ÜLKEMİZ BU ACI SARMALDAN ÇIKMALI!

05 Kasım 2020 Perşembe 17:34

Türkiye’nin coğrafyası, jeolojik özellikleri ülkenin kaderidir. Bu önemli bir gerçektir. Ne yazık ki deprem olduğunda ortaya çıkan görüntüler ülkemizin siyaseti ve insanların bu gerçeği umursamadığını gösteriyor.

ÜLKEMİZ BU ACI SARMALDAN ÇIKMALI!
Türkiye’nin coğrafyası, jeolojik özellikleri ülkenin kaderidir. Bu önemli bir gerçektir. Ne yazık ki deprem olduğunda ortaya çıkan görüntüler ülkemizin siyaseti ve insanların bu gerçeği umursamadığını gösteriyor.
Türkiye gerçeğini en iyi anlatan, depremle ilgili en çarpıcı tespiti yapan, Deprem Bilimci Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan Hoca'ydı. Hem bilimsel gerçeği ve hem de ekonomik ve sosyal gerçeği birkaç cümlede özetledi. 
Dedi ki: "Bir ülkede ekonomi ne kadar bozuksa deprem o kadar öldürücü olur. Bir ülkede yoksulluğu yenmedikçe depremlerin adı ölüm olur."
İnsanlar istedikleri için kötü ev yapmıyorlar. Çünkü yer inceleme çalışmalarına, inşaat mimari projelerine para ödemeleri gerekiyor. Bir ülkede deprem sorununu çözmek için o ülkenin ekonomisinin düzelmesi gerekiyor. Yani yoksulluk ne kadar fazlaysa deprem size o kadar yakındır. 
Sözlerindeki en çarpıcı tespit şuydu: "Depremde zaten yoksullar ölür, zenginler ölmez. Hiçbir ünlünün, hiçbir zengin kişinin enkaz altından çıkarıldığını duymadınız, duymayacaksınız."
"Ana sorun yoksulluktur."
Ercan Hoca'nın eksik bıraktığı diğer bir sorun daha var; o da yönetim. Bir başka deyişle siyaset. 
Birinci sorunun nedeni de depremin asıl sorumlusu da odur.  İçinde bulunduğumuz sürece bakınız. Her birimizi yoksullaştıran kim ya da kimler?
Devlet mi?
Hayır!
Devlet yönetilen bir tüzel kişiliktir. Dolayısı ile devlet değil, devleti yöneten kurumsal yapının izlediği politikalar. Bu politikalar ilişkin aldığı kararlar. 
Siyasete sadece devletin tepe yönetimi olarak da düşünmemek lazım. Bir de belediyeler, bakanlıklar, bürokrasi ve ona yön veren milletvekilleri, iktidar erkinin kolları var.
Depremlerde yıkılan evlerin ruhsatını onlar veriyor.
İmar alanlarını onlar belirliyor.
Şehir planında neyin nereye yapılacağını dahi onlar kararlaştırıyor. 
Kısacası, siyaset-rant-yolsuzluk-yoksulluk birbirini besleyerek büyüyüp gelişiyor ve deprem zamanı karşımıza ölüm, yıkım, facia olarak çıkıyor.
Türkiye bu sarmaldan çıkamadı.
Yoksullaşıyoruz ve depremlerde evlerimiz başımıza yıkılarak ölüyoruz. 
Ölüyoruz, çünkü yönetenlerimiz, balçık araziye çok katlı ruhsat veriyor.
Ölüyoruz, çünkü mühendislik gerektiren faturaları ödeyecek gücümüz olmadığından, müteahhitlere güvenerek çok katlı binalar yapıyoruz. 
Ölüyoruz, çünkü iktidar bu gelişmelere yönelik çözüm üretmiyor. Halen daha Gölcük Depremi'ndeki ağır can ve mal kayıplarına rağmen İstanbul'da kentsel dönüşüm sağlanamadı.
Hâlbuki gelişmiş, ekonomisini düzetmiş, refah seviyesini artırmış, talanı, rüşveti alt seviyelere indirmiş toplumlara bakın. Hiçbiri bizim gibi değil. Depremler ülkesi Japonya'da dev gökdelenler yüzlerce sarsıntıda bile ayakta durmayı başarıyor.  
Evet, Ahmet Ercan Hoca haklı. 
Ekonomisi güçlü olmayan, yoksullukla mücadele eden kimseler ölüyor.
Kentsel dönüşüm yasasıyla ilgili bir yetkilinin söylemi;
‘’Rantı yüksek yerlerdeki yapılaları yenilediler. Rantı değil riski yüksek olan bölgelerde yapı stoku yenilenmedi. Söylendiği gibi kentsel dönüşüm uygulanmadı.
Rüşvetle fay hattının geçtiği yerin değiştirilebildiği bir ülkedir Türkiye...  İmar Yasası, neredeyse 200 defa değiştirildi. 
Bakalım birileri; "Binaların vergisinden önce imar durumları, jeolojik yapıları, kullanılan malzemeler, kat irtifakları ve yapı durumları ile ilgili yaşamsal kriterler ihmal edilirken, devletin denetiminin sadece vergiye odaklaması şehirlere ihanet değil mi" diye soracak mı?.. 
*
Dikkatimi çeken önemli bir köşe yazarımızın tespitleriyle;
Türkiye'de Menderes döneminden itibaren kapitalist politikalar çerçevesinde, köyden kente iş gücü akını planlandığını, yıllar içinde milyonlarca insanın, büyük şehirlerin etrafındaki hazine arazilerinde gecekondular yaparak hayata tutunmaya çalıştığını, biraz ekonomik güç toplayınca, evinin yerine apartman diktiğini, son yıllarda ise daire karşılığında evini veya arsasını yap-satçılara verdiğini, buralarda inşa edilen binaların büyük çoğunluğunun belediyelere rüşvet verilerek dikildiğini düşünün. 
Yine son dönemlerde, trilyonlarca rüşvet alan ilçe belediye başkanlarının, 25 katlı inşaatlara ruhsat verdiğini, büyükşehirler bu ruhsatı 15 kata düşürünce, inşaata başlarken daireleri tümünü satan konut şirketlerinin zor duruma düştüğünü, bir kısmının sahiplerinin tutuklandığını, rüşvet alan belediye başkanlarının ise hiçbir soruşturmaya tabi tutulmadığını, sadece aldığı rüşvetleri paylaşmadığı için görevden el çektirildiğini, dere yataklarına şehirler kurulurken, belediyelerin, buradaki yapılaşmayı meşru kabul ederek her türlü hizmeti götürdüğünü, sert bir yağmurda, dibinden çakıl çekilmiş olan su bentlerinin yıkıldığını ve bu mini kentlerin sular altına kaldığını, canlar kaybedildiğini hatırlayın. 
*
Toplum olarak, rüşvet ve iltimasla iş görmeye alışmışız bir defa… Osmanlı döneminde de böyleydi ki, Kanuni iktidarı sırasında bir devlet dairesine giden Fuzuli, nasıl muamele gördüğünü, "Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar" şeklinde anlatmıştı. 
Toplum olarak, bu gidişin gidiş olmadığını iş işten geçtikten sonra anlıyoruz ama felaketlerden sonra yine aynı çukurda yaşamaya devam ediyoruz. Her türlü seçimde, "işimizi görür" dediğimiz insanlara oy veriyoruz. Kendi alanında iyi yetişmiş insanlara değer vermiyor hatta onlara karşı aşağılık kompleksi duyduğumuz için soğuk bakıyoruz. Sonra da kendi seçtiğimiz liyakatsiz kadrolardan, devlet işlerini düzeltmesini bekliyoruz… Bu mümkün değil. 
Ne diyor Kur'an: "Siz kendinizi değiştirmedikçe, Allah da sizi değiştirmez!" (Ra'd 11) 
Deprem, aklını kullanmayan toplumlara böyle bir uyarıdır...
İzmir'e geçmiş olsun diyerek, nitelikli siyaset, nitelikli toplum olma özlemimizi belirtelim. 


A.Kemal GÜL (Kasım-2020)
Anahtar Kelimeler

Yorum Gönder

@name x