ÖZEL İLETİŞİM VERGİSİ=DEPREM VERGİSİ YA DA ‘AVARIZ VERGİSİ’

02 Ekim 2019 Çarşamba 16:44

Son yaşanan İstanbul depremi ve yaşananları tarihi gerçekler ışığında değerlendiren Arşiv Uzmanı Tarihçi Savaş Songur, 20 yıl önce bir defalığına alınacak denilen deprem vergisinin daha sonra kalıcı olduğunu ve bu verginin ‘Özel İletişim Vergisi’ adı altında 20 yıldır vatandaştan tahsil edildiğini kaydederek, bu verginin Osmanlı zamanında bir defalığına alınacak denilen  ‘avarız’ vergisiyle örtüştüğünü yazdı ve cevap bekleyen soruları sıraladı. İşte Songur'un deprem etkisi yapacak o yazısı...

ÖZEL İLETİŞİM VERGİSİ=DEPREM VERGİSİ YA DA ‘AVARIZ VERGİSİ'

 İletişimin özel olmayanı var mı bilmiyorum?

Ayrıca vergiye tabi tutulmamış ne var onu da bilmiyorum!

Aslında aşağıda yazdıklarımın hiç birisini bilmiyorum!!! (Bilmiyorsun da neden yazıyorsun demeyin lütfen siz daha iyisini bildiğiniz var sayımı ile vergiye tabi olmaksızın sesli düşünüyorum.)

26 Eylül Perşembe günü küçük ölçekli bir zelzele zuhur etti İstanbul’da.

Sonra ortaya bir sürü gerçek veya hayali durumlar meydana geldi.

Maalesef hem gerçek durumlar hem de hayali durumların bize en derinden tesir ettiğine de şahit olduk. Olmaya da devam ediyoruz.

Birkaç başlık altında meseleyi inceleyebiliriz.

Öncelikle ülkemizde doğrudan doğruya deprem vergisi diye bir vergi var.

Halkın moralinin bozulmaması için mi desek bu fon da biriken parayı başka işlere harcamak için mi desek adı değiştirildi ve ‘Özel İletişim Vergisi’ne galbedildi.

Şimdi herkesin gönlü rahat bu vergileri telefon operatörleri alıyor sanılıyor.

Halbu ki telefon operatörleri vasıtası ile devlet topluyor.

Bu vergiler özel fonda toplanıp deprem ile ilgili işlerde kullanılacaktı.

1999 Gölcük hemen ardından Düzce depremi böyle bir acil fon kurulması ihtiyacını doğurmuştu.

Sonra zamanın Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, kalıcı olacağını söyledi bir iki kem küm sonra herkes kabul etti. Netice hala toplanıyor. Bu durum aklımıza başka tarihi vakıaları da getirdi.

“Osmanlı zamanında ‘avarız’ vergisi vardı. Adı üstünde arizi, geçici. II. Beyazıt (yani Fatih Sultan Mehmed’in oğlu, Beyazıt-ı Veli ) tarafından 1501 yılında Midilli seferi için bir defalığına konulmuştu. Sonra ne oldu, devletin en büyük gelir kalemlerinden birisi haline geldi. Tanzimatçılar bu isim ve işlemden utandıkları için bunu mahalle yardım sandıklarına dönüştürdüler, vakıflar bu vergiyi toplamaya devam etti. 1930’lu yıllarda bu işlere belediyeler bakıyor diye belediyelere devredildi sonra belediyelerin diğer gelirleri arasında isim değişikliği vs. unutuldu gitti.”

Birincisi; Eksik, yarım, yanlış, hatalı ne derseniz deyin gördüğüm kadarı ile

1- Devlet vatandaştan her hangi adla bir vergi almaya başlarsa bunu asla bırakmıyor.

2- Buralardan alınan paralar da hiçbir zaman yerinde kullanılmıyor.

3- Bu tür vergilerin akıbetini soran kişiler de â normal (tard edilmiş, dışlanmış, muhalif, bozguncu, hain say sayabildiğince) muamelesi görüyor.

Aynı nedenle biz de “deprem vergisindeki paralar ne oldu?” demek yerine tüzel kişiliği dahi bitmiş Osmanlı devleti dönemindeki avarız vergilerinin ne olduğunun peşine düştük!

Sahi ne oldu?

Avarız vakıfları, avarız sandıkları?

İkincisi;

Doğrudan teknolojinin geldiği nokta.

Günümüzde dünyadaki teknoloji merakını bilemem ama Türkiye’deki teknoloji bir 'Eğlence' teknolojisi imiş. İhtiyaç Teknolojisi değilmiş!

Net bir şekilde bir daha gördük.

Sadece İstanbul’da yaşayanlar değil tüm Türkiye gördü.

Bir sürü teknoloji hikayeleri, hamleleri, reklamları görüyorduk.

Rakamlar havada uçuyordu. Düz, buçuklu , uçuklu, 1G, 2G, 3G, 4G, 4,5G reklamlarına başladıkları 5G ne oldu hepsi 'gömüldü.'

Sonra bunlarla ilgili devasa yatırımlar vardı. Özelleştirmeler, uluslararası ortaklıklar, borsaya açılmalar, teknoloji endeksleri ne oldu?

Devasa devlet kurumları, bakanlıklar. Bir kurumun adı değişince kendisinin işe yarar hale gelmediğini de gördük.  

Üçüncüsü;

Böyle zamanlarda bila istisna herkes ‘bilirkişi’ olmaya başlıyor. Eee bu tabii bir durum. Ancak bu bilirkişilerin hiç birisi mes’ul değil, dün sanki mes’ul makamda değildi, bugün mes’ul makamda değil, mes’ul makamda bulunmayanlar mes’ul makamdakilerden fazla bir şey yapacakmış gibi car car konuşuyorlar.

Kendisi kocaman, lafları kocaman, sorumlulukları ve yapacakları mini minnacık insanların konuşmalarından hiç hazzetmiyorum. Onlara da inanmıyorum. Lafa gelince hoş işe gelince boş insanlar yüzünden bu toplum bu hale geldi.

Dördüncüsü;

Kendi ellerimizle mes’ul makamlara getirdiklerimiz (ister atadıklarımız, ister seçtiklerimiz) kutsal değil.

Bu insanlar doğru iş yaptıklarında ellerimiz şişene kadar alkışladığımız insanlar.

Hata yaptıklarında neden “yapma” diyemiyoruz!

Malum depremden en çok şehirler etkileniyor. Şehirlerimizin geldiği noktada ortada. Ona, buna şuna kolayca kondurulan yaftalar var ya (hain gibi, hıyanet gibi) şehirleri bu hale getirenler için niçin söylenmiyor?!

Hadi söylendi diyelim (ki kendileri itiraf ta etmişlerdi) niçin suç ve ceza denklemi kurulmuyor?!

Beşincisi ise;

Niçin milletçe her kervanı yolda düzüyoruz?!

Hele bir deprem olsun, mahalle aralarındaki boş yerlere insanlar gider. (Deprem toplanma alanları listeleri ve görsellerine bir bakın sonra bu konuyu konuşalım) sonra sorular ve sorunlar başlıyor.

Buraya nasıl ulaşacaklar, biri çıkar Allah rızası için dozerle yol açar.

Tuvaletini nereye yapacak, hanesinin güvenliği, kendisinin güvenliği, yiyecek içecek ihtiyacı, ilaç vs. soruların ardı arkası kesilmiyor.

Demeyin ki bana hepsinin bir planı var.

Elbette planı vardır kağıt üstünde.

Hatta teknolojinin kanunlaşmış hali e-imzalı versiyonları bile vardır.

Fiiliyatta iki buçuk ağaçlı, 100 m2 geçmeyen park.

Daha fazlası varsa söyleyin lütfen.

Aslında daha çok madde / mesele var da…

Hekimoğlu İsmail’in ‘Minyeli Abdullah’ romanını yaşadığımız için fazlasına hacet yok.  Her şey gönlünüzce olsun sağlıcakla kalın…

2.10.2019

Anahtar Kelimeler

Yorum Gönder

@name x