Sistem deyince bunun bir doğal ve evrensel kanunlara dayalı yönü, bir tarihî ve millî yönü, bir de uygulama yönü var demektir.
Eğitim-öğretimde, hangi yaşta neyi vereceğimiz, bir çocuğun ve yetişkinin anlayabilme kapasitesi, dinleyebilme süresi (dakika olarak) coğrafi ve iklim faktörleri, ödül veya cezanın varsa bilimsel alan sınırları, nihayet metot, eğitim-öğretimin doğal ve evrensel yönünü ifade eder. Doğal ve evrensel dediğimiz zeminde, daha gerilere gittiğimizde, karşımıza tabiat çıkar. Bir bitkinin yetişmesi için nelere ve nasıl muhtaç olduğu, şartlar ve ortam, hayvanların yavrularını nasıl eğitip kendi cinsinin özelliklerini kazandırdığı ve tabiata nasıl uyumlaştırdığı, yani içgüdülerin üzerine neler eklediğini bilmek, eğitim-öğretim çerçevesinin dışında değildir. İşi insana, fert ve toplum seviyesine çıkarınca, sisteme neler dahil olur? Geçmiş, gelecek, gelenek, değerler, aidiyet, tarih şuuru, millî ve evrensel diyalektiği ve sentezi, yani tezatların çözümü, eski-yeni diyalektiği akademik bilgilere açılım ve araştırma ruhu, tekrar ve alışkanlıklar, meslek, yararlılık, başarı-başarısızlık, sistemin içinde yer almıştır. Gerçeklerden hareket ederek olması gerekeni ve beklentilerimizi, yarını hesabetmek, eğitim-öğretimin ideal tarafını teşkil eder. Bu idealler de iki yönlü hareket halindedir: Birinci hedef, ferde, içinde bulunduğu toplumun bir üyesi olma şuuru vermek, o toplumla ahenkli hale getirmektir. Tıpkı bir kedinin, kedi özelliklerini ve diğer kedilerle irtibat ve uyumunun kazandırılması gibi. Hiçbir toplum, kendisine yabancı bir üye yetiştirmez. O toplumun geçmişini, halini, geleceğini hesap etmeyen, hedef almayan, kimliği ve değerleriyle çatıştıran bir eğitim-öğretim istemez. Bu, eğitimin insanî (cinse ait) olduğu kadar, millî tarafıdır ve birinci yönüdür. Ama biz dünyada yalnız yaşamadığımıza, diğer insan grupları olduğuna göre, müşterek-benzer ve farklı hayat sahneleri vardır. O çağın bir medeniyeti vardır ve bu medeniyetin içindeki yerlerimiz açığa çıkmaktadır.
İsabetle ideal edinilmiş olan “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak” için, önce o medeniyeti tanımak, bilmek ve gereğini yapmak icab eder. Mesele bir uyumsa da, yarışsa da, o medeniyetin nereye doğru gittiğini de görmek gerekir. Nereye gittiğini bilmediğimiz bir yolda yürüyemeyiz, yürümemeliyiz. Eğitim-öğretimde bunların harebedilmesi, programa alınması şarttır. Bir bakıma eğitim-öğretimin millî ve evrensel yönlerinden bahsetmiş oluyoruz ki, sıkıntılar burada düğümlenmişlerdir. Dar ve sırf menfaatçi ve hele istismarcı bir siyaset, bu düğümleri çözememektedir. Ya da aldırış etmemektedir.
Her şeyin bir kendine ait tarafı, bir de evrensel tarafı vardır. Bir şeyin “var” oluşu, metot ve teknikler, ilgili aletler, evrensel tarafıdır. Bunlar gerçeğin ve hakikatın var oluşudur. Birileri bunu icad etse veya ilk olarak yansıtsa bile, artık o, insanlığın malı olmuştur. Form ve farklılık millîdir. Bunlar kimlik ve şahsiyetin varlığını temsil eder. Doğru anlaşılır, doğru kullanılırsa, millî ve evrensel çatışmaz. Unutmamalıdır ki, evrensel dediğimizin pratiği, paylaşımdır, toplumların paylaşımıdır. Her toplum, diğer toplumların, tecrübelerinden istifade eder. Yeter ki bu tecrübeler, üç şeye, doğru-iyi-güzel’e karşı olmasın. Bilindiği gibi medeniyet, geriye doğru birden fazla ve farklı halkalar halindedir, gittikçe tek halkaya doğru ilerlemiş, çünkü medenî alışverişler yoğunlaşmıştır.
Özet şeklinde de olsa, bu kadar bilimsel ve felsefî temellerini vurgulayarak konuya başlamamız, eğitim-öğretim gibi hayati bir meselenin önemini belirtmek içindir. Bu meselenin oturduğu kaideyi hatırlattıktan sonra, şimdi eğitim-öğretimle ilgili yakın tarihimizin bir Türk tecrübesine geçebiliriz. Köy Enstitüleri. Bu okul örnekleri bugün hasret (nostalji) duygusunun, eğitim-öğretimde bir ideolojiye dönüştürülmek istendiğine şahit oluyoruz. Mevcut durumdan ve bozuk gidişattan dolayı bunun haklı taraflarını söyleyebiliriz. Yine de sınırları belirlemek için bu konuyu müzakereye değer buluyoruz. Bugün eğitim-öğretim sistemimizin içine düştüğü feci durum görünür haldedir. Herşeyin menfaate dayalı ve yıkıcı bir siyasetin oyuncağı haline gelmesinden, eğitim-öğretim de nasibini almıştır.
Köy Enstitüleri, 17 Nisan 1940’da kuruldu. Merkezde İsmet İnönü, M. E. Bakanı Hasan Ali Yücel bulunuyordu. Daha sonra yapıcı kadroya, o sırada Almanya’da bulunan, elişi öğretmeni İsmail Hakkı Tonguç katıldı. Köyü ve köylüyü kalkındırmak, iş üzerinde eğitim-öğretim, temel ilke ve esas gayeydi. Bu iyi niyetli ve idealist gaye ile bu okullar kurulmuştu. ABD’nde ve Rusya’da benzer örnekleri vardı ama, bize has ve orijinal olmasına çalışılıyordu. Okullar, şehirden, yani il ve ilçelerden uzakta, köye yakın, bazı yerlerde tren istasyonları civarında yer almıştı. Önce bir okulla başladı (İzmir Kızılçullu), zamanla sayıları 21’e çıktı. Öğrenci kadrosu ve okul yapısı, resmî ve idare düzeni şu şartları taşıyordu ve öyle uygulandı:
– Sadece köy çocukları alınacak, istek fazlaysa sınav uygulanacak, kız ve erkek öğrenciler yatılı okuyacaklardı.
– Hazır yerleşim yerleri varsa, onarımları ve okula uygun hale getirilmesi, yoksa inşa edilmesi, öğrenci ve öğretmenler tarafından gerçekleştirilecekti. Öğretmen ve öğrenciler inşaat ustaları ve işçisi gibi çalıştılar.
– İş üzerinde eğitim-öğretim esası uygulanacak, teorik bilgiler buna eklenecektir.
– Her türlü ihtiyaç, imkân nisbetinde, okul kadrosu tarafından karşılanacak, üretilecek ve tüketilecekti. Fazla olursa satılacaktı. Su, çevre kaynaklarından elde ediliyordu, ekmek kendi yaptıkları fırınlarda kendileri tarafından üretiliyordu. Okul arazisi içinde sebze ve meyve bahçeleri, bazılarında üzüm bağları vardı. Bunları kendileri yetiştirip, kendileri tüketiyordu. Bazılarında hayvancılık vardı ve süt veren hayvanlardan faydalanılıyordu. Ürünlerin fazla olanları satılıyor, yetmeyenler dışardan temin ediliyordu. Ürünler yalnız öğrencilere değil, öğretmen ve ailelerine personel ve ailelerine de bedava idi. Daha sonraları aile üyelerine cüzi bir ücretle verilmeye başlandı. Öğretmen ve aileleri lojmanlarda ikamet ediyor, diğer personel, imkân nisbetinde bundan faydalanıyor, bazı çalışanlar, yakın köylerden seçilmiş olduğu için, köyden gelip gidiyorlardı.
– İdari kadro ve yetki düzeni, bu sistemin felsefesine uygun olarak, diğer okullardan biraz farklı idi. Müdür ve yardımcıları yanında bazı idari görevler eklenmişti. Tarım Şefliği, Atölye Şefliği, Eğitim Şefliği gibi. Okulun bütçesi ve yönetimi, iki kısma bölünmüştü. Biri, devletin bütçesi ve muhasebesi, diğeri döner sermaye bütçesi ve muhasebesi.
– Seçilen öğrenci temsilcileri, idarî göreve katılmaktaydı.
– Sabah derslere başlamadan önce, topluca spor ve cimnastik hareketleri yapılıyordu.
– Günlük dersler bittikten ve akşam yemeğinden sonra, etüt saatleri vardı. Etütlerde topluca kitaplar okunurdu. Seçilen kitaplar, klasik edebiyat örnekleri (Tolstoy, Cehov, Stenhal v.b.), felsefî ve ideolojik örnekler (Marx, Lenin, Engels, v.b.) öncelikli idi.
– Son sınıf öğrencileri, stajlarını, civar köylerden birinde, 2 ay süreyle, köyde yatıp kalkmak üzere yaparlardı. Staj yanında, köylüye destek olmaya, daha o yıllarda başlarlardı. Mezun olduktan sonra, atanacakları köyün kalkınmasına hizmet edeceklerdi.
Aksamalara ve yetersizliklere rağmen planlanan pek çok şey gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bu sistemin kanuni düzenlemeleri içinde şunlar da vardı: Mezunlar mutlaka köye tayin edilecek ve orada veya değişiklik yapılacak köylerde, 20 yıl görev yapma mecburiyetinde olacaklardı.
Anlattıklarımızdan, iyi niyetli, vatanperverce, idealist olduğu bir düzen karşısında olduğumuz belli olmaktadır. Fakat bu idealist sistem devam edebildi mi? Bu meseleye bakanlar, her zaman, her şeyde olduğu gibi, iki zıt kutba ayrılırlar. Ya çok kötü derler, ya mükemmel diye överler. Biz böyle bakmamaya, peşin hükümlü olmamaya çalışacağız. Elbette ölçütlerimizin, değer yargılarımızın, anlayış farkımızın etkileri olacaktır. Bunlara rağmen objektif olmayı istiyoruz.
Bir defa, işin içinde siyasi irade olunca, oynaklıktan azade olmak zordur. Kurucu irade, değiştirici, hatta bazan bozucu irade haline gelebilmiştir.
Doğal olarak iyi niyetle, idealistlikle başlayan bu hareket, kısa zamanda, kendi içinde, ideolojik ve değişik siyasi saplantılara kapıldı. Kurucu siyasi irade, ideolojik istismarı ve militanlığı farkedip değişikliğe gitti. 1946’da program değişikliği yapıldı ve bazı yeni düzenlemeler getirildi. Enstitülüler, buna, bu okulların kapatılması olarak bakarlar. Değişikliğin esas sebebinin, ABD’nin, o yıllarda etkisinin başlaması olduğunu söylerler. Bizce her ikisi de doğrudur. Ne bu etkiyi, ne de ideolojik yön tayininde bazen sapmaların varlığını inkâr edemeyiz.
CHP’den sonra, yeni bir partinin Demokrat Parti’nin siyasi hayata katılmasıyla, siyasi etki ve baskılar daha da arttı. 1954’de, D.P. iktidarında, Köy Enstitüleri, 6 yıllık ilköğretmen Okullarına dönüştürüldü. Enstitülere göre artık bu, tam kapatılma idi.
İdealist ve iyi niyetle başlamış, eğitim-öğretim sistemimizin bir parçasına ait macera, kısaca budur. Bu konudaki bilgilerim, sadece araştırmaya dayalı ve kitabî olmayıp, bizzat görerek, içinde bulunarak, yaşayarak elde ettiklerimdir. 7 yıl, bu okulların devamı olan iki okulda, Diyarbakır Dicle İlköğretmen Okulu ile Balıkesir Savaştepe İlköğretmen okulunda, öğretmen ve yönetici olarak çalıştım. Dicle İlköğretmen Okulunda Tarım Şefliği yaptım. Pek çok eğitimci arkadaşlar edindim. Her bakımdan seçkin öğrencilerimiz vardı. Köy Enstitülerinin ilke ve düzeninin yüzde doksanının değişmediği 21 okul devam ediyordu.
– Okullar aynı yerlerindeydi. Kız ve erkek öğrenciler köyden sınavla alınıyordu, yatılı idiler. Son zamanlarında gündüzlü kontenjanları açılmıştı. Şehir çocuklarından da sınava girmeler başlamıştı.
– Okullar, kendi ihtiyaçlarını kendileri karşılamaya çalışıyorlardı.
– Her hafta, bir sınıf ders yapmaz, okulun işlerinde hizmet görürlerdi. Başlarında son sınıf abileri bulunurdu. Tarım dersleri, tarım şefliği, tarım ve hayvancılık faaliyetleri devam ediyordu. İş dersleri, iş atölyesi, Atölye Şefliği devam ediyordu.
– Döner sermaye ve ayrı muhasebesi devam ediyordu, ürünlerden, ihtiyaç maddelerinden öğretmen ve personel aileleri, ücretsiz veya cüzi bir ücretle istifadeye devam ediyordu. Lojmanlardan bir müddet sonra sembolik bir ücret alınmaya başlamıştı. Bekar öğretmenler için bu ücret de yoktu.
– İki aylık köy stajları devam ediyordu. Son zamanlarda şehir okulları da staj yerlerine katılmıştı.
– Enstitülerden farkı ve değişenler neydi? Kısmen ders programları, etüt saatlerindeki muhteviyat, mezunların sadece köye atanma şartı ve 20 yıl kalma şartı (bu şart zaten hiçbir zaman gerçekleşmemişti), iş ve eğitim düzeninde gevşemeler. Değişmeyenler çoğunlukta da olsa, enstitülülere göre, köy enstitülerinin ruhu değişmişti. Bu ruh ortadan kalkmıştı. Bu kanaate katılırım. Ancak şunu da biliyoruz ki, Türk Milletinin ve devletinin, daha ötesi dünyanın da ruhu değişiyordu. Toplumlar bir yerde durmazlar, çağlar değişir, şartlar değişir, iyi veya kötü istikametler değişir.
Şimdi Köy Enstitülerine ve felsefesine, gerçek ve ideal arasındaki pencereden bakalım.
17-18 yaşındaki gence çok yük yüklenilmişti. Gerçekçi, akılcı ve pedegojik formata uygun değildi. Uzun süre genç insanı köye adeta mahkûm etmek yanlıştı. Bu açıdan hukuki de değildi. Enstitüde kazandığı ve özellikle dal olarak seçtiği çiftçilik, hayvancılık, arıcılık, ilk yardım ve acil tedavisi, hastaya enjeksiyon yapma, v.b. alanlarda hem köylüye bilgi verecek, hem uygulayacaktı. Maaşına ek olarak bu faaliyetlerden kazanç da elde edecekti. Köylünün ve köyün kalkınması yönünden idealist bu tavır, hızla uzmanlık çağına giren dünyamızda, zaten uzun süre devam edemeyecekti. Başta özetlediğimiz eğitim-öğretim doğal kanunlarına, amaçlarına, gerçek ve ideal diyalektiğinin çözümüne, Türkiye ve dünya gerçeklerine uyum, ancak geçici olabilirdi ve sistemin kendisi haline gelemezdi. İş üzerinde eğitim-öğretim vurgusu, eğitimdeki bütün yararlarına rağmen abartılmıştı. Bir felsefe ve ona dayalı bir ideolojiye özenme ve onun uygulanma isteği gibiydi. Marksisi ideolojide iş ve emek, düşünceyi yaratır. Biyolojik evrim sürecinde de el, düşünceyi yaratmıştır (Bkz. Engels Doğanın Diyalektiği). Oysa düşünce olmadan iş ve emek olmaz. Beyin elin değil, el beynin emrindedir. Evrimde de değişmenin öncüsü beyindir. Hayvanlarda bile davranışlar, hazır içgüdüler üzerine bina edilirler. Hareket ve davranış, içgüdüleri oluşturmaz. Hayvanlar ve insanlar, içgüdüler hazır olarak dünyaya gelirler. İnsan yavrusunun, ana karnında ilk oluşan organı kalp ve onunla birlikte sinir sistemidir (beyin ve omurilik sistemi). 3. haftada oluşmaya başlar. El ve ayaklar ise 10. haftaya doğru (6-10), iki ay sonra oluşmaya başlar.
İlimde ve medeniyet sürecinde, düşüncenin rolü ikinci plandadır ve elden, iş ve emekten sonra gelir gibi bir iddiaya yol açmak yanlıştır.
İş ve emeğin önemi, milletimizce de, manevî dünyamızca da bilinen ve uygulanan bir konudur. “Türk Milleti zekidir”, “Türk Milleti çalışkandır” diyen önder yalan söylemedi. Dinimiz bu konuyu iman sahiplerine azberletti. “İnsan için sa’yinden (işinden, emeğinden, çalışmasından) başka bir şey yoktur.” (Necm, 39). “Boş kaldın mı hemen başka bir işe koyul” (İnşirah, 7). “İşçinin alın teri kurumadan hemen ücretini verin” (Hadis) ve daha pek çok ilke ve öğüt mevcuttur. Ancak, iş ve emeğe vurgu yapan ve öne çıkaran manevi dünyamız, bu işi sadece maddeye yönelmiş iş ve emek değil, aynı zamanda iyiye, yardımlaşmaya, paylaşmaya, ibadete yönelmiş iş ve emek olarak görmüştür. İyilikte (hayırda) yarışı öğütlemiştir. Fakat ne yazık ki gerek milletimizin hasletleri, gerek dinimizin öğütleri, kötü ellerde kadük edilmiş, işlevsizliğe maruz bırakılmıştır.
Köy Enstitüleri, iyi niyetleri, idealleri, doğruları-yanlışları ile tarihi bir tecrübemiz olarak kalacaktır. Hiç şüphesiz bu tecrübeden çıkaracağımız faydalı derslere sahibiz. Eğitim-öğretimde bazı örneklerini devam ettirmek mümkündür. Fakat köyler artık eski köyler değildir. Mezraları ve üç-beş ücra köyü hariç tutarsak, köye medeniyet unsurları girmeye başlamıştır. Elektrik girdi, buzdolabı girdi, modern tarım ve hayvancılık girdi, sağlık ocağı girdi. Bu, kalkınmışlık gerçekleşti anlamında elbette değildir. Henüz eksiğimiz ve ihmallerimiz çoktur. Yeter ki millî, millete ve geleceğimize sahip çıkan bir devletimiz olsun.
Türk millî eğitim sisteminde ve bilimsel öğretiminde yapılacaklar bellidir. Önce millî eğitimimizi, tarikatların, menfaat aracı haline getirilmiş bir siyasetin ve siyasileşmenin, hainliklerin, tasallutundan kurtarmalıyız. İyi anlaşılmamış olan ve daraltılmış, yer yer başkalaştırılmış bir dinî anlayıştan ve istismarlardan, yalnız eğitimi değil, Türkiyeyi kurtarmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti, başarılı tecrübeler içinden geçip geldi. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunun ilk 15-20 yılında, özellikle iki alanda, bir çeşit savaş stratejisini uygulayarak büyük başarı sağladı. Bu savaş alanlarının biri, eski deyişle maarif, diğeri sağlık oldu. İkisinin de mensuplarına “ordu” kavramı kullanıldı. Maarif ordusu, sağlık ordusu. Okullaşma hızla arttı ve günün medeniyetine uyumu sağlanmaya çalışıldı. Okuma-yazma oranı hızla arttı. Savaş stratejisi uygulayan ikinci ordu da savaşları kazandı. Verem savaş dispansere ve hastaneleri, sıtma savaş, trahom savaş dispanser ve hastaneleri başarılı oldular. Bunlar savaş kelimesinin eklenmesi manidardır. Normal şartlarda ve durumlarda, savaş stratejisine de, savaş hukukuna da gerek kalmaz. Köyün kalkınması başta, bu işler devletin aslî görevidir. Yeter ki devlet, devlet olsun.
Prof. Dr. Yümni Sezen


