Farkındalığınız “buz”landı

 “İnsan için sevdikleri kendi gibidir. Hatta kendinden ötedir. Onun üzüldüğünü, hastalandığını görmek yıkıcı etkilere yol açar. Hele ki bu hastalık kalıcı ve fiziksel yıkıma götürüyorsa... 
Her gün sevdiğin bir insanın normal bir insanın hayatını yaşayamadığını bilmek... Bu durum maddi varlığa sahip olan insanlarda farklı tezahür eder. (...) O insanların tedavileri, fizik tedavi uzmanları, özel doktorları, araçları yoktur. Eşleri çocukları ve akrabaları en az hasta kadar kısıtlıdır. En az hasta kadar normal insan yaşantısından uzak. Tatil yapamazlar. Akılları estiğinde dışarı çıkamazlar, sinemaya gitmek lükstür. Evden işe veya okula çıkışta da eve gelmeleri gerekir. Onların bir yarısı hastadır. Sizden anlayış beklemezler. Sizden acıma talep etmezler. Sadece hasta olan tarafının mutlu olmasını isterler. Çünkü onların mutluluğu hasta olan kişinin üzülmemesi rahat bir yaşam sürdürebilmesine bağlıdır. O insanların umutları yoktur gerçekleri vardır. Asla gerçekleşmeyecek hayaller kurarlar. Asla sonuca varmayacak aşklar yaşarlar. Bütün cümleleri “keşke” ile biter...
Son dönemde hızla yayılan bir kampanyanın (Ice Bucket Challenge) amacı güzeldi. Maddi varlığa sahip olmayan ALS hastalarının bakım ve tıbbi masraflarının karşılanmasına yönelik bir farkındalık oluşturmak. Ama kampanya amacından saparak dünya insanlarının eğlence ve israf kültürüne meze oldu. Harlem shake dansı gibi insanların stres dağıtma gösterisine dönüştü. Saçmalamak sizi mutlu etse de farkındalığı ortadan kaldırdı. Hastalara ve hasta yakınlarına karşı saygısızlığa dönüştü.
Neden mi?
Bu kadar yoğun ilginin olduğu bir kampanyaya yapılan bağıştan anlaşılıyor aslında. Meydan okuma gösterisi kampanyayı gölgeliyor. Sadece 30 saniye hissettiğin buzlu suyun etkisini ömrü boyunca hisseden hastaların olduğunu fark etmek kolay değildir. Gerçek bir farkındalık oluşturmak istiyorsa insan bu hastalarla zaman geçirmeli. Onları dinlemeli. Çocuklarına bir kova buzlu su dökerek ya da o çocuğun yakın arkadaşlarına meydan okumasını görüntüleyerek çocuğa farkındalık aşılayamazsın. Dünyada kötülüğün, acımasızlığın, açlığın, yoksulluğun ve köleleştirilmiş insanların olduğunu anlatmak için onların şartlarına göz atmalı, onların yaşantılarına belli bir sürede olsa ortak olmalısın. Bir çocuğa farkındalık aşılamanın yolu yaşam algısını açarak mümkündür. Onu bir evin içinde dünyadan soyutlayarak değil.  Bu kampanya ALS hastalarıyla 1 saat geçirin ya da bağış yapın olsaydı bağış rekoru kırılırdı.”
Seçilmiş(!)
Tolga Unutmaz’ın “seçilmiş Cumhurbaşkanı” ifadesine itirazı var:
“Türkiye’nin seçilmiş cumhurbaşkanı diye bahsediyorlar yeni cumhurbaşkanından. Peki ya öncekiler onlar seçilmedi mi? Öyleyse Meclis neden vardı? Hani demokrasilerde Meclis önemliydi? Ya meclis önemli değil ya da seçilen.”
Tuz kokmuş
On binlerce eğitimcinin kıyımına dönüşen okul müdürü atamalarının mağdurlarından, öğretmenler-öğrenci ve veli temsilcilerinden oluşan okul paydaşlarından 40 üzerinden 39 puan almasına rağmen görevinden alınan bir okul müdürü daha... Kendisi ismimi kullanmayın diye not düşmemiş ama hedef haline getirmemek için onun adını, okulunu da aktarmayacağım size. Karadeniz’in bir ilçesinde, merkeze 25 km. uzaklıkta -ki o doğa koşullarında bu mesafenin karşılığını düşünün- bir okulda öğrencileriyle yazdığı  “başarı öyküsü”nü anlatmış öğretmenimiz.
Dört yılda Fen Lisesi’ne, Sosyal Bilimler Lisesi’ne, Anadolu Lisesine sokulan, burslu eğitim imkanına kavuşan onlarca öğrenci...
Öğretmenler, öğrenci temsilcisi ve velilerden oluşan  “okul paydaşları”nın, 40 üzerinden 39 vererek “kal” demesi...
Ve bütün bunların neticesi, bu başarılı okul müdürünün, 60 puan üzerinden değerlendirme yapan Milli Eğitim’in 13 puanıyla gönderilmesi! 
İddia o ki Milli Eğitim yetkilileri 75 ve üzeri puan alan öğretmenlerle yaptıkları toplantıda, ölçülerinin performans değil siyasi irade ve yandaş sendikanın istekleri olduğunu itiraf etti!
Tuz kokmuş yani...
Milli Eğitim Bakanı’na açık mektup
Ankara Keçiören’den, Milli Eğitim’in yeterli puanı vermeyerek görevden aldığı okul müdürlerinden biri... İsmini yayınlamamızı istemiyor ama  “sessiz kalırsam, kendime ve benim gibi mağdur edilenlere haksızlık edeceğimi düşünüyorum” diyor. Milli Eğitim Bakanı’na bir açık mektup kaleme almış; paylaşıyorum:
“Milli Eğitim Bakanlığı Yönetici Atama Yönetmeliği ile birlikte, yöneticilikte 4 yılını dolduran tüm okul müdürü, müdür yardımcısı ve müdür başyardımcılarının neredeyse tamamına yakınının görev süreleri sona erdi. Amenna! Hiçbir şey demiyoruz. Kanunlara saygılıyız.Kanunlar ve adalet herkese lazım olduğu için sonuna kadar  evet diyoruz.
Fakat bu kanunlar ve yönetmelikler uygulanırken; keyfiyet varsa, adam kayırmaca varsa, şahsi kin ve garaz varsa, liyakat yok ise, ehliyet aranmıyorsa, ikili ilişkiler, ahbap çavuş ilişkisi hakim ise, üyesi olduğu sendikayı bıraktırıp malum sendikaya geçmekle tehdit edilen okul müdürleri var ise...
Keçiören İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından değerlendirmeye tabii tutulan ve yeniden görevlendirmeye hak kazanan arkadaşlarım bu görevi fazlasıyla hak etmişlerdir.
Fakat madalyonun diğer tarafından bakıldığında:
1-Veli ve öğretmenler tarafından 35 tam puan verildiği halde, bu puanın görmezden gelinmesi, 2- Puanlamada siyasi ve ideolojik davranılması, 
3- Şahsi garaz ve keyfi uygulamalar ve ikili ilişkiler çerçevesinde değerlendirmelerin yapılması, 
4- Değerlendirmelerde daha çok malum sendikanın baskısı ve tercihlerinin göz önünde bulundurulduğu, 5- Keçiören’nin merkezi okullarındaki tüm idarecilerin değerlendirme dışında tutulduğu(Kalaba İlkokulu, Kalaba İmam Hatip Ortaokulu, Mehmet Akif İlkokulu, Toygar Börekçi Ortaokulu, Mecidiye İlkokulu, Fevzi Atlıoğlu İlkokulu, Kamil Ocak İlkokulu, Faik Erbağı Ortaokulu, Selatin Aras İlkokulu  vb.) 6- İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ndeki puanlamanın hangi kriterler, hangi bilgiler ve belgeler ışığında yapıldığı meçhuldür.(Bu puanlama kriterlerinin bir an önce kamuoyuna açıklanması...) 7- 65 yaşını doldurmaya 8 ay gibi kısa bir süre kalmış olmasına rağmen atanmak için yeterli puanı alan bir okul müdürünün yanında, eğitim yönetimi ve denetimi yüksek lisans mezunu okul müdürleri, yeterli ehliyet ve liyakate sahip olduğu, genç ve dinamik, şube müdürlüğü yapmış kişilerin yeterli puanı alamaması yeterince düşündürücü değil midir? Burada haktan, hukuktan, liyakatten, doğruluktan, dürüstlükten, çalışkanlıktan nasıl bahsedilebilir. 8- Yoksa Keçiören İlçe Milli Eğitim Müdürü kendisinden daha liyakatli ve kendisinden daha fazla eğitim almış okul müdürlerini ilçesinde görmek istememekte midir? Kendisinden daha fazla liyakate sahip okul müdürlerini tehdit olarak mı görmektedir?
 9- Keçiören İlçe Milli Eğitim Müdürü, sayın bakanımızın konuşmalarında bahsettiği liyakat ve kariyer üstünlüğünü göz ardı mı etti? 10- Acaba, Keçiören’deki saf dışı tutulan okulların, müdürlükleri için önceden birilerine söz mü verildi? 
11- Acaba tüm bu yapılanların ışığı altında karar ve atama merciinde bulunanların vicdanları rahat edecek mi? 12- Doğru, dürüst, çalışkan, vatan sevgisiyle dolu, vatana ve millete malıyla ve canıyla hizmet etmekten gurur duyan idealist insanlara yapılan haksızlık, ülkeye ihanet etmek değil midir? 13- 21.yüzyılda dünya devleti olma iddiasında bulunan ülkemizde, çalışkan insanların harcanması ne kadar doğrudur? Meyve veren ağaç neden kesilir? İnsanlar neden harcanmak istenir de, kazanılmak ve faydalanmak yoluna gidilmez?İnsan yetiştirmek ne kadar zor ise, yetişmiş insanı kaybetmek ve küstürmek de o kadar kolaydır. Amacımız kaybetmek ve harcamak olmamalı, insanları sisteme entegre edip ondan azami ölçüde faydalanma yoluna neden gidilmez.
İsyanım yapılan haksızlığadır. Haksızlık karşısında susmak,dilsiz şeytanlıktır. Amacım, tekrar atanmak filan asla değildir. Şahsım, devletine olan sadakatini ve görevini fazlasıyla yerine getirmiştir. Bundan sonra da getirmeye devam edecektir. Bu haksızlıkları da dile getirmenin bir borç olduğunu düşünerek yazmaktayım. Görev verilmediği için devletimize ve milletimize asla küsmeyiz. Görevimize kaldığımız yerden elbette ki devam edeceğiz. Fakat öğretmenlikten uzak kaldığımız süreç zarfında ne kadar başarılı oluruz, bilemiyorum. Şayet görevimizi yapamadığımız verimli olamadığımızı anladığımız anda görevi bırakmaya, henüz zamanı gelmemiş emekliliğe ayrılmak zorunda kalacağız. Yapamadığımız görev nedeniyle alacağımız maaş haramdır. Milletimize ve devletimize haksızlıktır.
Sözlerime Cemil Meriç’in şu sözleriyle son vermek istiyorum: “İnsanlar sevilmek için yaratılmıştır, eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni, eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmalarındandır.” 
Beş Türk koyunu Rumlara verdiler
TBMM’de iktidarı denetlemek üzere verilen soru önergelerinin  “kimi kime şikayet edeyim”in belgesine dönüşmesinden umutsuz İlkay Bey, Kuzey Kıbrıs’a çekmiş dikkatimizi:
 “Haklı davamızda haksız duruma düşürülmüşüz. Türkler azınlığa çevrilmiş. Ver-kurtul iş sahiplerinin mottosu...
Şehitlerimizi ziyaret ettik. Cumhurbaşkanı gelmedi. Talat geldi. Hangi yüzle? Türkiye’nin elçisi esniyordu. Komutan Talat’la telefonla oynayıp gülüşüyordu. Bunlar mı KKTC’nin bütünlüğünü koruyacak?
Ver ver bitiremediler. Erenköy’ün etrafındaki beş Türk koyunu verdiler... Kopmuş bir parçayı nasıl koruyabiliriz? Orada şehit düşen öğrencilerimize ne diyebiliriz?..”