileri olmuş, bilhassa genç ve heyecanlı ruhları ateşlemede rakipsiz bir şair olmasının yanı sıra, kendi özelinde ise gençlik yıllarından vefatına kadar dolaşmadığı siyasî kapı kalmamış önemli bir münevverin, Necip Fazıl Kısakürek’in “Son Devrin Din Mazlumları” kitabına düştü yolum…

Böylelikle, milyonlarca genç gibi ben de İstiklâl Mahkemeleri’ni, Kılıç Ali’yi, İskilipli Atıf Hoca olayını ilk kez bu popüler “kaynak”tan öğrenmiş oldum.

Ki emin olunuz, ülkede siyasal İslâm saflarında yer alanların yüzde 99’u aynı kişileri, kurumları, olayları yine bu kaynaktan öğrenegelmiş, bir daha da hayatı boyunca orada yazanları teyid edecek ikinci bir tarihsel kaynağa daha bakma ihtiyacı duymamıştır. 

Sonrasında, biraz zorlanarak da olsa Mustafa Müftüoğlu’nun “Yalan Söyleyen Tarih Utansın” ciltlerini devirdim. 

Gencecik bir Müslüman aktivist olarak, bu kitapları okuyunca, ilk anda bir hayli öfkelendim tabiî… Hoş zaten, İslâmî kesimde, dünyayı -sizi biçimlendirenlerin tam da istediği gibi- okuyan bir kurşun asker olmayı arzu ederseniz, kendinizi Necip Fazıl Kısakürek, Mustafa Müftüoğlu, Kadir Mısıroğlu ve Atasoy Müftüoğlu’nun eserlerinden oluşan bir kültür evreninin içine kapatın, bunlar dışında da başka hiçbir kaynağa tevessül etmeyin, daha önce milyonlarca benzerinizin üretildiği bir fabrikanın bantlarından, kısa sürede mükemmel bir mamûl olarak, tüketime hazır vaziyette çıkmanız kesindir. 

O zamanlar, yazar Abdurrahman Dilipak’ın da her sözü ve yazısını âdetâ tanrısal tartışılmazlıkta bir kelâm gibi karşıladığımız yıllardı.

Muhterem Dilipak öyle böyle değildir, yazıları ve konuşmalarında uçuşa bir geçti mi çok sıkı uçar. Çeşitli akademik araştırmalarda, İstiklâl Mahkemeleri tarafından infaz edilmiş idam cezalarının toplam sayısının 1400 ve belki biraz daha fazla olduğu belgelerle ortaya konulmazdan önce, bizler üstadımızın orada burada yaptığı ateşli konuşmalarda “Milyonlarca Müslüman sırf sakal bıraktığı, sarık ve cüppe giydiği, Kur’an okuduğu, namaz kıldığı için Kemâlizm tarafından keyfi olarak asıldı” salvolarını öfkeyle dinleyip duruyorduk.

Böylelikle, o ve benzerlerinin ağzı bir karış açık genç takipçileri olarak Cumhuriyet’e karşı nefret oklarımızın uçları her gün biraz daha bileylenmekteydi.

Öyle ki, 1927 sayımına göre ülkenin o dönemdeki toplam nüfusunun zaten 13,5 milyon dolayında olduğu aklımıza bile gelmiyordu.

Ne zaman ki bu mahkemelerin uyguladığı infazlar kastedilirken kullanılan o “milyonlarca” (ya da sonradan Cüppeli’nin vicdanlı davranıp epeyce bir indirim yaptığı üzere, “yüzbinlerce”)  ifadesiyle devletin resmî tutanakları arasındaki uçurumu belgeleriyle gördük, öğrendik, o zaman bazı konularda en azından benim için kazın ayağı değişmeye başladı.

Dahası, bu mahkemelerin infazlarının neredeyse yüzde 80’inin İstiklâl Savaşı sırasında asker kaçaklığı, ordudan mal kaçırma ve casusluk suçlarına dayalı olduğu, dinsel motifli dâvâ sayısının bir elin parmaklarını bile bulmadığı gün ışığına çıkınca, yıllardır hiç bulanmadan keyifle yudumladığımız kan kırmızısı şerbetimizin rengi iyice kaçar oldu.  

Ah, şu kahrolası empati kurma tutkum! Bu kişisel özellik hayatımda hiç var olmasaydı, hayat benim için hiç kuşkusuz ki çok daha kolay ve baş edilebilir olacaktı.

Ancak, küçük bir çocuk iken diğer çocukların itip kaktığı yavru kedi-köpeklere bakıp, “Siz de çocuksunuz, onlar da hayvan türünden çocuk, size büyükler böyle şeyler yapsa hoşunuza gider mi?” diye nasihat eden bilgiç tavırlarımdan itibaren, ömrüm boyunca her ne zaman ihtiyaç olsa, çetin bir meseleye bir kez de tam karşı tarafa geçip oradan bakmaktan dolayı, öfkesi, önyargısı ve irrasyonalitesini kendilerine temel kılavuz yapmış “düz” insanların ortamlarında her zaman yapayalnız kaldım.

Yaradan’dan “Size yapılmasını istemediğiniz bir şeyi, siz de başkalarına yapmayın” emrine muhatap olan bu insanlar, sırf ölesiye inandıkları ideolojik tezi kamuoyu nezdinde bir dirhem daha haklı çıkarabilmek için rahatça yalan söyleyebiliyor, tarihte hiç olmamış ya da kısmen olmuşları kat be kat abartabiliyor, siyasî hasımları ve onların ailelerine büyük bir rahatlıkla iftira edebiliyor, gözleriyle görmedikleri, ellerinde kanıtı, belgesi bulunmayan pek çok tarihsel iddiayı gerek yazı, gerekse konuşmalarında “mutlak gerçek” gibi anlatabiliyorlardı.

Osmanlı tarihinin istisnâsız bütün kişileri ve olaylarını değerlendirirken hoşgörü katsayılarını olağanüstü düzeyde yüksek tutabilen bu münevverler için, sıra topu topu 27 yıllık tek parti dönemine geldiğinde ise “tarihsel olayları kendi dönemleri ve koşullarına göre hakkaniyetle değerlendirme” genel ilkesi bir anda buhar olup uçuveriyordu. 

36 Osmanlı sultanı ya da sayısız Osmanlı vezirinden herhangi birine, hattâ geçtim en tepedekileri, kendi konumunda biraz sivrilmiş bir Osmanlı askerinin kararlarına gösterilen uçsuz bucaksız hoşgörü, böylelerinin en aceleci, en gaddarca, en adaletten uzak ya da akıl dışı eylemlerine bile bizim bugün kolayca anlayamayacağımız türden derin hikmetlerle bezenmiş bir kılıf bulma çabası…

Fakat, sıra, Mondros ve Sevr anlaşmalarıyla selâsı okunmaya başlanmış bir milleti o koşullar içinde elinden artık ne kadarı gelmişse derleyip toparlamış, kurtarabildiği kadar toprağı kurtarmış, kurtaramadıklarını da vasiyetinde “Benden sonra bu konularda mücadeleye devam edin” diyerek istikbâle atmış, her türlü çağdaş parametreye göre çağının gerisine düşmüş bir ülkeyi asker aklının ve gücünün yettiği ölçüde bir devrimcilikle, yalnızca çeyrek yüzyıl içinde Birleşmiş Milletler’in onurlu kurucu devletlerinden biri noktasına çıkarmış bir adamın artılarını eksilerini değerlendirmeye geldiğinde ise ödünsüz bir köşelilik, dönemin ruhu ve koşullarına zerrece prim vermeyen, âdetâ bütün olup bitenler bugünün dünyasında olmuşçasına bir anakronik kafa karışıklığı… 

Bu zihniyetteki insanların, hayatları boyunca bir sürü lüzûmlu-lüzûmsuz adrese yaptıkları onca ziyarete karşılık, en azından “bilgilenmek” adına bile asla uğramadıkları mekânlardan biri de Anıtkabir’dir.

İçinde, iki tane 4’er metrekarelik mezar dışında olağanüstü zenginlikte bir tarih müzesi ve ilgilileri için hazine değerinde bir arşiv barındıran bu anıtsal yapıya adım atmayı “tağuta tapınmak” olarak gördüklerinden dolayı, oraya bir kez bile uğramadan ömürlerini tamamlar böyleleri… 

Oysa, bir kez adım atmış olsalar, en azından, müzede Mondros Ateşkes Antlaşması’nın Türkçe ve İngilizce olarak (başka hiçbir kaynakta yer almayan) tam metnini okumuş olur ve bu mücadelenin hangi koşullarda yapıldığına dair biraz daha âdil, ahlâklı, dengeli bir kanaat geliştirebilirlerdi.

Dahası, Osmanlı bürokrasisinin hiç utanmadan imzayı bastığı o metinde yer alan kahredici ateşkes maddeleri karşısında belki de göz pınarlarından birkaç damla yaş bile süzülebilirdi.

Yani, büyük edibimiz Necip Fazıl Kısakürek’in “Reis Bey” romanında baş kahramanına söylettiği gibi;

Anlayabilseler, ağlayabilirlerdi.

Dünya küresi üzerinde, ülkesinin kurucu liderine bu denli hoyratça yaklaşan ikinci bir topluluk daha bulabilmek hemen hemen imkânsızdır.

1917’de, Bolşevikler, gücünün zirvesindeki koskoca bir Çarlık Rusyası’nı müthiş bir toplu kıyımla yıkıp, yerine topu topu 70 yıl sürebilen bir SSCB rüyâsı dikmişlerdi.

Günümüzde ise aynı topraklarda ekonomik liberalizmi kendisine model olarak almış bir siyasî otokrasi hüküm sürüyor, SSCB rüyâsı çoktan tarih oldu gitti. 

Buna karşılık, Moskova’daki Lenin mozolesinde, SSCB’nin kurucusunun özenle korunan mumyasına doğru elinizi biraz hızlıca uzatın, çevredekilerin yadırgayacağı yüksek bir ses tonuyla üç-beş cümle sarf edin, Rus gizli servisi sizi ânında paketler, bir hafta boyunca sorgular, sonra da bir daha Rusya Federasyonu’na giremeyecek şekilde sınırdışı eder. Gözaltında yediğiniz dayaklar da yanınıza kâr kalır. 

Yeryüzünde yaşayan hiçbir sahici millet kendi kurucu liderini bu denli ucuzlatmıyor, kıymeti kendinden menkul tarihçi bozuntularının ellerinde, onların -her tarafından yapış yapış etnik nefret ve bilimsel sübjektiflik akan- aşağılama cümleleri karşısında sessiz ve tepkisiz kalmıyor.

Bir kurucu lider, bırakın diğer bütün olumlu ya da olumsuz vasıflarını, yalnızca bir ülkenin kurucu lideri olarak bile belli bir saygınlığı hak etmektedir çünkü… 

Eğer ki tarih sahnesinden gelip geçmiş devlet başkanlarının milletlerini ve devletlerini yönetme noktasındaki performanslarını, onların alkol ya da uyuşturucu müptelalığı, çapkınlıkları, cinsel tercihleri ya da dinsel kabulleri üzerinden ölçen yeni bir değerler sistemine geçersek, bu bilim ve akıl dışı ölçüm sisteminin içinden ne Osmanlı devletinin sultanları ağır hasarlar almadan çıkabilir, ne Napoleon, ne Bismarck, ne Lenin, ne Mao, ne Castro, ne Clinton, ne Churchill, ne de farklı dinlerden, ırklardan, kültürlerden diğer yüzlerce devlet adamı… 

Devlet adamları, artıları ve eksileriyle ayrıcalıklı birer kişiliktir. Artıları defterin bir tarafında, eksileri ise diğer tarafında sıralanır, tarih bilimi de mutlak bir objektiflik içinde onların bilançolarını çıkartır.

Bu bilançonun hazırlanmasında, o devlet adamlarının yatak odaları, yeme-içme alışkanlıkları, bir dine bağlılıkları ve dinsel ritüellere yatkınlıkları ya tamamen değerlendirme dışı tutulur, ya da özel hayata ilişkin bu gibi kişisel hususlar o kişilere atfedilen değerin ağırlık merkezini oluşturmaz. 

Sorulan soru kısa, basit ve alabildiğine nettir:

Bu tarihsel kişilik, yönetimde kaldığı süre boyunca devleti ve milleti için neler yaptı? Devleti ve milletine, onları geleceğe güvenle taşıma adına ne gibi faydalar sağladı?

“Her akşam rakı sofrası kuruyordu, ayyaştı, biseksüeldi, homoseksüeldi, annesi genelevde çalışıyordu, bacısı bilmem neydi” gibi, ancak bir kenar mahallenin kaldırım taşlarında oturmuş kafayı çeken berduşların ağzına yakışabilecek türden, büyük bölümü mesnetsiz, kanıta muhtaç, kanıtlanabilir olanları da ana konu itibarıyla değersiz bir retoriğe bel bağlanarak tarih de yazılamaz, tarih mahkemesi de kurulamaz. 

Alkolikti, sürekli içki içiyordu.

Tamam olabilir, ama bu beni ilgilendirmiyor. Çünkü, onun hayatı boyunca aldığı karar ve giriştiği eylemlerden bana yansıyan birincil sonuç bu değil…

Cinsel açıdan ne düşündüğü, nasıl bir hayat yaşadığı da beni zerre kadar  ilgilendirmiyor. Bu da tıpkı içki gibi onun mahremi, özel hayatı, bütünüyle Allah ile arasındaki bir mesele… 

Dinsel inancı yoktu.

O konuda da kalede kaleci yok iken, işkembe-i kübradan sallamak pek kolay…

Benim bir ömürdür yaptığım okumalar ve araştırmalar öyle söylemiyor. Bir kere, 56 yıllık hayat serüveni içinde tek bir Mustafa Kemâl Atatürk yok, Çanakkale’ye kadarki erken dönemde başka, Çanakkale’de başka, Kurtuluş Savaşı’nda başka, cumhurbaşkanlığı yıllarının başı, ortası ve sonlarında bambaşka bir Mustafa Kemâl var.

Ben aynı tarihi ve o tarihten geriye kalan sözleri, tutum ve davranışları dikkatlice incelediğimde, hayatı boyunca gerçek anlamda hiç ateist olmamış, lâkin kendi hayat tecrübeleri ve farklı kültür kaynaklarından etkilenmeleriyle dönemsel olarak agnostizmden deizme, oradan Sufî-Bektaşî çizgisindeki bir Müslüman dindarlığa geçişler yaşamış, çok cepheli, çok boyutlu bir adam görüyorum.

Tek bir hayat içinde en az yarım düzine farklı adam… 

Hepimizin hayatları böyle değil mi? Bu satırları okuyanlar arasından kaç kişi, dinsel algı ya da kabûlleri açısından bundan 20 yıl önceki adam ya da kadındır? 

Kemâlizm adını verdiği hareketle dinsizliği pompaladı.

Bu iddia da hayatın daima en kestirme patikalarından gitmeyi sevenler için, ağızlardan bilimle kolaylıkla alınabilecek bir başka lolipop şekeri… 

Bir kere, Mustafa Kemâl Atatürk, kendi başlattığı hareket için hayatı boyunca bir kez bile “Kemâlizm” tanımlamasını kullanmadı.

Bu tanım, o harekete, tarih boyunca karşılaştıkları her siyasî mücadeleye mutlaka sonu “izm” ile biten bir ad koymayı alışkanlık hâline getirmiş Avrupalı siyasî-askerî gözlemciler, Batılı yazar çizer takımı tarafından verildi.

Hattâ, nokta atışı kesin bir adres de vereyim. Bu tanımı bir kitabın adı ve içeriğinde ilk olarak kullanan kişi de Fransız gazeteci-yazar Michel Paillares’dir.

Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı çeşitli cephelerde bizzat takip etmiş olan Paillares, 1922’de Paris’te basılan “Le Kemalisme Devant Les Allies” (Müttefiklerin Önündeki Kemâlizm) adlı kitabında bu ifadeyi uluslararası siyasî terminolojiye ilk kazandıran kişi olmuştur.

Bunun dışında, Batılıların sonraki yıllarda da kullanmayı pek sevdiği “Kemâlizm” tanımına Atatürk’ün ilgi gösterdiğine hiç şahit olmayız. Gâzî’nin nazarında, yapıp ettiklerinin tek bir tarihsel adı vardır, o da “Cumhuriyet”tir. 

Öte yandan, Atatürk’ün, dinsel pratiklere uygun bir hayat sürme noktasında öyle aman aman idealize edilebilecek bir tarihsel kişilik olmadığını, bilakis kurumsallaşmış dindarlıkla sınırlı bir gönül ilişkisinin bulunduğunu, yalnızca siyasal İslâmcılar değil, fındık kadar aklı olan herkes biliyor.

Ancak, kendisi, kişisel düşüncesi her ne olursa olsun, (biraz da Türkiye’nin değiştiğini, artık oturmuş bir sekülaritenin izini sürdüğünü Batılılara vurgulayıp sempati toplamak adına yaptığı açıklamalarda bilinçli olarak sınırları zorladığı iki-üç dış basın söyleşisi haricinde) 15 yıllık iktidarında, kamuoyuna hiçbir zaman, hiçbir yerde açık ve alenî bir şekilde dinsizlik propagandası yapmamıştır.

Onun, temel ihamlarını kutsal kitaplardan alan bir devlet düzeni özlemediği kesindir. Buna karşılık, Sovyetler Birliği’nin onca kışkırtması ve desteği tam karşısında dururken, Anadolu topraklarında Ortodoks bir materyalizmin hüküm sürmesini arzulamadığı, böyle bir toplumsal dönüşümü reddettiği de aynı oranda açıktır.

O yüzden, dinin etki ve yetki alanını belli ölçüde daraltıp, bürokraside aşırı belirleyici bir konuma tırmanmış olan bu olguyu devlet aygıtından uzaklaştırarak özel hayatlara geriletmiştir.

Dahası, benzer bir devlet yönetimi anlayışını, II. Mahmud ve sonrasındaki bütün Osmanlı sultanlarında da belli ölçüde görmek mümkündür.

Bu arada, böyle bir yönetsel tercihin, yeryüzünde kurulu ve başarıya ulaşmış tek bir İslâm devletinin bile bulunmadığı, İslâm coğrafyasının perişanlık içinde süründüğü, emperyalistlerin ellerinde oyuncak olduğu, seküler düşünce akımlarının Avrupa’dan doğarak bütün dünyayı hallaç pamuğu gibi attığı 20’nci yüzyıl başlarında, genel küresel konjonktür itibarıyla ne düzeyde anlamlı ya da anlamsız durduğu da her zaman için akademik tartışmalara açıktır.   

Velhasıl, işte o yüzden, İslâm tarihinde, bu tarihe en fazla zarar vermiş tarihsel kişilikleri ele alırken bile sırf “kan bağına dayalı olarak tahta geçiş sistemi”ne duydukları İslâm dışı bağlılık nedeniyle, o kişiliklere karşı olağanüstü bir sevgi, saygı ve hoşgörüyle yaklaşanlar, günümüzde Üsküdar kıyılarında, adları Osmanlıca tamlamalardan oluşan İslâmcı kafeteryalarda oturup her gün tekrar tekrar dünyayı kurtarırken, yeni yeni İslâm devletleri kurarken, üzerinde çaylarını keyifle yudumladıkları toprağın, o lanetledikleri adam ve toz duman içinde başlattığı direniş hareketi doğmasaydı, bugün ancak (esaslı bir yırtınmadan sonra zor bela alacakları) kısa süreli Schengen vizesiyle ziyaret edilebilen bir Fransız kıyı kasabasına dönüşeceğini de vicdanen arada bir hatırlamak zorundalar…

Tarih, abartıları, yalanları, şişirilmiş balonları sevmez.

Ama tarih, zaman içinde bu denli abartılmış bir cehaleti, vefasızlığı ve saygısızlığı da sevmez. 

İslâmî kesim, Atatürk ve Cumhuriyet’in ilk yılları gündeme her geldiğinde sıtma krizine benzer titremeler geçirmeyi bırakıp, o dönemin siyasî, ekonomik, askerî, felsefî koşulları, yanı sıra yine aynı dönemde yeryüzünde esen seküler, cumhuriyetçi, ulus-devletçi rüzgârlarla ters düşmeyecek serinkanlı bir tarih analizi yapmayı öğrensin, bu yeterlidir.

“Tâğut”, “put”, “kâfir”, “münâfık”, “fâsık” gibi, tamamı dinsel terminolojiden ödünç alınma sözcüklerle, nihayetinde bir sosyal bilim olan tarihin züccaciyeci dükkânına adeta koca kıçlı bir fil gibi dalan sorumsuz adam ve kadınların yol açtığı toplumsal hasarlardan bu ülkeye artık gına geldi. 

Atatürk, tarih önünde ille eleştirilip yargılanacaksa da bu yargılamayı William Shakespeare’in gerçek adının “Şeyh Pir” olduğunu, onun gizli bir Müslüman olduğunu iddia eden adamlar yapmasın, tarihçiliği, objektifliği ve sağduyulu yaklaşımları tescil edilmiş doğru düzgün tarihçiler yapsın. 

* * *

Son bir not daha…

1990’ların başlarında, Bosna İç Savaşı sürerken, Türkiye’deki bir kahvehanede, bir düğün salonu ya da kültür merkezinde tahta bir masanın üzerine çıkıp da “Ey cemaat-i Müslimin, Bosna’da ümmetimizin mensupları katlediliyor, Müslüman Boşnak kardeşlerimiz soykırıma uğratılıyor, bu hazin duruma bir diyeceğiniz yok mudur?” diye sorduğunda, çok değil 10-15 dakika içinde, o gün orada evlenen gelinlerin bileziklerini, damatların nikâh yüzüklerini, çeşitli nedenlerle bir araya gelmiş insanların ceplerindeki son harçlıkları sorgusuz sualsiz belgesiz toplayabilecek kadar yüksek bir toplumsal güven kazanmış durumdaki “dindar” adamlar ve kadınların geride kalan çeyrek yüzyılda nasıl çürüdüklerini anlattığım geçen haftaki yazım, okurlarımızdan epeyce bir teveccüh gördü.  

Söz konusu yazı nedeniyle yurt içinden ve dışından 60’ı aşkın özel kutlama e-postası aldım. Yazı, sosyal medyada da sayılamayacak kadar çok paylaşıldı ve alıntılandı. 

Gelen mesajlar, her ne kadar farklı farklı cümlelerle yazılmışlarsa da aslında hepsinin içerdiği tek bir mesaj vardı: 

Bu dediklerinizi yüreğimizde uzun yıllardır biz de hissediyor, ama dile getiremiyorduk. Dahası, medyada sizin gibi açıklıkla dile getiren birini de göremiyorduk. Duygularımıza tercüman oldunuz. Sağolun, varolun.

Ben de bu kadar çok sayıda okurumun gönül telini titretmeyi başarabildiğim için mutluyum; yazılarıma ilgi gösteren ve desteklerini esirgemeyen herkese minnettarım. 

Geçen haftaki yazı, nicedir kaleme almayı dilediğim kapsamlı bir “Siyasal İslâmcılık” üçlemesinin ilk ayağını oluşturmaktaydı.

Bugün okuduğunuz yazı ise aynı konunun ikinci ayağıdır. Nihayet, gelecek hafta da yine bu konunun çevresinde dönen üçüncü bir yazı yazacağım.

Böylelikle, ulusal medya tarihimize ayrıntılı bir kayıt düşürerek, hem sızlayan vicdanımın, hem de benzer duygular içinde olduğumuz milyonlarca kişinin vicdanlarının biraz olsun rahatlamasını sağlayabileceğime inanıyorum. 

Ali Murat Güven Sinema Tarihçisi | Film Eleştirmeni | Belgesel Film Yapımcısı | Eğitmen

The Independentturkish

Anahtar Kelimeler

Yorum Gönder

@name x

Toplam Yorum Sayısı 1

Kendi Avatarınızın Görünmesi için Üye Olun!

süleyman şah 3 ay önce yorumlandı

türkler müslümandir,türkleri̇n atatürk i̇le si̇yasi̇ i̇slam kan davasi̇ fi̇lan yoktur,ülkemi̇zdeki̇ marji̇nal bi̇r gurubun ki̇n ve nefreti̇ vardir,onlar zaten türk deği̇ldi̇r,türki̇ye i̇nsanlari demokrasi̇..vb değerleri̇ i̇le avrupa devleti̇di̇r,ancak avrupa i̇ki̇yüzlü ve çi̇fte standartli davranan yapisiyla türki̇ye'yi̇ i̇temez,herkes kendi̇ standardina baksin,bana göre i̇snan haklari özgürlük ve demokrasi̇ türki̇ye'de üst sevi̇yelerdedi̇r...türki̇ye bu değerler i̇le kendi̇ kandaşlari türk devl

0 Kişi beğendi.