Hayatımızın en verimli yıllarında İstanbul’da birçok insan arsalar alıp binalar yükseltirken, biz memlekete hizmet etmeyi, inandığımız değerlere omuz vermeyi tercih ettik. Servet biriktirmek yerine, siyasetle, mücadeleyle ve inançla bir hayat kurduk. Kaybettik belki, ama her zaman dürüst kalmanın huzurunu taşıdık.
Tırnaklarımızla kazandığımız birikimlerimizle aldığımız arsaları sattıktan sonra paramızı Egebank’a yatırdık. Kısa süre sonra 2001 krizi patladı. Bankanın önünde kuyruklara girdik, günler süren belirsizlik içinde bekledik ve nihayet paramızı kurtardık. O gün, büyük bir felaketin eşiğinden döndüğümüzü düşündük.
Sonra dedik ki: “Artık paramızı, inancına ve değerlerine güvendiğimiz bir yere emanet edelim.”
Ve paramızı İhlas Finans’a yatırdık.
Çünkü inanıyorduk: Bunlar bizim paramıza tenezzül etmez.
Ama yanılmışız.
Egebank’tan kurtardığımız birikimimizi, bu kez İhlas Finans’ta kaybettik. Birinde ekonomik kriz vardı, diğerinde güven krizi. Birinden devletin gölgesinde kurtulduk, diğerinde ise inancın ve güvenin gölgesinde kaybettik.
Aradan yıllar geçti. İhlas grubuna bağlı şirketler faaliyetlerine devam etti, büyüdü, yoluna devam etti. Ama bizim gibi binlerce insanın emeği, alın teri, hayat birikimi geri verilmedi.
Bu sadece bir finans hikayesi değildir. Bu, bir dönemin sembollerinin, insanların güveniyle kurduğu ve o güveni koruyamadığı bir hikayedir.
Biz paramızı kaybettik, ama asıl kayıp güven oldu.
Bugün soruyoruz: Değerlerden söz edenlerin, önce o değerlere emanet edilen hakları teslim etmesi gerekmez mi?
Çünkü hak, gecikir… ama kaybolmaz.