EY DAVUDOĞLU!

 Bugün 3 Mayıs…

Başbakan Davutoğlu, CHP tek parti döneminde yapılan iki uygulamayı birbirine karıştırarak 1944’te yaşanan “3 Mayıs Türkçülük olayı” ile Dersim isyanını aynı cümlede kullanarak Devlet Bahçeli’ye hitaben sözüm ona bir eleştiri getirmişti.  

Öncelikle Davutoğlu’nu ayırıma tabi tutmadan bir mukayese yaptığı için kınamak gerekiyor.

Tunceli’nde Seyit Rıza devletin karakoluna saldırıp askerlerimizi şehit ederek bir isyan başlatmıştır. Yaptığı bir isyandır ve isyanın da o günkü kanunlarımıza göre cezası idamdır. Kim vatana ihanet ettiyse o idam edilir, oğlu olmuş babası olmuş fark etmez.

Alpaslan Türkeş, Hüseyin Nihal Atsız ve Reha Oğuz Türkkan’ın tabutluklara atılıp zulme uğramaları ayrı bir durumdur. Zulme uğrayan Türkçüler isyan edenler ile aynı terazi de tartılamazlar.

Evet! İki uygulama da tek başına CHP iktidarının uygulamasıdır. Dersim isyanında Atatürk hayattadır ama 1944 Türkçülük olayları sırasında Atatürk hayatta değildir.

Dersim isyanında doğru olanı yapan CHP iktidarı 1944 olaylarında yanlış yapmış ve zulüm işlemiştir. Çok şükür biz Türk milliyetçileri bu ayrımı yapabilecek zekaya sahibiz.

Görüldüğü gibi Başbakanın kıyasladığı iki durum birbirinden farklıdır. Ama Sayın Davutoğlu tribünlere oynamış ve milliyetçi tabanın aklını çelmeye çalışmaktır.

Sayın Başbakan’a kendine bağlı Milli Eğitim Bakanlığının basıp ücret istemeden öğrencilere dağıttığı Lise Felsefe kitabından bir bölüm ile cevap vermek istiyoruz; “MÖ 5. Yüzyıl ortalarında demokrasiyle yönetilen Atina’da politikayla uğraşmak isteyen kimseler, kendilerine güzel söz söylemeyi, karşılarındakileri belli konularda ikna etmeyi öğretecek öğretmenlere ihtiyaç duyarlar. Sofistler gezgin, parayla ders veren öğretmenlerdi.”

Sofistlerin en meşhur özellikleri safsata yapmalarıydı. Safsata yani demagoji eksik bilgi ile akıl yürütme sanatına denir. Şartlar ve zemin ayırımı yapmadan düz mantık kullanılarak nutuk atan Atina’lı siyasetçiler insanları kandırabilmek için safsata sanatını kullanmak istemişler ve bunu para ile ders veren öğretmenlere ödemeler yaparak uygulamışlarıdır. Pratagoras bu sofistlerin hocasının hocasıdır.

Demagoji için “Duvar beyazdır, şeker de beyazdır, o halde duvar şekerdir.” örneği verilir. Bu kıyasta duvar ile şekerin ayrı maddeler olduğu bilgisinin üzerinde durulmaz. Yani ayırım yapılmaz.

Bazı siyasetçilerde bu şekilde zaman, zemin ve şartların ayırımını yapmadan rakiplerini safsata (Demagoji) ile vurmaya çalışırlar.

Demirel, iktidarda olan Özal’ı Bulgaristan’da Türklere uygulanan baskılara karşı caydırıcı bir politika uygulamadığı şeklinde eleştirmekteydi. Özal’ın “Siz iktidarda olsaydınız ne yapacaktınız?” şeklinde ki cevabına da “Biz iktidarda olduk, bunu yapabildiler mi?” diye cevap vermişti.

Özal’ın savunması kitlelerin bir bölümünü etkilemiş ama Demirel’in verdiği cevapta kitlelerin bir bölümünü etkilemiştir. Oysa her ikisinin sözleri de gerçeğin bir bölümünü yansıtmaktadır. Çünkü, İktidarda olan Özal’dır ve sorumluluğu olan kendisidir ve Demirel’in iktidarda olduğu dönem başka bir dönemdir. O dönemde zemin, zaman ve şartlar değişmiştir.

Yani her ikisi de demagoji yapmışlardır.

İnsanları kandırarak ahlaklı davranmadığı şeklinde yapılan eleştirenlerin aynı zamanda relativist bir filozof olan Pratagoras için anlamı yoktur. Relativizme göre ise bilgi insandan insana değişir. İnsandan insana bilginin değiştiğini kabul ettiğiniz zaman size toplumsal ve ahlaki sorumluluk getiren bir inanca sahip olmanız gerekmeyecektir.

Yani sofist filozofların genelinin ahlaki değerleri yoktur, bu sebeple ahlaki olarak kendilerini sorgulamaları gerekmeyecektir.

Başbakan Davutoğlu, üniversite hocası ama anlaşılan o ki siyasette hocası Recep Tayyip Erdoğan’dan çok etkilenmiş. O da onun gibi “Ey!” hitap sözcüğü ile konuşmaya başlamış, onun gibi yalan söylemeyi öğrenmiş, onun gibi demagoji yapmayı becerebilmiştir. İyi bir hoca olup olmadığını bilmiyoruz ama iyi bir öğrenci olduğu kesindir.

Bizde biri sözde dış politika hocası, biri de siyaset hocası olan bu iki siyasetçimizin izinden yürüyelim ve Başbakan’a bir vatandaş olarak “Ey!” hitap sözcüğü ile seslenelim, dedik.

Ey Davutoğlu!

Sizinde mi ahlaki değeriniz yok?

Dersim’de devlete isyan eden şaki ve vatan hainleri ile Karbela mazlumlarını aynı kefeye koydunuz. Oysa, milletimiz nezdinde devlete isyanın karşılığı belli olmasına rağmen bu düz mantığı kullandınız.

Ey Davutoğlu!

Hiç mi milli değeriniz yok?

Cumhuriyetimizin kurucusunun ölüm yıldönümü gelirken onun zalim olduğu fikrini uyandıracak cümleler kurdunuz. Oysa, dinimizde ölmüşlerimiz hayırla yad edilmeli, ölmüşlerimizin arkasından konuşulmamalı.

Ey Davutoğlu!

Hiç mi dini değeriniz yok?

Yoksa ahlaki, milli ve dini değerleriniz var da onlar bizim inanmadığımız değerler mi? Bizi bu şüpheye siz götürüyorsunuz. Zira ahlaki, milli ve dini değerlerimize göre sizin sözlerinizin başka açıklaması yok.

***

Ey Davudoğlu!

Bu kadar demagoji yaptınız, bu kadar yalan söylediniz, bu kadar çarpıttınız, lakin yine demagoji hocanızdan çizik yediniz, artık bir il başkanı bile atayamayacak kadarlık bir genel başkan ve 23 nisan Başbakanı olarak tarihe geçeceksiniz.

Ey Davudoğlu!

Değer miydi?

***

Okuyucularımızın Miraç kandillerini ve Türkçüler gününü kutluyoruz.