BİR GÜMÜŞHANE ÖYKÜSÜ: “BEN NEREDE HOCANIN YONCASI NEREDE!”

12 Haziran 2020 Cuma 12:43

Köyde hayat son derece meşakkatli ve zordu. Çetin şartların yaşandığı kara kış boyunca kar yüksekliğinin metreleri bulduğu evlerin damlarının birbirine birleştiği toprak damlardan (bacalardan) tahta küreklerle dar sokaklara karların atılırdı.

BİR GÜMÜŞHANE ÖYKÜSÜ: 'BEN NEREDE HOCANIN YONCASI NEREDE!”
Köyde hayat son derece meşakkatli ve zordu. Çetin şartların yaşandığı kara kış boyunca kar yüksekliğinin metreleri bulduğu evlerin damlarının birbirine birleştiği toprak damlardan (bacalardan) tahta küreklerle dar sokaklara karların atılırdı. Kar birikintisi yüzünden kapanan yollarda bata çıka ve tek sıra halinde yürünebilirdi. Kışın buz gibi soğuk yazın çok sıcak, yağmurda evler şelale gibi akardı. Senenin üçte ikisi kadarlık süre ahırda beslenen ve kışın dışarıya çıkamayan hayvanlar için köy çeşmesinden cakkur ile omuzda su taşınıyordu.

ÇİLEKEŞ KAHRAMANLAR

Hane halkının eli ayağı tutan her bireyi, aile ekonomisine katkı yapması için seferber olması gerekiyordu. Henüz çocuk yaşta herkes gurbetteki babasının boşluğunu daha ergenlik çağı başlamadan doldurmak zorundaydı. Genç kızlar, küçük yaşlarda hayatın omuzlarında taşıyarak adeta büyüyüp küçülen bir ebeveyn rolünü üstlenmiş çilekeş kahraman oluyorlardı. Evlerde tandırla yemek pişiriliyor, hayvanların yemine katılan sıcak su da tandırda kaynatılıyordu. Yakacak odun hayata tutunmanın olmazsa olmaz zaruri ihtiyacı haline gelmişti. Yazın sonlarında kışa aylar kala hummalı bir odun tedariki nedeniyle tatlı bir telaş başlardı.


YAŞ AĞAÇ KESMEZDİK

İşte çocukluktan gençliğe geçiş döneminde köye yaya olarak 5 saat mesafedeki ormandan odun taşıma uğraşı başlıyordu. Ağustos ayı sonlarında sabahın saat beşinde uykuyu tam alamadan (annemin uyandırmasıyla) apar topar eşeği semerleyip, üzerine ipleri balta testere bağlayarak hazırlığımızı yapıyorduk. Mendil arasında şansımıza bazen bir haftalık bazen 15 günlük bayatlamış ekmek azığımız; zorlu dağ yollarından kan ve ter içinde nefes nefese at, eşek, katır kuyruğunda odun yolculuğuna çıkıyorduk. Ormana vardığımızda saatler öğlene yaklaşıyordu. Musa dayı, Ali dede, Adil amca, İlhami ağabey, arkadaşlarım Sebahattin, Servet, İsmail, Şükür, Aydın ve birkaç kişi daha ormandan odunları kesip hayvanların sırtına usulüne uygun biçimde yükleyerek dağ yollarından köye dönüyorduk. Ailemizin tembihi ve telkini sonucu hiç yaş ağaç kesmezdik. Bu konuda milli servet izahı dedem Gazi Şükrü Şenel tarafından bir gün öncesinden ısrarla öğüt olarak alıyorduk. Başkaları tarafından kesilen ağaçların diplerini babamın Almanya’dan getirdiği el testeresi ile çok emek vererek kesiyor; hayvanların taşıyabileceği yükü oluşturuyorduk. Ya kuru ağaç kesiyorduk ya da ağaç diplerini ormana kesinlikle zarar vermiyorduk. Civar köydekiler, kaçak olarak Kabaköy yaylası ve Ayar ormanları sürekli ağaç katliamına uğratıyordu. O yüzden yıllar önce ormanlık olan arazilerdeki ağaçları kese kese ormanları 5 saat yaya yürünecek yolcu mesafesine sürgün edilmişti. İşte tükenen ormanın feryadı, rüzgâr estiğinde sanki bize kulaklarımızı uğuldatan orman ağlaması çağrışımı yaptırıyordu. Kara kış çok soğuk ve çetindi ama çaresizlik belimizi büküyordu ve odun taşımaktan başka seçeneğimiz yoktu.


SESİME GEL SESİME

Bir gün yine hayvanları yükledik ve yola koyulduk. Güneş batmak üzereydi dağlar birer birer karanlığa gömülüyor, hayvan yüklerinin ağır olmasından kaynaklı köye intikalimiz gecikiyordu. Kabaköy ile Dölek köyü arasında Karadağ, Çift Gözeler mevkiinde gece karanlığında ekibimiz yolu şaşırdı. Ali dede, dağ yoluna sapıyor ardından Adil amcam gidiyordu. Sebahattin’in “Dayı neredesiniz? bağırmasına Adil amcam “Sesime gel sesime!” diyerek karşılık veriyordu. Lakin bir müddet sonra onunda sesini de duyamaz oluyorduk. Dağlar da kafilemiz darmadağınık olmuştu yabani hayvanlar (ayı, kurt) saldırısı an meselesiydi. Zira aynı bölgede daha önce Aslan lakaplı Yüksel’i ve Akçay’ı (Dal) yaralamıştı. Onları hatırlayınca gece karanlığı korkuya dönüşüyor ve panik başlıyordu. Neyse ki Adil amca tekrar geri dönüp yanımıza geldi ve bize güven verdi.

Ancak Ali dededen haber yoktu. Biz bağıra çağıra aradık durduk. Geç saatlerde köye ulaştık ama Ali dede yoktu. Osman amca, babasının gelmediğini duyunca telaşla yanına aldığı komşularla babasını aramaya çıktı. Biz de ona eşlik ettik. Yorgun, aç, susuz tekrar geri döndük. Komlarda eşeği bulduk. Küçük bir kanyon üzerine kurulan korunaksız beton yayla yolu köprüsü eşeği korkutmuştu. Hayvan, köprüden geçmeden sağdan ilerleyerek dere kenarına gelmiş ve yere çökmeden yükün ağırlığı altında ayakta bekliyordu. Dere suyu bulanık olduğu için sudan ürküyor karşıya geçmemişti.


KAYBEDİP BULMA SEVİNCİ ÇOK FARKLI BİR DUYGU

Eşeğin yanında Ali dede olmadığını gören oğlu Osman amca, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Biz çaresiz ona moral vermeye çalışıyorduk ama endişe içindeydik. “Acaba başına bir iş mi gelmişti? Sel suyuna mı kapılmıştı? Yoksa yabani hayvanlar mı zarar vermişti? Doğrusu hepimiz şok içindeydik. Şevki ağabeyim, Osman amcaya moral vereyim derken onu rencide ediyor ve suçu Ali dedeye atıyordu. Biz de çaresiz tartışmayı yatıştırıyorduk. Evet böylece sabah hava aydınlanmıştı dağa tırmandık, Ali dedeyi bağıra çağıra zorla bulduk. Bayram ettik, sevindik zira kaybedince bulma sevinci çok farklı bir duygu. Anlatılmıyor yaşamak gerekiyor. Ali dede nasıl oldu? Niçin kayboldun? diye sorunca anlatmaya başladı. “Sabaha kadar oturdum, korktum, sesimi çıkarmadan sabırla Kuran okuyarak dua ederek bekledim. Sabah hava aydınlanınca etrafı gözlemledim. Allah Allah ben neredeyim? Şu karşı taraf Hocanın yoncası bu taraf komların çayırı İlerde Dölek ve Çataltaş deyip düşündüm. Sonra “Ben nerede hocanın yoncası nerede”” Bu son “Ben nerede hocanın yoncası nerede” cümlesi o dönemi anlatan yaşanmış bir öykü olarak dilden dile pelesenk oldu. Ogün bugün anlatılır.

O çileli hayatı yaşayan kahramanların ölenlerine rahmet, kalanlarına selamet diliyor, manevi huzurlarında bir kez daha saygı ile eğiliyoruz!

SABRİ ŞENEL

Anahtar Kelimeler

Yorum Gönder

@name x