Zaman ve Samanyolu grubuna yönelik arama ve gözaltı kararını alan mahkemenin gerekçesi,  “Türkiye Cumhuriyeti devletinin egemenliğini ele geçirmek amacıyla, baskı yıldırma ve tehdit yöntemlerini kullanarak örgütsel yapı oluşturmak, bu yapılanma adı altında iftira, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, belgede sahtecilik suçları yönünden arama ve gözaltı için makul şüphe bulunduğu”  şeklindeydi.
***
Ben buna benzer bir gerekçeyi veya değerlendirmeyi Ergenekon iddianamesinin eklerindeki bir müfettiş raporunda okumuştum! 31 numaralı dosyada, sanıklardan İsmail Yıldız’dan ele geçirildiği kaydı düşülen bir müfettiş raporu vardı. Tayyip Erdoğan hakkında, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken Başbakan Bülent Ecevit’in izni ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın emri ile mülkiye başmüfettişi Candan Eren tarafından hazırlanan  “çok gizli” ibareli bir rapor..
Raporun sonuç bölümünde  “Büyükşehir Belediyesi Eski Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi ve sosyal bir görüşten kaynaklanan bir amaçla cürüm işlemek için devasa bir teşekkül oluşturduğu ve bu teşekkülün liderliğini, Belediye Başkanı seçildiği 01.04. 1994 tarihinden 06. 11. 1998 tarihine kadar fiilen ve aktif bir şekilde, söz konusu tarihten bugüne kadar ise perde arkasından sürdürdüğü”  diye bir ifade vardı..
***
Ve Erdoğan ile birlikte, bugün bazıları bakan olan ekip arkadaşlarının Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne verilmesi isteniyordu. Rapor hazırlanırken bilgisine başvurulan İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski Park ve Bahçeler Müdürü ve aynı zamanda Refah Partisi Antalya milletvekili adayı Ali Karakoç’un bir ifadesi şöyleydi:
“İtalya’dan alınan ağaçlara itiraz ettim. Diğer yetkililer Adem Baştürk ve Necmi Kadıoğlu beni ikna etmeye çalıştı. Hatta Necmi Kadıoğlu bana, ‘Bu ağaçların alımına itiraz etme, bunlar çok küçük hadiseler, biz geleceğin başbakanı için çaba sarf ediyoruz, ben geleceğin maliye bakanıyım, sen de bizimle ters düşmezsen geleceğin tarım bakanı olursun’ dedi.”
Karakoç, daha sonra konu ile ilgili belgeleri imzalamadığı ve Erdoğan’ın kendisine  “imzalayan bulunur” dediği için istifa ettiğini anlatıyordu.
Sonuçta, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemenliği, Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken, bu bünyede oluşturduğu teşekkülün eline geçti. Hem de raporun hazırlanmasından çok kısa bir süre sonra...
***
O raporun gereği yapılmadığı gibi Amerikan Büyükelçisi’nin ziyaretlerinden sonra Yüksek Seçim Kurulu’ndan Yargıtay’a ve ana muhalefet partisine kadar önemli makamlarda kritik görevlerde bulunanlar, Tayyip Erdoğan’ın yasağının kaldırılması için olağanüstü bir çaba sarf etti ve bugünlere kadar geldik. Bugün, artık devletin temel niteliklerinin bizzat siyasi iktidar tarafından ortadan kaldırıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Öyle ki bir terör örgütü ile yapılan pazarlıklarda özerklik için söz verildiği de biliniyor. Yani rejim değişikliği.. Hani  “Anayasa’yı tağyir ve tebdil”  dedikleri suç bu değil mi. Tabii bu suçu soruşturacak olanlara da operasyon yapılmışsa, yargı ve emniyet kadroları, devletin ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunanları suçlamak için yeniden yapılandırılmışsa hukukun işlemesi mümkün olamazdı.
Bugünkü operasyonların sebebi, gerçekten açıklandığı gibi olsa Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğini ele geçirenlerin, dava arkadaşlarını değilse bile kendi yol arkadaşlarını tasfiye etmek istediği anlaşılır ve asıl onlar takip edilirdi.
Konunun basın özgürlüğü ile ilgili bölümüne gelince... Daha birkaç yıl önce gazeteler televizyonlar basılır ve gazeteciler tutuklanıp götürülürken, uydurma delil üreterek veya iftira yüklü manşetlerle hedef göstererek meslektaşlarının tutuklanması için yayın yapanların bugün basın özgürlüğüne sığınması ilginç bir durum değil mi? Yine de yapılanları doğru bulmuyorum...