Prof. Dr. Yümni Sezen
İç içe olan bu iki olgunun, bu iki gerçeğin ayırımı yapılabilir mi, yapılabilirse niçin ve nasıl yapabiliriz?
İlk bakışta, bunları faklı düşünmemiz, "olan" ve "olması gereken üzerindeki" düşünmeye benzer. Din, "olan"dır, İslâm, çıkışında "olan" olsa da gittikçe "olması gereken"e dönüşür. İnanç sistemi haline gelip toplumsallaşan, gelenekselleşen, alışkanlık haline gelip tekrarlanan inanç sistemine din diyoruz. Bu durum sosyal kurumlar için zaten doğaldır. Ama "olması gereken" ile, istenilen ile, genel olarak üst üste çakışmaz. Daima arada eksiklik, yanlışlık, mesafe, bozulmuşluk kalmıştır.
Din ve İslâm kelimelerinin, kavram olarak müşterek ve farklı anlamları vardır. Âdet, hüküm, yol, doğru yol, itaat, bağlılık (religare'den religion), hesap, muhasebe, nihayet farklı olarak barış, teslimiyet, hesap günü gibi. Sosyoloji, üç tanımı, üç oluşumu din için yeterli bulur: İnanç, ibadet, cemaat. Cemaatin varlığı, inancın ve ibadetin müşterek hale geldiğini ifade eder. Dinler tarihi de bu sisteme, bu alana ait süreci tesbit eder. Sosyolojiyle meşgul olanlar için bu sisteme, "Durkheim'in sözünü ettiği din demek" alışkanlık haline gelmiştir.
İslâm, bu sistemden, bu alandan farklı bir şey midir? Bu alanın içindeki orijinalliktir. Biz buna "gerçek", "hakikat" ilişkisindeki çizgiyi değerlendirmek olarak bakıyoruz. Hakikat her zaman orijinaldir, orijinal kalmalıdır.
Ayırımı, bizden önce Kur'an-ı Kerim yapmıştır. "Allah katında din, İslâm'dır" (Âl-i İmran 19). Burada da İslam din olmasına dindir ama "hak din"dir.
Sosyolojik ve tarihi dinlerde, inanma şart bir rükündür ama neye, niçin inanıldığı değişken olabilir. Din ile ilgili eylemlerin de çeşitliliği ve farklılığı önemli değildir. Biçimleri önemlidir. Din mensupları bu biçime önem verirler.
Din, kültüre dayanır, İslam vahye dayanır. İnanç farklılığı burada başlar. Kutsallaştırdığımız, bizden ve tabiattan, alemden yukarıya taşıdığımız ağaca, taşa, hayvana, insana iman etmek, basit bir iştir. Onu zaten görüyor, dokunuyor, biliyoruz. Önemli olan "gayb"a inanmaktır.
Kültür ve vahiy ayrımı yaptık ama vahiyle gelen din de toplumlara geldiğine göre, kültürle iç içe olacaktır. İşte meselenin bam teli buradadır. Vahiy dini, tevhid dini, İslam adlarıyla bu dünyaya geldiği için, elbette bir kültüre muhtaçtır. Fakat ona mahkum olmamalıdır. Vahyin terbiye etmek istediği bir kültür, vahyin getirdiğini kendi egemenliği altına almamalıdır. Bu durum hep vaki olmuştur. Musevilik, İbrani kültürüne, mitolojisine ve eski teolojilerine mağlup olmuş, uydurma bir tarih yazıcılığına dönüşmüştür. Hristiyanlık, Roma, Yunan vb. kültürlerinin ve siyasetlerinin emrine girmiştir. İslam'ın yer yer, zaman zaman Arap kültürünü geçerli hale getirilmesi de bir örnektir.
Konuya, sosyolog Ali Şeriati'nin baktığı gibi bakabiliriz. Ona göre din, ideoloji gibi başlar, sonra gelenekselleşir, hareketini kaybeder, moda,ayinler, mezhepler, kurallar ve pratiklerin taklidi durumuna gelir. Profesyonel hale gelir. Yani Durkheim'in tarif ettiği din olur. Çoğu dinler aynı yolu izlemişlerdir. Meselâ, Hristiyanlık, âyinli, imparatorluklu, kostümlü, kıyafetli, güçlü bir din oldu. Sonra Avrupalılaştı, geleneklere dönüştü, sosyal âdetlerin birikimi oldu. Yani Durkheim'in dinlerden kastettiği din haline geldi. Asil çabasını kaybetti. Şeriati haklıdır. Musevilik için de, İslamiyet için de benzer şeyleri söyler. Biliyoruz ki Musevilikte din, önce kavim dini, kendi kavmine ayrıcalık tanıyan, din oldu. Mitoloji yani "büyüklerin masalları" bilhassa hükümran oldu. Din, İbrani geleneğinin ve mitolojisinin dini haline dönüştü.
İslam'ın da başına aynı şeyler gelmiş midir? Daha az ve farklı biçimde de olsa gelmiştir. İslam, siyasete yön vermeliyken, siyasetin dine hakim olduğunu, saltanata yer vermemişken saltanatların dine hükümranlıklarını, dini hayatın bunlardan ayırt edilemez hale geldiğini, kim görmezlikten gelebilir? Kim inkâr edebilir? Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı vd. örnekleri ile başkalaşma, hayata geçirilmiştir. Bakanlar bu örneklerin hep yükseklerine, tepelerine bakarlar, düşülen derin çukurlarına bakmazlar.
Âdeta şöyle bir kural oluşmuştur: Din, dünyevileştikçe, dindeki kurallar çoğalır, törenleşir, siyasileşir. Sadeliği ve içtenliği azalır, asil çabası silikleşir. Yerine katılaşmış, kurallarla şekilperest ve dünyevileşmiş veya tam tersine dünyayı hiç yokmuş farz eden bir anlayış geçer. Başta Emeviler olmak üzere başlatılan bu sürecin, İslâm'ın başına neler açtığını anlatmaya, bir kitaplık lafı buraya sıkıştırmaya girişecek değiliz. Ama burada şunu zikredebiliriz: İlâhiyatçıların görevi, biraz da burayı araştırmaktır. Tekrarlara teslim olmak değildir.
Şunu önemle belirtelim, İslâm'ın başına gelenlerin, diğer dinlerinkinden (İslam'ın daha önceki safhalarından) farkı ve bize teselli veren tarafı, İslam'da ana kaynak ve ilk uygulama sağlam olarak belirgin ve kayıt altındadır. Yani çeri çöpü, tozu toprağı her zaman silkeleyip atacak durumdayız. Diğerlerinde bu, mevcut değildir. Zaten onun için yenilenip durdu.
Peki İslâm'da kaybedilen asil çaba, neler oldu? Şikâyetlerimiz nelerdir? Kısa sürede özellikle siyasileşme sürecinin başlamasıyla, İslâm'ın projelendirdiği, programladığı şeyler aksadı, hatta eskiye ait çok şey geri döndü. Bu, İslâm'ın gücü ile ilgili değil, yaratıcının, insanın iradesine verdiği yer ve pay ile ilgilidir. Yani sorumlu olan biziz. Geride kalan dönemlere sapmalar çoktur. Kadın hakları, saltanat, adaletin buyruk altına girmesi, ahlâkın bencilleşmesi, sofranın saraylaşıp muhtaçlara kapanması, müslümanlar arasında ayrıcalıklar ve sıralanmalar şikayetlerimiz arasındadır. Meselâ Arap olmayan müslümanlara mevali dendi ve buna göre statü ve işlem uygulandı. Yani ikinci sınıf müslüman muamelesi yapıldı. Şekil ve ihlâs ilişkisi sorunları dinin kendisinde yaşandı, yaşatıldı. "Kolaylaştırın güçleştirmeyin, müjdeleyin nefret ettirmeyin" ilkesinin tersine çevrilmesi, kuralların İslâm'ı adeta esir alması, İslâm'ın başına gelenlerdir. Mitolojinin bile musallat olması engellenememiştir. Din ve İslâm'ın farklılaşması meselesinde, sahaya inersek çok şeyle karşılaşırız. Namazda sağ ayak baş parmağının, isterse kırılsın kıbleye döndürülmeye, din zorlar. İslâm ise namazda huzur ve huşu ister. Miraç ister. Allah'a vereceği tekmilde samimiyet ister. Namazdaki mümin, ayaklarının ellerinin farkında bile değildir. Din, Kur'an'ı mukaddes bir cevher gibi yukarıda tutup, rastgele ellemeyip, saygı göstermeyi, tören misali öpüp yukarıda bir yere koymayı, musiki ile ve anlamadan okumayı, ezberlemeyi ister. İslâm ise okuyup anlamayı ve ona göre hareket etmeyi ister. İslam, Hz Peygamber'e, bir kutsal varlık gibi değil gönderilmiş büyük bir muallim gibi saygı göstermeyi ister, "Beni Gören Allah'ı görmüş olur" diye uydurma bir söze saygıyı abartıp inanmamayı ister. Allah Kur'an'da onun için "arkadaşınız" demiştir. (Necm,2; Tekvir, 22) " De ki: Ben de sizin gibi bir insanım ancak bana vahiy geliyor."(Kehf 110; Fussilat, 6)
İslam'da form ve kural yok mudur veya hiç önemli değil midir? Vardır ve önemlidir. Fakat bu şekil ve kurallar disiplin içindir. Disiplin, İslâm değil, İslâm içindir. Bahçe çit demek değildir, çitler bahçe içindir.
Büyük sıkıntılardan biri, sırat-ül müstakimin (doğru ve tek yolun) yollara ayrılmış olmasıdır. Bütün yollar tek yola, aynı yola çıkar anlayışı aldatıcıdır. Hatırlayalım ki, bütün yollar Roma'dan geçer anlayışı ve uygulaması, Roma'yı yıkmıştır.
Bu konularda sorumluluğun, konunun uzmanlarında olduğunu tekrarlayalım. Batının teologları da, bizim ilahiyatçılarımız da sınavda başarılı olamamışlardır.*
Geçmişte ve şimdi, istisna teşkil edecek kadar az sayıda dini bilimlerdeki kahramanlar, direği dik ve sağlam tutmaya çalışmışlardır. Onlar da olmasaydı, temelin sağlamlığına rağmen, daha ne hallere düşeceğimizi kestiremiyorum.
***Teoloji (théologie), ilahi işlerin bilim dalı demektir. Tanrıbilim gibi bir şeydir. İlahiyat bunun bizdeki karşılığıdır. Gerçi ...yât ekinde bilim kavramı yoktur, ilahi işler anlamı vardır ama zımni bir bilim (logie) varmış gibi kullanılmaktadır. İlahiyat kelimesini açıkça bilim kavramı varmış gibi kullanmaktayız.