İslam'da yönetim şekli nasıldır?

16 Ekim 2021 Cumartesi 15:05

İslam siyasi bir doktrin üretinceye kadar genelde ümmet halinde yaşayan Ehl-i Kitap mensupları kraliyetle idare ediliyorlardı. Hatta Bakara suresi 246-251. Ayetlerde Yahudiler Peygamberleri Musa’dan başlarında bir kral olmasını istediklerini bildirmiş ve eski alışkanlıklardan dolayı bu istek pek de yadırganmamıştı.

İslam'da yönetim şekli nasıldır?
 İslam siyasi bir doktrin üretinceye kadar genelde ümmet halinde yaşayan Ehl-i Kitap mensupları kraliyetle idare ediliyorlardı. Hatta Bakara suresi 246-251. Ayetlerde Yahudiler Peygamberleri Musa’dan başlarında bir kral olmasını istediklerini bildirmiş ve eski alışkanlıklardan dolayı bu istek pek de yadırganmamıştı.

Kur’an ışığında başlayan ilim çağında, Kur’an’i akıl, kraliyet rejimi yerine Cumhuriyet rejimini benimsemiştir. İlk Dönem Hilafet uygulamaları Cumhuriyetten başka bir şey değildir. Sonraki dönemlerde babadan oğula veya savaşla zorla Osmanlıya geçmiştir. Osmanlıda da seçimsiz babadan oğula saltanatla beraber geçmiştir.  Osmanlıda uygulama alanı bulan Saltanat, İran’da uygulanan İmamet kabulü; Kur’an’ın istediği bir kemali nizam değildir.

Kur’an her durumda adalet ve hakkaniyetle dünya işlerinin yürütülmesini isterken, bu işleri yapanlarda liyakat aranmasını emretmektedir. Nisa suresi 58. Ayet: Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder….

Yine Allah Resulünden işleri ümmetine danışarak yürütmesinin gerekliliğinden bahsetmekte, yalnız başına karar almamasını ayetleriyle istemektedir. Bu ayetlerden ikisi: Al-i İmran 159. Ayet: ‘’İş hakkında onlara danış.’’, Eş-Şura/38.ayet: ‘’Onların işleri, aralarında danışma iledir.’’

Danışma Peygamberin önderliğinde, bütün insanlara ve Müslümanlara verilen bir hak olduğu gibi aynı zamanda idareciden istenilendir. Müslüman bu hakkını başkasına devretme gibi de bir lüksü yoktur. Bu İlahi bir haktır. İdare edenlere körü körüne biat yerine, danışılacak fikri sorulacak yerde olduğunu her Müslüman bilmelidir.

Hür olmak ve hürriyet anlayışı İslam’ın olmazsa olmazlarındandır. Fikir ve düşünce hürriyeti de denilen bu olgu, İslam’la olgunluğa ulaşmasına rağmen, hiçbir dönemde mutlak hürriyet tam karşılığını bulamamıştır. Bu durum her toplumda kitapların yazdığı şekilde uygulama alanı da bulmuş değildir.

Müslümanlar kendilerine yapılan zorlamalara, haksızlıklara direndiği ve hakkı savunmayı top yekûn yaptığı İslam’ın ilk dönemlerinde haksızlığa uğrayanlar, bizzat Peygambere veya halifesine ulaşır istekleri kabul görerek durumları incelenirdi. Toplumda fert bazında tabaka farkı bulunmamakta; herkes halifeyle birebir mahkeme karşısına çıkıp kendini savunabilirdi. İslam’ın ilk dönemlerinde Hürriyet zirve yapmıştı. Zamanla idarecilerde nefsin öne çıkması, hürriyet ve adaleti zaafa uğratmış olsa da o dönemlerde diğer toplumlara göre İslam ülkeleri şura, hürriyet ve adalet uygulamalarında ileri bir durumdaydı.

İslam her sahada (siyasi, askeri, içtimai, ekonomi) İktidardan şura (danışma) istemekte, Medine Sözleşmesi (anayasası) de bunun ilk örneklerindendir. Bu sözleşme Hicretten sonra Medine’de bulunan farklı din ve kabile ileri gelenleri bir araya gelerek ve istişare edilerek hazırlanmış toplumsal bir sözleşmedir. Bu sözleşme Al-i İmran 159. Ayette zikredilen ‘’İş hakkında onlara danış’’ emrine göre Peygamber, her kesime danışarak yapmıştır.

Burada bir topluluğun başı olarak emir Peygambere gelse de her derecedeki yöneticiler için geçerlidir. Toplulukların başında bulunanlar istişareyi, (danışmayı) her derecedeki mensuplarıyla yapacaktır. Fakat özel uzmanlık gerektiren durumlarda, konuların ehli ile istişare yapılması uygun olacaktır. Mensupların anlamadığı konularda danışma yapmanın bir faydası olmayacağı da bilinmelidir.

Danışmada devamlılık ve rıza alma önemlidir. Topluluğa danışıp; bildiğini okumak, zorlamak, baskı altına almak, idareciye bir hak değildir.

Yine topluluk hür iradesiyle idaresini seçeceği bir heyete, meclise verir. Onlarda topluluktan aldıkları yetki ve güçle, yine onların istekleri doğrultusunda işleri düzenlemeye; verilen süre içinde iktidarlarını yürütme durumundadır. Süre dolunca yeniden yetki isteme vardır. Kimsenin veya bir heyetin zorla idareye talip olma hakkı yoktur.

İktidara gelenlerin despotlukla değil, adalet, ahlak, dünya ve ahiret menfaatlerini gözeterek işleri yürütmesi esastır. Despot birilerinin seçilmesini İslam ret eder. Seçimle gelen, beni halk seçti diyerek keyfi bir idare yapamaz.

İktidara gelenler topluluğun verdiği vekaletle, emaneten orada olduklarının şuurunda olmalıdır. Vekalet çekildiğinde veya süresi dolduğunda yetkilerinin de biteceğini bilmeliler.

İstişareler İstenmesine rağmen; her meselede herkes uzman değildir. Böyle durumlarda, toplumu temsilen şura, meclis, seçilmiş vekiller veya benzeri kuruluşlar kurulabilir. Bugün bu amaçla ‘’Cumhuriyet Meclisleri’’ -Demokratik Parlamento- Mutlak olmasa bile, Halkı her yönüyle temsil etmektedirler.

Nisa suresi 58.ayet: Allah size emanetleri (yönetimi) ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm vereceğiniz zaman, adaletle hüküm vermenizi emrediyor. Allah size ne kadar da güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah, her şeyi işitmekte ve her şeyi görmektedir.

Nisa suresi 58.ayette Allah hem topluma hem de idarecilere hitap etmektedir. Topluma yöneticileri seçerken, ehil olanları seçmeleri istenirken; seçilenlerden de hüküm verirken, adaletle hüküm vermelerini emretmektedir.

Özetle: Allah, bizlerden seçeceğimiz kişilerde ehliyet ve liyakat aramamızı, insanlar arasında hüküm verirken adalet ve hakkaniyetten ayrılmayacak sağlam şahsiyet, dürüst ve şuraya riayet edeceklerden olmasını emretmektedir. Bu anlamda İslam, bilinen bir rejim dikte etmemektedir. Aklı kullanmayı, Demokrasiyi, Parlamenter Cumhuriyeti istediğini Kur’an bütünlüğü içinde algılamaktayız.

Nurettin BÖLÜK

Yorum Gönder

@name x