TÜRK OCAKLARI’NA İHTİYAÇ VAR MI?

10 Nisan 2020 Cuma 13:50

Bu gibi günler daha çok tefekkür, içine dönme, muhasebe ve murakabe günleri olmalı. Camiamızın aksakallılarından, aynı zamanda İstanbul Türk Ocağımızın da başkanlığını yürüten Dr. Cezmi Bayram büyüğümüzün ciddi değerlendirmeler ihtiva eden düşündürücü makalesini dikkatlerinize takdim ediyoruz.

TÜRK OCAKLARI'NA İHTİYAÇ VAR MI?
Türk Ocakları’nın kuruluşunun 109. yılında ve tekrar faaliyete başladığı 1986 yılından bu yana geçen 34 senenin ardından başlıktaki bir soru abes midir? Yoksa bu son 34 yıl boyunca mesuliyet yüklenmiş, Ocak’ın son altmış senelik faaliyetlerini takip etmiş, Ankara Ocağı Başkanlığı dahil, 50 yıldır görev yapmış birisi olarak, hâlimizi göz önüne almak ve değerlendirmek için ortaya atılmış tahrik edici bir sual midir? Kuruluş yıllarını ilmî tetkikler ve dönemi yaşayanların hâtıralarından tâkip eden bizler için geçmişle yapılan mukayeseler, günümüzdeki münevverlerin, iş çevrelerinin, devlet ricalinin ve hedef kitle olarak gençlerin alâkası noktasında yapılan mukayeseleri çalışmalar, düne nazaran iman, heyecan, milliyetçilerin birbirlerine ve millet fertlerine karşı gösterdiği sevgi eksikliği başlıktaki soruyu haklı olarak akla getirmektedir.

Ancak, Türk Ocağı’nın kurulduğu yıllardan günümüze değişen şartların bir değerlendirmesi ve mukayesesini yapmadan evvel, şahsî kanaatimi peşinen ifade etmeliyim ki, bugün aynen başlangıçta olduğu gibi hem Türk Ocaklarına ve hem de onun temsil ettiği Türk Milliyetçiliği fikrine ve faaliyet uslûbuna ayni şiddette ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacın mâhiyet ve önemini anlamak bakımından hem 1912 yılındaki şartları, hem de tamamen siyâsi sebeplerle 1931 yılında kapanmaya zorlandıktan sonra, 1949 yılında tekrar kurulurken ortaya konan hedefleri ve şartları iyi tahlil etmek ve buradan günümüze gelerek nelerin ihmal edildiği veya nelerin dikkat nazara alınması gerektiği hususları üzerinde kısaca durmak gerekmektedir.

OCAĞIN KURULUŞ ŞARTLARI
O zamanki devletimiz, Devlet-i Âliye Avrupa devletleri karşısında mağlubiyetleri aldıkça ve Fransız İhtilâli’nin neticesi, yabancı devletlerin de tahrikiyle, düne kadar malı, canı, ırzı, dini ve dili devletin koruması altında olan gayri Türk unsurlar isyanlara başlamış, ve buna 20. Yüzyılın başlarında Türk olmayan Müslümanların kıpırdanması da eklenmiştir. Uzun yıllar erkeklerini savaşta kaybeden Türkler, ziraatte ve sair mesleklerde gerilemiş, kısaca gayri müslimler zenginleşirken, müslüman Türkler fakirleşmişlerdir. Bu durum devletin devamını, vatanın bütünlüğünü temin için devrin münevverleri çeşitli fikirler geliştirerek çareler aramaya başlanmışlardır. İslâmcılık ve Garpçılık fikirleri etrafında zengin bir düşünce faaliyeti ortaya çıkmıştır. Maarif, iktisad alanlarında ve hukuk sahasında gelişmeler temenni edilmiş olmakla beraber esas mesaiyi siyâsî düzenlemeler almıştır. Önce, devletin kuruluş felsefesinden vazgeçilmiş, kurucu millet ve zımmî anlayışı yerine eşit vatandaşlık getirilmiştir. Bu, zaten bir takım imtiyaza sahip olan azınlığı daha da güçlendirmiş, fakat devleti sahipsiz bırakmıştır. Ayni şekilde Hakan’ın yetkileri sınırlandırılırsa, yani meşrutiyet ilân edilirse her şeyin yoluna gireceği ümit edilmiştir. Nihayet, 1908’de ikinci defa meşrutiyet ilân edilmiş, hürriyet, adalet, uhuvvet, müsavat ilkelerini şiar edinen İttihat-Terakki yönetimi başlamıştır. Ne var ki, bunlar deva olamamış, kardeşlik yerine düşmanlık devam etmiş, Bulgaristan bağımsız olmuş, Bosna-Hersek Avusturya tarafından işgal olmuş, Balkanlar büyük ölçüde kaybedilmiştir. Fırkacılık, gerçekten tefrika meydana getirmiştir. Bu menfi şartlara rağmen, hürriyet ortamı, zengin bir fikir faaliyetine zemin hazırlamıştır. Yeni dergiler ve gazetelerde ciddî fikrî tartışmalar yapılmakta, fakat bunlar, yeis içinde olan millete gereken hamleyi yaptıracak heyecan ve iman şuurunu verememekteydi. İşte bu şartlar içinde, Askerî Tıbbiye’de gençler kendi aralarında toplanarak, memlekete siyâset yoluyla değil, tamamen içtimaî gayeler güden, milleti ilimde, fende, iktisatta, sanayide ve eğitimde kalkındıracak, en önemlisi siyâsetin parçaladığı milleti birleştirecek bir mefkûreyi yayacak bir teşkilat ihtiyacını ortaya koydular. Onlara göre, milletimizin en az iki bin yıllık bir tarihi ve çeşitli hanedanlar tarafından idare edilse de, tek bir devleti vardı. Osmanlı Devleti onun son ve en kâmil hali idi. Asya’nın doğusundan, Avrupa ortalarına Afrika’ya yayılan geniş bir coğrafyada hâkimiyetimiz olmuştu. Türkler sadece, Osmanlı idaresindekilerden ibaret değildi. Büyük bir medeniyet kurmuş millet; şimdi fakir ve ilimde-fende, iktisatta geri idi ve en önemlisi her alanda insan yetiştirilmesi gerekiyordu. Bu fikirleri daha önce Kırım-Bahçesaray’dan İsmail Gaspıralı da Tercüman Gazetesi vasıtasıyla yaymıştı. Tıbbiye’nin koridorlarında küçük gruplar halinde yapılan toplantılar, nihayetinde Karacaahmet mezarlığında büyük gruplar halinde yapıldı ve neticede bir teşkilât meydana getirildi. Ancak bu tıbbiyeliler kendileri cemiyet kuramayacakları için bu ihtiyacı devrin aydınlarına bir beyanname ile duyurdular, heyetler halinde onları ziyaret ettiler. Tibbiyelilere göre, bileştirici mefkûre Türk milliyetçiliğidir. Başka bir kavme mensubiyet duymayan herkes Türk’tür. Cemiyet, tamamen parti siyaseti dışında olacak, insanlar hangi siyasî görüşte olurlarsa olsunlar, bu cemiyette bir arada bulunacaklar, milletin büyük geleceği için beraber hizmet edeceklerdir. Bu davete Mehmed Emin Bey(Yurdakul), Yusuf Akçura, Ağaoğlu Ahmet, Ahmet Ferit Bey(Tek) ve Dr. Fuat Sabit Bey, Türk Ocağı’nı kurarak icabet ettiler. Böylece Türk Milliyetçiliği mefkûresi bir müessese ile temsil edilir hâle geldi. Burada, kurucu heyette Osmanlı vatanı dışında doğmuş Ağaoğlu Ahmet(Azerbaycan), Yusuf Akçura(Tataristan) gibi şahsiyetlerin bulunuşu daha baştan Cemiyeti sadece Batı Türklüğünün değil, bütün Türk Dünyası’nın teşkilatı halinde ele alındığını gösterir. O zamana kadar Türk Tarihi, Türk Dili gibi konularda çalışmalar başlamış olmakla beraber, kuşatıcı bir milliyet fikri henüz çok yeni idi. Ocak’ın kuruluşu, gençlerin heyecanına paralel bir alâka ile karşılanmadı. Osmanlıcılar, Garpçılar, İslamcılar ve nemelâzımcılar kendi açılarından ve farklı gerekçelerle muhalefet ettiler. Yine farklı sebeplerle kurucu Umumi Reis Mehmet Emin Bey, ardından Reis yapılan Ahmet Ferit Bey ayrıldılar. Neredeyse henüz hiçbir hizmet veremeden Ocak faaliyeti sona erecekti. Tıbbiyeliler eserlerine sahip çıktılar ve Hasan Ferit’in teklifi ile Hamdullah Suphi Umumî reis oldu ve kuruluş heyecan ve şevki ile çalışmalara başlandı. Denebilir ki, Ocak’ın sonraki büyük etkisinde millete kapsayıcı bir mefkûre olarak teklif etiği Türk Milliyetçiliği kadar, bâhusus Umumî Reis Hamdullah Suphi’nin büyük rolü olmuştur. Dedesi ve babası nazırlık yapmış, edebiyat muhitlerinde bulunmuş ve en önemlisi hatipliği, belagati, geldiği muhite nazaran tevazuu, her mesele ve herkesle yakından ilgisi Ocak’ın kısa zamanda geniş muhitlerde rağbet görmesini sağlamıştır. Konferans günleri Ocak salonuna civardaki kahvelerden temin edilen sandalyeleri gençlerle birlikte taşıması, herkesin faaliyetlere şevkle ve büyük bir iman gayretiyle katılmasını sağlamıştır. Hamdullah Suphi, gerek Divanyolu’ndaki merkezde, gerek daha sonra taşınılan Beyazıt ve nihayet İran Sefareti karşısındaki mekânlara taşınmada her meseleyle yakından ilgilenmiş, geniş çevresinden istifade ile tefrişinden düzenine kadar bütün çalışmaları bizzat yürütmüştür. Türk Ocağı, onun gayretiyle gerçekten Türk’ün ocağı, “gören gözü, işiten kulağı” olmuştur. Bu dönem Ocak kürsüsü sözü olan herkese açık tutulmuş, bazen birbirine aykırı düşünceler de bu kürsülerden ifade edilmiştir. Zira, Ocak’ın tek ve şaşmaz ölçüsü “Türklüğe hizmettir”. Öyle ki, bu doğrultuda ileri sürülen her görüş ve fikir, yapılan her gayret alakaya değer görülmüştür. Ocak’taki bu hürriyet havası, herkesin kendisini Ocakta ifade etmesine imkân vermiş ve Ocaklı saymasını sağlamıştır. Türk milliyetçileri, devrin muhtelif fikir akımları içinde adetâ telif edici bir yolu seçmişlerdir. Zirâ, yegane hedefleri, devletin bekâsı, vatanın halâsı ve milletin her bakımdan büyük medeniyet hamlesi yapmasını sağlamaktı. Bu yüzden, bir taraftan Türk Tarih, dil ve medeniyeti araştırılacak ve ihyâ edilecek, diğer taraftan İslâm’ın medeniyet kurucu vasfı yeniden canlandırılacak ve diğer taraftan yeni bir medeniyet hamlesi ile muasırlaşılacaktır: “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak.”


HAMDULLAH SUPHİ’NİN TEŞKİLÂTÇILIĞI ZİYA GÖKALP’İN FİKRÎ GAYRETİ
Türkleşilecek, fakat Batıda görüldüğünün aksine ırkçılık yapılmayacak. İslâmlaşılacak, dinin yeniden meselelerimizi çözmede ve medeniyetimizi ihyadaki coşturucu gücünden, kapsayıcılığından, birleştiriciliğinden ve sevgi, hoşgörü kazandıran gücünden istifade edilecek, fakat “siyâsî İslâm”dan uzak durulacaktır. Muasırlaşılacak, fakat bu körü körüne bir taklitçilik olmayacak, muasır medeniyete yeni katkılar yapılacaktır. Daha önceden farlı fikirler geliştirilmiş olsa da Ziya Gökalp’in gayretiyle hedef daha sarih halde gösterilmiştir. Denebilir ki, Hamdullah Suphi’nin teşkilâtçılığı ve yegâne endişesi Türklük olan Gökalp’in muazzam fikrî gayreti ve ilmin her şubesinde heyecanla çalışan Türk Ocaklılar sayesinde, Türk milliyetçiliği mefkûresi; asker sivil bütün münevverleri etkisi altına almıştır. Burada, önemli bir husus da, bu milliyetçiliğin temel ve ayırt edici vasfının; Balkan devletlerindeki gibi düşmanlık üzerine istinat etmemesi, aksine Türk Ocağı Ana Nizamnamesi’nde belirtildiği üzere “Türklüğün saadet ve selâmetini, beşeriyetin saadet ve selametinde gören” bir anlayışı esas almasıdır. Bu ifade esasen bütün Türk Tarihi’nin millî ve İslâmi esaslar yanında insanî esasları da daima göz önüne aldığının bir teyidi mâhiyetindedir. Türk milliyetçiliği mefkûresini bu dönemde etkili yapan bir diğer husus; Türkiye dışı Türklüğü de ilgi alanına alması ve Türk Ocağı’nın onlar için de bir yönlendirici merkez hâline gelmesidir. Bir büyük Cihan devletini kaybetmekle meyus ve bedbin millet bir anda, yeni ve büyük bir vatanın varlığını hissetmekle heyecanlanmış, “Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan Vatan büyük ve müebbet ülkedir Turan” mısraları yeni cihangirliğin işaret fişeği olmuştur. İşte bu ateşle yanan yürekler, birkaç yıl evvel Balkanlarda perişan olan ordudan Çanakkale’de, Kutt-ul Amare’de ve daha bir çok cephede destanlar yazan bir orduyu ortaya çıkarmıştır. O kadar ki, Çanakkale’de büyük mağlubiyet alan İngilizler, bunun sebebini araştırdığında Ocak mefkûresine sahip zabitlerle karşılaşmış ve İstanbul’u işgal ettiklerinde, Şehzadebaşı karakolundan sonra Ocak merkezini basmışlardır ve bu düşüncellerini de saklamamışlardır. Bahsi fazla uzatmaya gerek yok. Ocaklılar İstanbul merkezleri ikinci defa da basıldıktan sonra Ankara’ya geçmişler ve Millî Mücadele’de ciddî gayretler göstermişlerdir. Millî Mücadele’nin iki gücünden biri Türk Ordusu ise, ikincisi Ocak mefkûresi, yani Türk Milliyetçiliğidir dersek, fazla mübalağa etmiş olmayız. Kısaca ifade etmek gerekirse bu dönem Ocak’ın başarısındaki âmiller şöyle özetlenebilir: Devrin şartlarını iyi tesbit edip ona göre hedefler tayin etmek. Fırka kavgalarından parçalanmış milleti kapsayıcı bir milliyetçilik mefkûresinde birleştirmek ve Turan ideali ile yeniden cihangir olmanın, medeniyet hamlesi ile tekrar güçlü ve büyük olmanın mümkün olduğunu belirterek, bunun gereklerine göre çalışmak. Milleti ve onun her ferdini sevmek ve tesanüdü sağlamaya gayret göstermek. Elbette öncelikle Türk Milletçilerinin birbirlerini bahane aramaksızın sevdiğini göstermek. En önemlisi parti siyâseti dışında kalarak her fikir ve görüşten insanları Ocak çatısı altında buluşturmak. Bu Türk Ocaklarını Cumhuriyetin ilk yıllarında da cazibe merkezi halinde tutmuş, devrin tek iktidar partisi CHP’nin gözüne batmasına sebeb olmuş ve neticede kapanması sonucunu getirmiştir.


İKİNCİ DÖNEM TÜRK OCAKLARI
Türkiye çok partili sisteme geçince, 1949 yılında tekrar Hamdullah Suphi tarafından faaliyete geçirildi. Bu teşebbüsü, sadece Hamdullah Suphi’nin bir hatırayı canlandırması olarak addetmek ne derecede doğrudur? Yoksa memleketin içinde bulunduğu şartlar Tük Ocağına ve onun temsil ettiği milliyetçilik anlayışına ihtiyaç duymakta mı idi? O halde şartları kısaca tasvir etmek gerekir. Millî mücadele millî bir ruhla başarıya ulaşmış ihtiyaç hissedilen bazı inkılâplar yapılmıştır. Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Lâiklik ilkesi nazarî olarak doğru, fakat uygulama millet hayatının selâmetine uygun olmamıştır. Marksistler, materyalistler, garpçılar inkılâpları farklı zemine çekmeye çalışmışlar, başlangıçta Kur’an tefsiri, meali ve Buhari tercümesiyle dinin öz kaynaklarından öğrenilmesi teşebbüsü doğru idi, ancak sonunda milletin din ve vicdan hürriyetini kâmilen kullanmasına imkân bırakılmamıştır. (Bu dönemin geniş hikâyesi Türk Milliyetçliği’nin Tarihî Seyri ve Yeni Hedefler kitabımda verilmiştir.) Devrin Bakanı Hasan Ali’nin ifadesi ile, tamamen “İslâm kültür dairesinden çıkıp Batı kültür dairesine girmek” maksadına mahsus öğretim programları ve onu desteklemek üzere Yunan Klâsiklerinin tercüme faaliyeti, inkılâpları köye götürmek maksadiyle açılan ve birer Marksist eğitim yuvası haline getirilen Köy Enstitüleri uygulaması, İkinci Cihan Harbi sonunda Sovyetlerin komünizmi bir yayılma silâhı olarak kullanma gayreti gerçekten Cihana örnek olan ve milletin canhıraş mücadelesi sonunda teşkil olunan Türkiye Devletinin akıbetini tehlikeye sokmak durumunda idi. Gerçi Hamdullah Suphi ve bazı milletvekillerinin gayretiyle CHP’nin yanlış uygulamasından dönme imkânı doğmuştu , fakat gelişmeler çok ümit verici değildi. Henüz yeni geçilmiş olmasına rağmen çok partili hayat, yine ayrıştırıcı bir kavga halinde yürütülüyordu. Sağlıklı bir ilim ve fikir faaliyeti söz konusu değildi. Hakaretler, ithamlar ve suçlamalara dayanan bir kaos yaşanıyordu. Meşrutiyet döneminin düşünce zenginliği ve nispî tartışma seviyesinden eser yoktu. Bu şartlar, yeniden sadece Türklük menfaatine çalışan, münasebetlerinde sevgiyi esas alan her siyâsî kanaatten insanın bir arada olacağı, parti siyasetinden tamamen uzak bir millî kuruluşa ve milletin geleceğini önceden olduğu gibi yeniden inşa edecek bir mefkûreye ihtiyaç gösteriyordu. İlk kurucular ve mensuplarının çoğu hayatta olduğu için ve konulan ilkeleri muhafaza ve uygulamada geçmişte büyük titizlik gösterenler tarafından yeniden açılan Türk Ocağı büyük heyecan uyandırdı ve ümit kaynağı oldu. Elbette, milliyetçilik fikrine muhalif olanlar yine bu teşebbüsü lüzumsuz buldular. Tüzükte, başlangıçtaki “Türklüğün saadet ve selâmetini beşeriyetin saadet ve selâmetinde” bulma şiarı yine muhafaza edilmiş, böylece düşmanlık üzerine değil, sevgi esasına dayanan bir anlayışı esas alan bir milliyetçiliğin hem memleketimiz ve milletimiz ve hem de insanlık için doğru bir yol olduğu belirtilmiştir. Mevcut medeniyeti taklit yerine, eksik olan ilim ve fen alanında gelişme kaydetmek ihtiyacı da maalesef önemini koruyordu. Cumhuriyet idaresinin bu istikâmetteki gayretleri önemli idi ve fakat hâlâ yetersizdi. Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’nda ifade ettiği “âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacak” olan bir Türk Mllleti’nden bahsedilemezdi. O halde gençleri bir yandan kozmopolitizm ve Marksist rüzgârların menfi etkisinden korumak, fakat ayni zamanda iktisadî kalkınmasını tamamlamış, ilim ve fende çağın ilerisine geçmiş bir Türkiye’de; medeniyetini tekrar ihyâ etme gaye ve bunu tahakkuk için gayrete getirmek zarureti vardı. Bu niyet ve gâye ile tekrar yola çıkıldı. Fakat, partileşme gayreti, iktidar nimetlerinden istifade, partilerin bu gibi sivil kuruşları denetim altına alma arzusu, bu dönemde Türk Ocaklarını öncekine nisbetle başarılı yapamadı. Gerçi Millliyetçiler Derneği’nin başına gelenler Türk Ocağı’nın başına gelmedi ama, dernek de eski canlılığını yakalayamadı. Ama belirtmek gerekir ki, yeni bir ilim ve fikir camiasının teşekkülünde, memleketin eğitimde, hukukda, iktisatta ve sair alanlarda meselelerini düşünen ve fikir geliştiren kadroların ortaya çıkmasına ve müşterek mesai yapmalarına vesile oldu. Ocağın bu yoldaki gayreti 1970’e kadar devam etti.


İDEOLOJİLERİN PARTİLEŞMESİ İŞİ DEĞİŞTİRDİ
1960’lara kadar partiler, aralarında amansız çekişmeler olsa da, bünyelerinde farklı fikirden insanlar barındırabiliyordu. Meselâ Türk Milliyetçiliği mefkûresine sahip kimseler dönemin TİP hariç her partisinde vardı ve bunlar Türk Ocağı’nda beraber faaliyetlerde bulunabiliyorlardı. Parti kimliği “bir palto idi ve girişte vestiyere asılırdı”. Sonra CHP ortanın solunda yer aldı, bu ona vücut veren Müdafaa-i Millî kadrolarına uygun değildi, büyük ayrılmalar oldu, parti kürtçülüğe ve mezhepçiliğe taviz verir hâle geldi. Cumhuriyetin başından itibaren din istismarına karsı olan ve bu hususta hassas olan parti, farklı açıdan din istismarcısı oluverdi. Marksist ideolojinin zaten partisi vardı. Türkeş’in siyâsete girmesi ile milliyetçilik, idealden idelojiye inkılap etti ve parti fikri hâline geldi. Erbakan’la, İslâm da adalet, ahlâk, medeniyet dini olmaktan çıktı, o da o yıllarda Mısır’da, Pakistan’da olduğu gibi siyasallaştı ve parti ideolojisi oldu. O zamana kadar, “milliyetçi-muhafazakâr” isimlendirmesiyle müşterek hareket eden insanlar ayrıştı. Bu ayrışmanın tehlikesini farkeden münevverler “Türk-İslâm sentezi” kavramını ortaya atsalar da, siyasallaşan idealler böyle bir hassasiyete kıymet vermemekteydi. Fikir münakaşaları Marksistlerin tercih ve gayretiyle yerini sokak kavgasına bırakınca, ayrıca o yıllarda gelen sosyalist kasırganın tahribini önlemek için mukabil doktrinler ortaya sürme zarureti, bu mefkûrelerin ideoloji olma mecburiyetini doğurmuştu. Böylece her fikrin partisi oldu veya fikirler ancak partilerce ifade edilir oldu. Partilerin tabiatında olan, ayni istikametteki sivil yapıları denetim altına alma arzusu, bu dönemde, esasen Kasım 1970’te merkez binası da elinden alınınca, Tük Ocağını bir anda işlevsiz bıraktı. Artık asıl olan partilerdi. 12 Eylül darbesinin ardından, dernek faaliyetlerine tekrar izin verilince, Türk Ocağı yeniden bir mefkûre ve fikir ocağı olarak faaliyete başladı. Kuruluşundan itibaren hassasiyetle tâkip ettiği parti siyasetinden uzak olma ilkesi, başlangıçta ya tâbi olma veya tecrit olma tercihiyle karşı karşıya kalmasına sebep oldu. Merkez yöneticilerinin sabrı, kavgadan uzak ve sevgiyi esas alan tavırları, biraz zor da olsa bu dönemin arızasız aşılmasını sağladı. Bugün, şartlar, elbette ne 1912, ne de 1949 ‘un şartlarıdır. Ancak, siyâset hâlâ değerler üzerinden yapılmakta, ayrışma bir hastalık olarak cemiyetimizde mevcudiyetini devam ettirmektedir. Önceki dönemlerden farklı olarak, Sovyetler dağılmış, bağımsız Türk Cumhuriyetleri ortaya çıkmış, hatta bunlar aralarında bir birlik, Türk Keneş’i, oluşturarak Türk Birliği’ne doğru emin adımlarla ilerlemektedir. Emperyalistler bizim kültür ve tarihî coğrafyamızda geçen yüzyılın başında oynadıkları oyunu tekrar sahneye koymaktadırlar. Milliyetçilik ve dinin siyasallaşmasının neticesinde bu değerler birleştirici olmak vasfını kaybetmişlerdir. Kitle iletişim vasıtalarının gücü, bilginin ve kültürlerin önündeki her türlü gümrüğü ortadan kaldırmıştır.


VATANI MUHAFAZADA KARARLI OLANLAR RAHAT DAVRANAMAZ
Başından itibaren, modernleşmeye mesafeli duran çevrelerin -muhafazakârların- icraatları ile vahşi kapitalizm hayatımıza girmiş, bütün kemaliyle hüküm sürmektedir. Toplum, tam bir tüketim ve haz toplumu hâline gelmiştir. Neredeyse dolar resmi para, İngilizce resmi dil muamelesi görmektedir. Artık modernleşme doğru mudur? Nelere dikkat etmeliyiz gibi sorular önemini kaybetmiştir. Bin yıldır bize vatan olan bu coğrafyada yaşamak için tarihte çok bedeller ödedik. Bugün ve gelecekte de ödeyeceğimiz muhakkaktır. Dolayısıyla burasını ebediyyen vatan olarak muhafaza etmeye kararlıysak, bizim Afrika’nın ve Avrupa’nın ortasındaki milletler rahatlığıyla davranmamız mümkün değildir. Daima büyük fedakârlıklara hazır olmalıyız. Yâni biz konfor, haz ve tüketim toplumu olamayız. Milleti gelecekte karşılaşabileceği her şarta ve onun gerektirdiği fedakârlık ve feragat göstermeye hazır hâle getirmeliyiz. Bu yüzden, başlangıçta olduğu gibi, bu gün de kapsayıcı, büyük hamleler yapmağı telkin eden ve insanlığın ihtiyacı olan yeni medeniyeti ihyâ ve inşâ edecek Türk Milliyetçiliği mefkûresi hâlâ en önemli çaredir. Gökalp’in “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muassırlaşmak” düstürünü yeni sartlara göre yorumlamak, “Kızılelma”yı yeniden tarif etmek ve bunları bir hedef hâlinde milletin önüne koymalıyız. Türk Ocağı’nın tarihî tecrübesi, başarılar ve iftiharlarla dolu mâzisi, onu bu mefkûreyi en iyi şekilde temsil edecek müessese olduğunu işaret etmektedir. Bu Ocaklılar için bir imkândır ve bu müktesebat bize vazgeçemiyeceğimiz bir vazifeyi terettüb ettirmektedir. Ancak mevcut hâlimiz bu bakımdan ümit verici değildir. Öncelikle Ocağı, Türklüğe her bakımdan hizmette bulunanların rahatça bulunduğu, fikrini hür şekilde ifade edebildiği, gerçekten herkesi seven ve kucaklayan bir yuva, ismine yakışır şekilde bir Ocak yapmak gerekir. Bu sevginin verdiği coşkuyla hizmette bulunarak, sevginin dalga dalga bütün milleti sarmasına çalışmak gerekir. Böyle bir Ocağa sadece Türklerin, sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın ihtiyacı vardır. Bu yola tevessül edilmediği sürece başlıktaki soru daima cari olarak kalacak, etrafımıza gereken enerjiyi veremeyeceğiz ve arzu ettiğimiz heyecanı uyandıramayacağız. Ancak böyle bir mefkûre zarureti açık olduğuna göre, bu kere belki Askerî Tıbbiyeliler değil ama, başka gençler yeniden büyüklerini vazifeye davet edebilirler. Servetimizi neden kaybedelim, elimizdeki fırsattan neden vazgeçelim?
Anahtar Kelimeler

Yorum Gönder

@name x