Türk devleti ve milletinin gelecek on yılları açısından kritik öneme sahip gelişmelerin yaşandığı bir dönemeçten geçiyoruz. Bir yandan çözüm süreci adı altında Türkiye'nin idari sisteminden özerkliğe, Türk lafzının anayasadan çıkartılmasından genel afa kadar pek çok konuda yürütülen pazarlıklar devam ederken, diğer yandan bayraklar indirilmeye, yollar kesilmeye, araçlar yakılmaya, insanlar kaçırılmaya, asker ve polisler şehit edilmeye devam ediyor. İmralı ve Kandil ile görüşmelerin en önemli dayanağı kısa süre içerisinde silah bırakılması olduğu halde bölücü terör örgütünün yeni katılımlarla gücüne güç kattığından bahsediliyor. Adeta tarihindeki en güçlü dönemini yaşayan PKK'nın devlet tarafından muhatap alınıp meşrulaştırılmasının sonucu olarak toplumsal tabanını da genişlettiği ve bölgenin egemenliğini fiilen devraldığı görülüyor. Öyle ki bölgede terör örgütü adına vergiler toplanabiliyor, örgüt mensupları sokaklarda asayiş kontrolü yapabiliyor, terörist şehitlikleri açılabiliyor, eli kanlı bir teröristin heykeli dikilebiliyor. Tüm bu yaşananların süreç karşıtlarınca tetiklenen provokatif gelişmeler diye sunulması, terörist heykelini yıkıp üzerine basan asker hakkında soruşturma başlatılması ve kendini savunmak için ateş açıp PKK'lı öldüren jandarmaların elinden silahlarının alınması ise kabullenmesi zor çarpıklıklar olarak karşımızda duruyor.
     PKK'nın sivil toplum kuruluşu görünümüne bürünmüş uzantısı olan Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Türkiye Cumhuriyeti'ni "isteklerinin yerine getirilmemesi halinde yeniden savaş seçeneğine yönelmekle" tehdit ededursun, dünyada PKK'nın terör örgütleri listesinden silinebileceği ve Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD)'ne karşı savaşması için desteklenebileceği konuşuluyor. Silah bırakma diye bir gündemi kesinlikle bulunmadığı ve ileride kurulacak bağımsız Kürt devletinin ordusu olmaya soyunduğu anlaşılan PKK, sadece Türkiye'de eylem yapmamak ve silahlarını bir süre görünür şekilde taşımamak karşılığında Abdullah Öcalan'ın özgür kalmasını ve etnik merkezli federasyona geçilmesini şart koşuyor. Hiç şüphesiz PKK'nın ondan sonraki hedefi de Türkiye'nin güneydoğusunda ihdas edilecek olan Kürt bölgesini Türkiye'den kopartıp Suriye ve Irak'taki öbür Kürt bölgeleriyle birleştirerek Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) haritalarından aşina olunan Birleşik Kürdistan'ı kurmak ve başına Abdullah Öcalan'ı geçirmektir.
     İşte böyle bir atmosferde Türk milletinin bir bölümü barış ve kardeşlik türküleriyle uyutulmakta, bölünmeye doğru yol alan ülkenin çözüm ve refaha doğru yol aldığına inandırılmaktadır. Nitekim geniş halk kitleleri kötü ve hatta felaket sonuçlar doğuracağı apaçık ortada duran gelişmeleri dahi hemen anlamayabilmekte, getiri ve götürülerini bir çırpıda tahlil edemeyebilmektedir. Mesela Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan ve Türk milletinin Anadolu'daki varlığına kasteden Mondros Mütarekesi'ni bugün hepimiz nefretle hatırlıyorsak da, imzalandığında İstanbul'da kutlamalar düzenlenmiş, fener alayları yapılmış, artık "barışın geleceği" ve "anaların ağlamayacağı" umuduyla büyük sevinç yaşanmıştır. Temennim bu noktada tarihin tekerrür etmemesi ve uyuyanların bir an evvel uyanmasıdır. Aksi takdirde birkaç yıl sonra başlar duvarlara vurulacak, fakat çok geç olacaktır.
Nami Cem İYİGÜN