FLAŞ HABER

Politik ve ekonomik çoğulculuk

18 Ocak 2020 Cumartesi 14:45

Daron Acemoğlu "Ulusların Düşüşü" adlı kitabında, "Güç sahipleri her zaman her yerde kendi hırsları uğruna toplumsal gelişmeyi baltalamaktan geri durmazlar. Ya bu kişileri çoğulcu, katılımcı, kapsayıcı kurumlara sahip olan etkin bir demokrasi ile denetlersiniz ya da ulusunuzun çöküşünü seyredersiniz" diyor.

Politik ve ekonomik çoğulculuk

 Daron Acemoğlu "Ulusların Düşüşü" adlı kitabında, "Güç sahipleri her zaman her yerde kendi hırsları uğruna toplumsal gelişmeyi baltalamaktan geri durmazlar. Ya bu kişileri çoğulcu, katılımcı, kapsayıcı kurumlara sahip olan etkin bir demokrasi ile denetlersiniz ya da ulusunuzun çöküşünü seyredersiniz" diyor.

Ülkemizde, ekonomik ve politik çoğulculuk yoktur. Bu yüzden etkin demokratik kurumlar maalesef gelişmemiştir. Çoğulculuğun olmadığı yerde Acemoğlu'na göre 'sömürücü kurumlar' gelişir. Sömürücü kurumların egemen olduğu ülkelerde de, şeffaflık, denetlenebilirlik ve hesap verebilirlik yoktur.

Toplumsal bilinç bu paradoksal durumu değiştirmeye uygun düzeyde gelişmemişse, içiniz kan ağlayarak ülkenizin dünya ülkeler ligindeki başarısızlığını, hatta bazen çöküşünü seyredersiniz.

Oligarşik yapı

Yıllardır siyasal sistemimizde, hemen hiçbir alanda fırsat eşitliğine dayalı, yani eşit rekabet koşullarında herkesin yararına bir düzen kuramadık. Bunun en temel sebebi, liyakat esaslı, kayırmacılığa değil akla ve bilime dayalı şeffaf bir düzen kuramayışımızdır.

ABD'de 1881 seçimlerinde başkanlığa seçilen James A. Garfield, seçilirse iyi bir kamu görevine atayacağı taahhüdünde bulunduğu bir partili tarafından öldürüldü. Bu olaydan sonra ABD kamu görevleri konusunda ganimet sistemini terk ederek, liyakat esaslı sistemi esas alan düzenlemeleri yaptı ve liyakat sistemine geçildi.

Türkiye uzun yıllardan beri, yöneten-yönetilen ayrımına dayalı oligarşik bir sistemi hem politik alanda hem de iktisadi alanda taşımaya devam etmektedir.

Ülkenin üretken dinamiklerinin bütünü ile devreye sokulmasını önleyen, politik alanı dar bir oligarşik grubun egemenliğine bırakan, dolayısı ile ekonomik alanı da kayırmacı ilişkilerle sınırlayan bu tutum, bir yandan kaynakların çarçur edilmesine sebep olmakta, diğer yandan ise ülke kalkınmasının istenilen hız, süre ve kalitede gerçekleşmesini engellemektedir.

Statüko değişmiyor

3 Kasım 2002 Ak Parti iktidarından önce, Türkiye'de vatandaşı sistemin dışında tutan, demokrasinin kurum ve kurallarıyla gelişmesine, derinleşmesine sıcak bakmayan malum bir statüko vardı.

Ak Parti iktidarı ile bu statükonun değişeceğini beklerken, yaklaşık 18 yıldır gördük ki, adeta 'oligarşinin tunç yasası' işlemiş ve yöneten yönetilen ayrımı noktasında sadece kişiler ve çıkar grupları el değiştirmiş, sistem değişmeden yoluna devam etmiştir.

Başlangıçta reformist iddialarla yola çıkan Ak Parti, birçok alandaki reform çalışmalarını yarım bırakmış, devleti kadro olarak ele geçirdikten sonra reformlardan süratle vazgeçmiş, böylece sade vatandaş açısından değişen bir şey olmamış, sadece mevcut statükonun aktörleri değişmiştir.

Yani kapsayıcılık ihmal edilmiş, 'sıra bizde' anlayışı ile hemen her alanda yeni 'oligarklar' ortaya çıkmış ve bu oligarklara kamu gücü ile servet transferi yapılmıştır.

Sade vatandaşa,  iktidara sağladığı geniş desteğe rağmen, sosyal yardımlar adı altında adeta 'bir lokma bir hırka' niteliğinde bir muamele reva görülmüş, politik ve ekonomik çoğulculuk ıskalanarak, sömürücü kurumsal yapıların egemenliği pekiştirilmiştir.

Nitekim kayırmacı ilişkiler geçmişte olduğu gibi bugün de vatandaşın adalet duygusunu zedelemeye devam etmekte ve 'herkesin yararına bir düzen' kurulması engellenmektedir.

Artık günümüzün statükosu Ak Parti yönetimi ya da Ak Parti'nin kurduğu düzendir. Üstelik çeşitli baskı ve yöntemlerle medyanın yüzde 90'dan fazlasını kendi yayın organına dönüştürerek, geçmişin statükosuna rahmet okutacak bir durum ortaya çıkmıştır.

Ve bu statüko, çok partili dönemle kıyasladığımızda, geçmişten daha antidemokratik, daha monist, daha otoriter ve daha içine kapalı bir statükodur.

Üç büyük devrim

Cumhuriyet tarihinin üç büyük devrim niteliğinde önemli kilometre taşları vardır.

Bunların birincisi, Cumhuriyetin kurulması, ikincisi çok partili siyasal hayata geçiş, üçüncüsü ise devlette, üretim biçimi ve ilişkilerinde çok temel bir zihniyet değişikliğine sebep olan, dışa açılma ve serbest piyasa ekonomisine geçiştir.

Osmanlı'nın batı yürüyüşünün tereddütleri bertaraf edilerek, keskin bir biçimde dönüşümünü ifade eden Cumhuriyet, kurumsal yapılardan üretim biçimine kadar hemen her alandaki yenileşme ve modernleşme ile büyük çaplı bir rejim değişikliği olmuştur.

Çok partili siyasal hayata geçişle, tek parti yönetiminden Cumhuriyetin, halkın kendi kendini yönetmesi tanımına uygun biçimde, temsili demokrasinin önü açılmıştır.

Dışa açık büyüme ve serbest piyasa ekonomisi ile de, ilk defa devletçi ya da karma ekonomik modelden, rekabetçiliğe dayalı piyasa ekonomisine geçilmiş, özelleştirme politikaları çağın icaplarına uygun bir biçimde benimsenmiş, devlet üretici olmaktan ziyade denetleyici ve düzenleyici bir konuma taşınmış, bireysel girişimin ve girişim özgürlüğünün önü tamamen açılmıştır.

Kapsayıcılık

Bundan böyle dördüncü devrim ise kapsayıcılık olacaktır.

Kapsayıcılık, politik ve ekonomik alanda çoğulcu bir sistem kurarak,  herkesin eşit rekabet koşullarında politik ve ekonomik alanda var olabilmesinin önünü açmaktır. Kamu idaresini şeffaflaştırarak, kayırmacı düzene son vermektir.

İşte bunu başarmak demek, toplumsal enerjinin tümünü hem politik alanda hem de ekonomik alanda değerlendirmek ve bu yolla kalkınmayı ve gelişmeyi hızlandırmak demektir.

Ak Parti iktidarının sistemi değiştirme yerine sadece kişileri değiştiren ve paraya el değiştiren, intikamcı, kayırmacı, rövanşist, kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı, kısıtlayıcı, değerleri istismar edici, Siyasal İslamcı, devletin kuruluş felsefesi ve kurumsal kimliğini yıpratıcı ve antidemokratik  düzeninin yarattığı tahribatı telafi edebilmek ve medeni dünyanın güçlü, gelişmiş, saygın bir  ülkesi haline gelebilmek için, dördüncü büyük devrimi yani kapsayıcılığı başarmak zorundayız.

Bundan böyle kapsayıcı, çoğulcu, değişim ve dönüşümcü, yenilikçi ve reformist iddialar barındırmayan hiçbir siyasal harekete prim vermemeli, yol açmamalıyız.

Aksi halde ülkenin çöküşünün vebali hepimizin omuzlarında olacaktır.

Anahtar Kelimeler

Yorum Gönder

@name x