GÜMÜŞHANE’NİN SİMGE İSMİ MAHMUT OLTAN SUNGURLU'DAN HATIRLANANLAR!

10 Temmuz 2020 Cuma 09:19

Adı Gümüşhane ile özdeşleşen ve Türk siyasetinde “DOĞRULUĞUN” simgesi olarak tanınan eski Adalet ve Milli Savunma Bakanımız Sayın Mahmut Oltan Sungurlu’nun 05 Eylül 2010’da gumushane.gen.tr haber sitesine verdiği röportajı siz değerli okurlarımızla paylaşalım istedik.

GÜMÜŞHANE'NİN SİMGE İSMİ MAHMUT OLTAN SUNGURLU'DAN HATIRLANANLAR!
İ.H: Efendim öncelikle kısaca Mahmut Oltan SUNGURLU’YU tanıyabilir miyiz?

M.O.S: 1936 yılı Gümüşhane doğumludur. Eski şair ve devlet adamı Mahmut Radi’nin torunu ve yine devlet adamı ve siyasetçi şair Süleyman Faik SUNGURLU’NUN oğludur. Bursa Erkek Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdim. Bir süre Gümüşhane’de avukatlık ve parti başkanlığı yaptım. 1983’te Gümüşhane’de Anavatan Partisi’ni kurdum ve aynı yıl Gümüşhane Milletvekili seçildim. Parlamento’da Sayıştay ve Milli Savunma Bütçe Komisyonları’nda görev yaptıktan sonra 1986 Ekimi’nde Adalet Bakanı oldum. 1983, 1987, 1991, 1995 yıllarında dört defa Gümüşhane Milletvekili seçildim. 1999 yılında Meclis dışında kaldım. 53. Hükümette Mili Savunma, 55. Hükümette tekrar Adalet Bakanlığı görevini üstlendim. Bu suretle beş ayrı hükümette Adalet Bakanlığı yaptım. Anavatan Partisi Genel Başkan Baş Yardımcısı ve Teşkilat Başkanı olarak görev yaptım. Muhalefet yıllarında da Meclis Grup Başkan Yardımcılığı ve Anayasa Komisyonu üyeliği yaptım. Uzun yıllar da Meclis Partiler Arası Uyum Komisyonu’nda görev aldım. Parlamento’da ağırlıkla Anayasa ve yasa çalışmalarını yürüttüm. Evli ve bir çocuk babasıyım.

İ.H: Mahmut Oltan SUNGURLU siyasete nasıl ve niçin girdi. Sizin zamanınızdaki siyasetle bugünkü siyaset arasında ki farkı öğrenebilir miyiz?

M.O.S: Politikacı bir ailenin çocuğuyum. Ailemde politikanın içinde milletvekili var, parti başkanı var, belediye başkanı var. Bende İstanbul Üniversitesi’nde okuduğum zamanlar bir gün Gümüşhane’ye döneceğim ve mutlaka politika içerinse gireceğim diyordum. Ama çok ideal olarak düşünmedim. Belki de bu bir alışkanlık. Tabi bu politikaya girerken Gümüşhane ön plandaydı. Ben mebus olacağım ama, neden olacağım. Bu arada belki şunu iyi yaptım. Gümüşhane’ye nasıl hizmet edeceğim? Türkiye’ye nasıl hizmet edeceğim gibi kendime sorular sordum. Bunları düşünürken de o anda belki rekabet duygusu içinde olmuşumdur. Yarın işte milletvekili olursam bunları yaparsam iyi olur diye düşündüm. Belki de çocukluk hayallerimin birikiminin bunda bir etkisi de olabilir. Tabi bunun yanında politika yapmam çok tabi kanunmuş gibi görülmesin. İşte politikayı düşünen arkadaşlarımız “işte Oltan burada varken bize o kapı kapandı” diye düşündüler. Demek ki o zaman burada politika yapabileceğimi arkadaşlarım da kabul ediyorlardı. 1975 yılına kadar böyle düşündüm. 1975 yılında yaşımı büyülttüm senatör adayı oldum ve veto edildim. Partim beni veto etti. Tabi çok üzüldüm ve kendi kendime daha yapmayacağım politika dedim. O zaman gel bu partiyi çalıştır dediler ve bende kendim için değil partim için çalışmaya başladım. Kendi fikirlerimin Türkiye’de ses bulacağı ümidiyle delicesine hem de beni veto eden partide bu görevime başladım. 1980 gelince siyasetin kapıları kapandı. Ama 1983 yılı gelince yeni anayasa ve yeni siyasi partiler kanunu yürürlüğe girince bu işin bana uygun olduğunu gördüm. Yine bizim Gümüşhane tabiriyle “kurtlarım depreşti”. Ha dedim benim önüm açıldı. Ben buradan yürürüm. Ama çok enteresandır ben böyle düşünürken, bunlar aklımdan geçerken Gümüşhane’mizin farklı kulvardaki (sol) gençleri bir gün benim kapımın önünde baktım ki aşağı yukarı durmaksızın tur atıyorlar. Çağırdım onları yanıma ve sordum;

“Hayırdır çocuklar, ne oluyor, bir şey mi diyeceksiniz?” diye sorunca tabi benim hiç aklıma gelmemişti dediler ki bana; “Oltan Abi, Allah’ını seversen bu sefer hakkını kimselere verme. Yeter, artık Gümüşhane’yi temsil etme hakkı senindir. Biliyorsun ki biz sana oy vermeyeceğiz ama biz burada kavga ettik, dövüştük, bazı kötülükler oldu. Mahalli sayılabilecek, anarşi denebilecek tatsız günler geçirdik. Siz baktık ki herkese nasihat veriyorsun, önlemeye çalışıyorsun. Bu memleketi yükseltmeye çalışıyorsun. Yani kötülük olmasın istiyorsun. Yani düşüncen bize tam ters bir düşünce ama bize karşı da çok iyi davranıyorsun. Kavga ve kötülüğünde olmasını istemiyorsun. Biz dediler o yüzden senden rica ediyoruz politikaya gir.” Tabi ben o anda bir tepki bir cevap vermedim ama zaten çoktandır da düşünüyordum. Bakalım falan dedim. Şimdi onların hemen hepsi sağlar gelip görüşürüz, dostlarımızdır.

Tabi bugün politikada sağ sol kalmadı. Hatta İşin kötü tarafı fikirde kalmadı. İnsanlar tabi yine çok şiddetli bölünmüşler. Bölünmüşlerde arkasında ne var diyorsanız arkalarında ne olduğunu ben göremiyorum. Şiddetli bölünenler görüyorlar da ben göremiyorum. İşte o gün politikaya girdim. Şu an halende memleket meselelerinde çok hassasım. Çok üzülüyorum, sinirleniyorum. Bazen sinirlendiğim zamanda kendi kendime soruyorum; “Bu yaşa geldin hala sinirleniyorsun, hala böyle hazımsız oluyorsun. Sonra dönüyor kendime diyorum ki; Allah’a şükür ki sinirlenebiliyorsun, ülke meseleleri seni hala rahatsız edebiliyor, üzüyor. Hassasiyetini kaybetmediğine göre o halde varsın, yaşıyorsun. Hani filozof demiş ya; “Düşünüyorum o halde varım” diye. Ben de diyorum ki demek ki hala insanlığımı kaybetmemişim. Duygularım, fikirlerim körleşmemiş diye. Ama tabi itidalli bir insanım, ölçülerimi kaçırmam. Memleket meselelerinde düşünürüm, bazen itidalimin yanlış olduğunu söyleyenler oluyor ama zannediyorum ki o da benim huyum. Bugünde Türkiye’de politikayı seyrediyorum. Bir iki dönemdir aday olmuyorum. Kendi seçim çevrem Gümüşhane son derece dar bir bölge. Daha önce Bayburt bize bağlıyken daha genişti. İnsanları tek tek tanıyorsun, tek tek muhatap oluyorsun. Onun kendine mahsus güzellikleri onun kendine mahsus zorlukları var. Şimdi çok daha dar bir bölge. Şimdi birçok yetişmiş gencimiz var. Ben birkaç dönemdir fırsatı onlara bıraktım. Onlar bizleri temsil etsinler dedim. Aşağı yukarı üç dönemdir ben politikanın dışındayım. Ama buna rağmen politikanın içinde gibiyim. Çünkü hadiseleri takip ediyorum, hayatı takip ediyorum. Gümüşhane’de parti politikası yapmamaya 1983’ten beridir dikkat etmekteyim. Zaten mizacım itibariyle onu da yapamıyorum. Hatta bulunduğum parti içerisinde de bir hizip adamı değilim. Gümüşhane’de de öyle. Şu parti, bu parti bir ayrım gözetmedim. Türkiye’de tüm siyasi hayatım boyunca şahıslara ilgim olmadı. Şahısları muhatap olarak, şahısları tenkit ederek politika yapmadım. Siyasi partilere de çok şiddetle vurmadım. Yani konuşmalarımda espri ölçüsü dışına geçmemiştir. Meselelere baktığımda hep burada benim ne kusurum var, ne eksiğim var, benim ne yardımım olabilir, buraya nasıl yardım edebilirim diye düşündüm. Öyle olunca da her sorumluluk benim sırtımda olmuştur. Bu belki biraz zor ama bir o kadar da kolay gelen bir tarzdır. Daha rahat gelen bir tarzdır. Başkalarını suçlayarak bir yerlere gelinmeyeceğine inanırım. Ben ne yapabilirim diye her insan taşın altına elini sokarsa Türkiye çok daha güzel yerlere gelir.

İ.H: Evet benim de şahit olduğum bir durum var. Cumhuriyet Caddesi’nde sizi gören hangi parti ve görüşten olursa olsun tüm insanlar sizin yanınıza koştuğunu, elinizi sıkmak için can attığını ve sizi çok ama çok sevdiklerini gördüm. Bunu kazanmak ve bu insanların taraflı tarafsız gönlüne girmek için neler yaptınız?

M.O.S: Şimdi parlamentoda şöyle bir şey var. Eğer bir kanunu ben müdahale ediyorsam geçerdi. Bazı bakan arkadaşlar derlerdi ki, gel bize de destek ver de şu kanun geçsin. Gel bir gün benim yerime otur da şu madde geçsin derlerdi. Hatta bazı kanunlara ben müdahale ettiğim için geçmediği söylenirdi. Bu yüzden şaka bir yana çok hasmım vardı. Hatta muhalefette olduğumuz dönemlerde de bu böyle olmuştur. Benim evet demediğim bazı kanunlar geçmediği için bayağı da düşmanı edinmiştim. Tabi şimdi bu bir mizaç meselesidir. Kendi mensup olduğum partiyi de tenkit edebilirim hatta etmişimdir. İnanmadığım bir şeyi de müdafaa etme şansımda yok.

İ.H: Efendim, eski ile yeni Gümüşhane arasında bir kıyaslama yapmanızı istesek, halkın sosyo- kültürel yapısı, eğitim durumu eskiden nasıldı, şimdi nasıl?

M.O.S: Şimdi şöyle söyleyeyim. Tabi eskiden halkın ne zenginliği nede varlığı bugünkü ile belki ölçülemezdi. O günkü şartlarda, çok az bir nüfus vardı. Ben muhacirlik yıllarını, 1940’lı yılları sonralarını biliyorum. Hayret edilecek bir durum o zamanlar çocukluk yıllarımda benim nazarı dikkatimi çeken bir husus vardı. Tabi bu şehir merkezi için söylüyorum bunları. Mesela ben Trabzon’a giderdim Trabzon Türkçe’siyle, Erzurum’a giderdim Erzurum Türkçe’siyle, kıyas ettiğimiz zaman burada daha çok İstanbul Türkçe’sine yakın bir konuşma tarzı vardı. Kitabi Türkçe’ye daha yakın bir konuşma tarzı vardı. Ve benim tespit ettiğim birbirine çok saygılı bir Gümüşhane halkı vardı. Yerleşmiş olan bir örfümüz vardı. Eskiden insanlar karakol ve mahkeme bilmezlerdi. İnsanlar kavga bilmezlerdi. Böyle bir şey yoktu. Ama tabi buna mukabil ekonomik açıdan bakarsan insanlar tamamen aile ekonomisine bağlı olarak yaşarlardı. Yani küçük bahçelerinde kışlık sebzelerini yaparlardı. Bağ bahçelerinde üretimlerini yapardı, reçel, pekmezlerini yapardı. Şehir içerisinde her mahalleden çoban çıkardı. Bugün bildiğiniz vali konağının yanındaki evlerde sığır ve koyun beslerdiler ve onlarda o hayvanlarını çobana katarlardı. Yani anlayacağın şehir bir noktada bütündü. Tüm Türkiye’de olduğu gibi o zamanlar Gümüşhane’de de yoksulluk hakimdi. Mesela tüm insanlar elbiselerini ters yüz ederlerdi. Yama yapardılar. Ayakkabılarının yüzü bile yamalıydı. Ama bu insanlar bunları gurur yapmadan mahcup olmadan giyerdiler. Yamalı giymek ayıp değil yırtık giyinmek ayıptı. Kirli giymek ayıptı yani toplum böyle bir toplumdu. Çok iyi biliyorum devlet memurları da yamalı elbiseleri ile işe giderdi. Bugünkü imkanları görünce düşünüyorum, Türkiye’nin en ücra köşesindeki insanlarıyla Avrupa’daki insanların giyimi arasında bir fark yoktur. Çok yakın bir tarihte yine Avrupa’ya gitmiştim. Bilhassa dikkat ettim onların sokakta giydikleri bizim giydiklerimizden daha iyi değil. Böyle bir standart var.

Tabi o zamanlar söylediğim gibi ailemizde okuma esas olduğu için ben okumam gerektiğini bilirdim. Yani başka bir ihtimal yoktu. Ama üstümüz başımız yamalı yada yamalı değil diye düşünmezdik. Ayakkabılarımız pençesiz olmaz diye düşünmezdim. Çünkü ben iyi biliyordum ki hakim ve doktorlarında ayakkabıları böyleydi. Yani hayat tarzı aynıydı. Yani bir radyomuz olacak diye düşünemezdik. Tabi bu durum ortaokulu bitirdiğim döneme kadar böyle geçti. Türkiye’de Demokrat Parti ile birlikte yeni bir dönem başladı. Arz talep başladı. 1950’ye göre kıyas edilemeyecek belli bir kıpırdanma ve hareket başladı. Bu dönemlerde köylerimizden ufak tefek göç başladıysa da şehir içi göç başlamamıştı. İnsanlar gurbete gidiyorlar ve Gümüşhane’ye geliyorlardı. 1960 yıllarına kadar bu böyle devam etti. Şehirde yine özgürlük, efendilik ve samimiyet hakimdi. 1960’tan sonra gurbete gidenler dönmez oldu. Artık çocuklarını götürmeye ve oralarda yerleşmeye başladılar. 1964 ve 1965’ten sonra Almanya başladı. Bir şeyi çok yerde söylüyorum ama burada size de söyleyeyim. Köylerden gurbete gidenler hanımlarını ve çocuklarını getirip Gümüşhane’ye bırakmaya başladılar. Ben onlara sorduğumda niye çoluk çocuğunuzu buraya bırakıyorsunuz diye verdikleri cevap ilginçtir. “Biz Gümüşhane’ye ailemizi bıraktığımız zaman onların namus ve iffetlerinden emin oluyoruz. Onun için buraya bırakıyoruz ve en sağlam yer burasıdır.”

Tabi yetmişlerden sonra büyük bir göç başladı. İnsanlarımız köylerden İstanbul’a ve hatta yurt dışına direkt gitmeye başladılar. Köylerden Gümüşhane Merkezine büyük bir akın oldu.

İ.H: Gümüşhane’de bugünü, sosyal, ekonomik ve kültürel yapıyı nasıl görüyor ve değerlendiriyorsunuz?

M.O.S: Tabi ki Gümüşhane’de bugün en büyük sorun İmar durumudur. Harşit Çayı’ndan pırıl pırıl su akardı. Köylerdeki kanalizasyonlara başlarken Köy Hizmetleri’ne ısrarla, hem muhtarlara, hem valilerimize bunları derelere katiyen bağlatmayın. Kanalizasyonlar bir kuyu yapılsın, çamurlu yerlere yönlendirilsin, fiziken ayrışılıp tarım alanlarında değerlendirilsin söylemelerimize rağmen bir çok köyümüz kanalizasyonları derelere bağladılar. Tabi Harşit çayı’ndan yazın motorlarla sularda çekildiği için mesela üç dört sene öncesine kadar Gümüşhane’de sivrisinek bilinmezken şimdi artık Gümüşhane merkezinde yazın sivrisinek var. Yani Harşit Çayı kirlendi, şehir kirlendi. Ayrıca şehir imar açısından kirlendi. Son derece gayri estetik binalar yapıldı. Şehrin merkezi hiç buna müsait değil. Vadi tabanını müsait olmamasına rağmen inşaatlara müsaade verildi. Bugün Gümüşhane içersinden geçen herkes son derece kötü şeyler söylüyorlar. Eskiden Gümüşhane’den geçen insanlar İsviçre derken çatılı binalar, bağlar bahçeler. Rahmetli Turgut ÖZAL buraya gelmişti. Bağlarbaşı Mahallesi’nde kendisine yemek verildi. Orada bize;

“Bu bahçeleri ve bağları elden çıkarmayın” dedi. Bugüne kadar çıkarmamak için gayret ettik. Bende arkadaşlara rica ettim. Aşağı yuları Bağlarbaşı Mahallesi’nde hiçbir resmi inşaat yaptırmadım. Ama bakalım ne kadar daha bu bahçeleri ve bağları koruyabileceğiz?

Tabi başka bir durum var Gümüşhane’de. Gümüşhane bir şey üretmiyor. Üretmediği gibi sanayi noktasında da hiçbir şey yok. Henüz madenler açısından da bir şey yok. Dolayısıyla hiçbir şey üretmeyen tamamen dışarıdan gelen gelirlere bağlı bir yapıdadır. Dışarıdan gelen gelirler dediysem şimdi Gümüşhane’de vilayeti ortadan kaldırsak burada hiçbir şey kalmaz. Yani köy bile kalmaz. Bütün hayat buradaki resmi duruma bağlı. Okullara dayalı, işte birkaç tane sanayi tesisi yapıldı onlar da devam etmekte zorluk çektiler. Son zamanlarda yeni gayretler var. Ümit ve arzu ediyoruz ki bu durum acilen düzelsin. Köylerde hiçbir nüfusumuz kalmadı. Okullar kapandı. Nüfus olmayan yerde de hayatın devam etme şansı yoktur. Gümüşhane’de maalesef ekonomi şu anda görebildiğim kadarıyla kısıtlı. Sıkıntımız budur. Tabi insan unsuru olmayınca, ekonomi unsuru olmayınca, kültürel ve sosyal hayatta da gelişmeler olamaz. Eğitimle ilgili bir başka şey söyleyeyim. Şimdi bizim Gümüşhaneli ne Gümüşhaneli yazar, şair, nede kitap biliyordu. İşte Nurettin ÖZDEMİR’İN bir kitabı vardı. Sabri Özcan SAN’IN bir kitabı vardı. Şinasi ÖZDENOĞLU’NUN bir iki kitabı vardı. Yani 1980 yıllarına geldiğimizde kültür ve kitap açısından böyle kuru bir yer. İşte bizim şairimiz yok mu, ressamımız yok mu? Fakat bu iş biraz yaygınlaşınca Gümüşhane şunları gördü. Daha doğrusu ben gördüm. Gümüşhanelilerin edebiyata ve şiire son derece meyilleri var. Bol miktarda şairlerimiz yetişti. Kitaplar basılmaya başlandı. Birçok şairimiz gün yüzüne çıktı. Yazarımız, şairimizi, çizerlerimiz ortaya çıktı. Yeterlimi değil.

Üniversitelerde hiç hocamız yoktu. Belki bir belki de iki taneydi. O zamanlar Türkiye’nin bir yerinde olan profesörümüzle övünürdük. Şimdi hamdolsun tüm üniversitelerimizde profesörlerimiz, doçentlerimiz, öğretim üyelerimiz var. Bu bizim için bir övünç kaynağıdır. Yine Gümüşhane’mizin hiç ressamı yok zannediyorduk. Gümüşhane’mizin eskiden de şairleri ve ressamları vardı. Türkiye’nin en meşhur ressamları Kamil AKDİK ve oğlu Şerif AKDİK biz onların Gümüşhaneli olduğunu biliyorduk ama ne irtibatları vardı derseniz bir irtibatları yoktu. Onlar Mescitli’den o zamanlar gitmişler dünya çapında bir üne kavuşmuşlardır. Şimdide ressamlarımız var. Biz eskiden şairimiz yok biliyorduk şimdi bir çok şairimizin varlığından haberdar olduk. Ben şuna kani oldum Sabri Özcan SAN’IN bu evin çatı katından bulup çıkardığı bir eski şiir defterinden öğrendiğimize göre orada bulunan şiirler var. Orada çok önemli şairlerin izlerine rastlamak mümkün. Belki de orada bulunan şairlerin en zayıfı benim dedem. Orada Bayburtlu Zihni’nin şiiri de var. Ama inanın orada bulunan bir çok şairimizin Bayburtlu Zihni’yle yarışır olduğunu gördüm. Demek ki eskiden de ne değerli şairlerimiz vardı ama maalesef bunlar yazılı hale getirilmediği için kaybolup gitmişlerdir. Yani ben kendi dedemin şiirlerini bilmediğim gibi diğer şairleri de bilemiyoruz. Zihni ve diğer şairlerimizin şiirlerini tesadüf olarak o defterde bulduk. Kim bilir o zamanki devirde ne kadar şairimiz vardı?

Şimdi ben bir kitap gördüm orada Gümüşhaneli alimler diye bir yığın isim gördüm. Veya Gümüşhane’ye gelmiş görev yapan birçok alimin ismine rastladım. Buda gösteriyor ki Gümüşhane eskidende çok verimli bir yermiş. Ama bunlar maalesef dediğim gibi zamanında derlenip toparlanmadığı için şimdi hiçbir bilgimizde olmamaktadır. Belki bazı yerlerde bunlara ait ele geçebilecek eserler vardır. Şimdi Gümüşhane’mizde yeni nesiller yetişiyor. İşte şimdi bunları araştıran gençlerimiz çıkıyor. Yani bu açıdan kültür açısından en azından geçmiş kültürümüzü gün ışığına çıkarabilmemiz açısından, kültürümüzün yoksul olmadığını anlıyoruz. Ben öyle görüyorum.

Ekonomik açıdan çok daha zayıfız. Türkiye ortalamasının altındayız. Belki siyasi açıdan da zayıf olabilir ama kültürel açıdan Gümüşhane’yi ben çok iyi bir noktada görüyorum. Bunun sebebi de daha önceleri biz bu konuda sıfır noktayı gördüğümüz için varsa da göremiyorduk şimdiki mevcutlar yeterli olmasa bile biz onları görünce son derece mutlu oluyoruz.

İ.H: Birde Gümüşhane’de gençlerimize hedeflerini belirlemede ve göstermede zorluklar yaşıyoruz. Yani Kuşakkaya’nın ardını göstermede sıkıntılar çekiyoruz. Bu konuda gençlerimize neler tavsiye edersiniz?

M.O.S: Şimdi öncelikle gençlerimizle her karşılaştığımda söylediğim şudur. Büyük adamlara baktığımızda çocukluklarında da büyük düşündükleridir. Dünyayı değiştiren adamlara bakıyorum onlar da büyük düşünenler olduğunu görüyorum. Öyle bir düşünmüşler ki deli olduklarını, hayalperest olduklarını biliyoruz. Büyük düşünmedikçe bir yerlere varmak mümkün değil. Bu siyasi hayatta da böyle bunu bizzat yaşadım. Yani siz çok ileriyi düşünmezseniz hep tekamülü düşünmezseniz bir şey yapamazsınız. Şimdi tabi Gümüşhane’deki gençlerin çok zor şartları olduğunu biliyorum. Birincisi eğitim yaparlarken çok zor şarlarda olduklarını görüyorum. İkincisi eğitim yaparlarken gelişme şanslarının olmadığını görüyorum. Donanım ve malzeme açısından büyük şehirlerdeki imkanlara sahip değiller. Bu itibarla da büyük şehirlerle yarışırken zorluk yaşıyorlar. Bir de şöyle bir şey var. Biz onlar kadar da değiliz. Ama bizim birçok arkadaşımız o günkü Türkiye şartlarında en ön saflara gidebildiler. Bugün Internet var. Yani Gümüşhane gençleri hayallerini bu vadinin darlığına göre tutmasınlar. Türkiye’nin ve hatta dünyanın geleceğin de ne yapabileceklerini düşünsünler. Şu anda mevcutları beğenmesinler. Onları hakir görsünler anlamında söylemiyorum daha iyisini nasıl yapabiliriz diye sorgulasınlar. Ve dünyanın geleceğinin kendi avuçlarının içerisinde olduğunu anlasınlar. Ve her zaman için bir adım ötesini, hatta çok daha ilerisini düşünsünler. Şimdi biraz önce Turan TUĞLU Beye de söyledim. İnsanımızın çok bilgili olması yetmiyor. Çok zeki olması da yetmiyor. Yetenekli olmak lazım. İnsanların yetenekleri de var ama bu yeteneklerinin varlığını keşfetsinler. Harekete geçirsinler. Ümit ediyorum ki; bu vadi kabiliyetli insanlar yetiştirir. Bunun sonucunu gördük. İşte şiirin önünü açtık birçok şairimiz çıktı, resmin önünü açtık bir yığın ressamımız oldu. O halde bu vadinin kabiliyetli insanlar yetiştirdiğini görüyoruz. İstikbalde iyi ve yetenekli insanların çıkacağına inanmamız lazım. Türkiye’nin inanması lazım. Eğer Türkiye buna inanmazsa bir yere varamaz. Bir misal vereceğim. Senelerce Türkiye bugünkü nesil bilmez Avrupa’da hurdaya çıkmış makineleri tamir eder onlarla fabrika kurarlardı. Kendimizi hep onlara layık gördük. Sonra Özal diye biri geldi, “ne yapıyorsunuz, bizim Avrupa ile aramızda şu kadar mesafe var. Biz onların eskileri ile onlarla yarışamayız. Şimdi onların fabrikaları eski, biz yeni makineler alacağız. Aradaki mesafeyi kapatmanın yolu en iyi makinelerle onlarla yarışmaktır. Onlarda makineleri yenileyinceye kadar biz de mesafeyi kapatmış oluruz.” Evet çok basit bir şey aslında. Çok doğru bir şey. Biz bu kadar basit bir şeyi yıllardır düşünmedik, Avrupa’nın hurdalarıyla Avrupa’yla yarışmaya kalktık. Şimdi aynı olayı belediye ve karayollarında yaşıyorduk. Giderlerdi Karayolları’na derlerdi ki şu hurda makineleri bize verinde biz belediye olarak onları kullanalım. Karayolları da derdi ki; “bu makineleri biz bu kadar devletin imkanları ile kullanamıyoruz, siz nasıl olacakta bunu başaracaksınız” derlerdi. Belediye bunları alır imkanlarına göre tamir eder ama üç gün sonra yine kırılırdı.

Yani bu gençlere söylemek istediğim; geriden gitmesinler, yenileşmenin yollarını arasınlar. Geriden gittikçe aradaki mesafeyi kapatmamız mümkün değil. Onlardan daha önde, daha ileride düşünmek zorundayız.

İ.H: Gümüşhane’de pestil ve köme alanında son gelişmeleri takip ediyorsunuz. Pestil ve köme işi Gümüşhane’nin duran ekonomisine ne derecede etkili olur, geleceğini nasıl görüyorsunuz?

M.O.S: Tabi önceleri pestil ve köme bir aile ekonomisi idi. Fakat sonradan kabul etmek lazım ki Kaya BÜYÜKBAYRAKTAR diye bir müteşebbisimiz bunun sanayi haline gelebileceğini düşündü. Ufak tefek bazı şeylerimiz var ama asıl pestil ve kömemiz önemli yer tutmaktadır. Ekonomiye katkıda bulunan tek ürünümüz. Ama bunun gelişebilmesi için ikinci bir şey daha lazım. Dut ve ceviz. Bunun dışında erikten, kuşburnudan ve başka malzemelerden de pestiller yapılabilir. Ayrı çeşitler bulmamız, geliştirmemiz lazım. Bu merkez dışında meyvecilik pek şanslı görülmüyor onu geliştirmemiz lazım. Vadi boyunca çeşitliliği artırabildiğimiz oranda artırmamız lazım. Gümüşhane’nin bununla yetinmemesi lazım. Bu Gümüşhane için en mühim şeydir. Bu Gümüşhane’de yetişen kuşburnu buraya mahsustur. Ve onun için özel oluyor. Burada dikkat edilmesi gereken husus, dışarıdan değil kendi yerli kuşburnumuzu bulmamız ve artırmamız. İşte Kaya BÜYÜKBAYRAKTAR dutla ilgili bir saha geliştirdi. Buna benzer işler kuşburnu ile de yapılabilir. Belki kuşburnu pestilleri de yapılabilir. Yani illa pestil değil başka şeyler de yapılabilir. Marmelat mesela. Biz eskiden kuşburnu golotu derdik annelerimiz yapardı. Kuşburnuları toplar, ezer ve kışın kaynatır içerdik. Bugün kuşburnu ile istikbale yönelik çok güzel şeyler olacağına inanıyorum. Çay olarak, ıtriyat olarak, ilaç olarak kullanılabilir. Ama görüyorsunuz ki çok dar sahamız. Yani otu toplayacağız, bunları işleyeceğiz, efendim onlardan bir netice alacağız. Bugün dünya tabii ürünlere yönelmiş durumdadır. Gümüşhane vadisi de buna en uygun bir yerdir. Gümüşhane dağlarında yetişen envai çeşidi değerlendirip bunlardan da istifade etmek mümkündür. Acaba ilaç sanayisi için Gümüşhane’de ot yok mudur? Mutlaka vardır. Yani ilaç sanayisi dünyanın en pahalı sanayilerinden biri. Son zamanlarda en büyük sanayi hangisi, ıtriyat denilen saha. Çünkü eskiden inanın sadece kadınlar bunları kullanırken bugün erkeklerde yoğun bir şekilde kullanmaya başlamışlardır. Giderseniz toplu mağazalara en büyük mağazalar en gözde dükkanlar ıtriyat dükkanlarıdır. Bunlardan istifade etmek gerekir diye düşünüyorum.

İ.H: Üniversitemiz hakkında da yorumlarınız almak isteriz. Sizce Gümüşhane’ye üniversite neler getirir, neler götürür?

M.O.S: Şimdi efendim burada ikili bir mesele var. Üniversite şehre ekonomi getirir. Gerçeği söylemek lazım. Anadolu üniversitelerinde eğitim gerçekten çok zayıf olmaktadır. Diyelim ki Gümüşhane Mühendislik Fakültesinden çıkan bir mühendisin piyasada iş bulma şansı son derece zordur. Piyasada da bulamadığı gibi devlette de bulamıyor. Onun için üniversitede bizim zamanımızda düşün ki gayret ettiğim işletme ve eğitim fakülteleriydi. Bunların daha iyi eğitim ve iş bulma şanslarının yüksek olmasından dolayıdır. Ben hep düşünürüm Gümüşhane’de yüksek çaplı eğitim vermenin imkanı olsa. Yani burada bu vadiyi geliştirebilsek, güzelleştirebilsek. Bu vadiyi güzelleştirebilmenin yolu da yukarıda düşündüğüm barajdır. Yani benim aklıma ilk gelen odur. Bu Sobran, Kabaköy, Ballıca vadisi için düşündüğüm bir barajdır. O baraj vasıtası ile Harşit daha temiz olacaktır. Hem de ondan kanallar vasıtasıyla dağlarımız daha da yeşillenecektir. Tabi bunlar bugün için bir hayaldir ama uzak olmayan bir gelecekte bu vadinin çok güzel bir vadi olacağına inanıyorum. Yani bugün bir iki milyar dolar çok büyük para mı bu şehir için? Bu vadinin güzelleştirilmesi adına harcanırsa eğer bu para burası adeta bir cennet olur. Neden böyle düşünüyorum eğer burası cennet olursa çok güzel hizmetler gelir, insanlar gelir. Avrupa’da bizim ayarda yerleşim yerlerinde turistik tesisler, kayak merkezleri, hastaneler yapılmış. Bizde neden olmasın. Şimdi çöllerde dünyanın en pahalı otelleri yapılmış. Demek ki para birçok şeyi çözebiliyormuş. Ben şimdi bunları Gümüşhane için düşünürken belki haksızlık ediyorum. Bu kadar paranın Türkiye’nin bir başka yöresi dururken Gümüşhane için harcanmasına değer mi? Ama bilinmelidir ki Türkiye gelişirse Gümüşhane’de buna bağlı olarak gelişecektir. Belki başka bir alanda değerlendirilecektir. Allah göstermesin savaş anında burası savunma olarak belki de en müsait bir sahadır. Belki bir teknolojik merkez olabilir. Bunlar benim belki de birer çocukluk hayallerimdir. Ama ben bu hayallerimin istikbalde bir şekilde gerçekleşeceğine inanıyorum. Burası ya ileri teknoloji merkezi, yada yüksek bir eğitim merkezi olmasını hayal ederim. İnşallah bunlar biz belki de göremeyiz ama gerçekleşir. Gençlerimiz benim hayallerimin daha ötesindeki hayalleri düşünürseler Gümüşhane’miz için çok büyük bir kazanç olur.

İ.H: Son olarak Gümüşhane’de yayın yapan Kuşakkaya Gazetesi, Turan TUĞLU ve kültür sanat sayfası Hayal Dükkânı için duygularınızı öğrenebilir miyiz?

M.O.S: Hani diyorlar ya Kuşakkaya Gazetesi Gümüşhane’de artık bir misyon oluşturmuştur. Turan Bey uzun bir sürede bir gazete çıkarıyor. Gazeteyi çıkarmaya başladığı günden beri Anadolu basınının gözde gazetelerinden biri olmuştur. İşin doğrusunu söylemek gerekirse devamlı başarılı olmuştur. Çok imkansızlıklar içerisinde, dar bir ekonomik çevrede, ilanlar şunlar bunlar son derece zor, işte belli bir sayıda personel kullanmak zorundasın. Ve buna karşın rakipleriniz de var. Birde son zamanlarda her gün gazete çıkarmak zorundasın. Gümüşhane kültüründe folklorunda, Gümüşhane basınında Turan Bey Gümüşhane tarihine giren bir insan olmuştur. Tabi kabul etmek lazım ki Gümüşhane gibi zor bir yerde böyle bir gazete çıkarmak zor bir iştir. Bir de taa başlangıcından beri Kuşakkaya gazetesi’nin estetiği de çok güzeldir. Her zaman da bu estetiğini devam ettirmiştir. Köşe yazılarında da kendisi son derece edeplidir. Gazetesinde yazanlarında edep dışı yazmasına müsaade etmez. Son zamanlarda da gazetesinde değişik düşüncedeki insanlara da yer vermek suretiyle de Gümüşhane için bir kültür merkezi haline gelmiştir. Mesela sizin köşeniz “Hayal Dükkanı” da onlardan bir tanesidir. Sizin gibi düşünmeyen çok farklı birkaç düşüncenin -yıkıcı düşünceler hariç- birlikte olduğu bir gazete. Her düşünceden farklı fikirleri Turan TUĞLU’NUN gazetesinde görmek mümkündür. Bir de şu var yani. Bu insanlar burada yazarak gelişiyorlar. Yani orada yazmasa, kendini anlatma gücü olmasa birde maddi bir geliri yok bu insanın. Turan bir bakıma da Gümüşhane’nin kendini geliştirmeye adayan insanlarına da öncü oluyor. Ahlaken de Gümüşhane’de herkesin sevip saydığı birisi. Sanayi ve Ticaret Odası Meclis Başkanlığı da yapmakta. Sosyal ve içtimai hayatta da en yüksek noktada. Sivil hayatın gelebileceği en güzel noktada bulunuyor. Siyasi hayatta da milletvekilline soyunmadı. Her zaman böyle bir şeye de layıktır ama böyle bir teşebbüsü olmamıştır. Demek ki çok yönlü. Sosyal hayatın içinde var, eğitimin içinde var, kendisi tüccar değil ama ticaret odası meclis başkanı. Dediğim gibi Gümüşhane’nin öz bir çocuğu ve Gümüşhane tarihinde de yer almıştır.

İ.H: Kurban Bayramı’nın bu ilk gününde bizi kabul ettiğiniz ve bu söyleşiye imkan verdiğiniz için size çok teşekkür ediyoruz.

M.O.S: Bende sizin aracılığınızla tüm Gümüşhaneli hemşerilerimin Kurban Bayramlarını ve gelecek olan yeni yıllarını tebrik ediyor, hepsine sağlık, mutluluk, huzur ve bol kazançlar temenni ediyorum.

Anahtar Kelimeler

Yorum Gönder

@name x