Türkiye siyasetini son çeyrek yüzyılda belirleyen, özellikle son on yılda ise devletin kurumsal kapasitesiyle birlikte siyasal ve toplumsal alan üzerinde güçlü bir hâkimiyet kuran iktidar karşısında, yeni siyasal arayışların giderek arttığını gözlemliyorum.
Bu amaçla son yıllarda Ankara'da faaliyet gösteren çok sayıda düşünce platformunun, sivil toplum girişiminin, politika atölyesinin ve fikir kulübünün toplantılarına katılma fırsatı buluyorum.
İlk bakışta bu tablo ve arayışlar umut verici görünmektedir. Çünkü ekonomik, sosyal ve siyasal sorunların ağırlaştığı dönemlerde toplumun farklı kesimlerinin bir araya gelerek çözüm araması siyasal kültür ve demokratik hayat açısından kıymetlidir.
Ancak zaman içerisinde bu girişimlerde dikkatimi çeken başka bir gerçeklik oldu.
Farklı isimlerle düzenlenen onlarca toplantının katılımcı profillerini karşılaştırdığımda, yaklaşık aynı birkaç yüz kişinin sürekli farklı toplantılarda benzer masalarda buluştuğunu gördüm.
Altı milyonluk Ankara'da, ülkenin geleceğini konuşan çevrelerin ortak kümesinin birkaç yüz kişiyle sınırlı kalması, üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken sosyolojik bir olgudur.
Fakat asıl dikkat çekici mesele sayı da değil, bu toplantılara yansıyan motivasyondur.
Türkiye'de iktidar bloğu; siyasetin dinamiklerini belirleyen kamu gücünü, bürokratik kapasiteyi, iletişim araçlarını ve ideolojik aygıtları uzun yıllardır belirli bir stratejik bütünlük içinde kullanmaktadır. Bu stratejinin doğru ya da yanlış olması ayrı bir tartışmadır. Ancak ortada inkâr edilemeyecek ölçüde planlı bir siyasal akıl bulunduğu da açıktır.
Buna karşılık yeni siyasal arayışların önemli bir bölümünde aynı derinlikte tarihsel, sosyolojik ve jeopolitik analiz kapasitesinin maalesef oluşmadığını gözlemliyorum.
Daha da önemlisi, birçok platformda temel motivasyonun ülkenin geleceğine ilişkin yeni bir paradigma üretmekten ziyade, mevcut siyasal güç ve rol dağılımının dışında kalmış aktörlerin yeniden siyaset sahnesine dönme arzusu olduğu izlenimi oluşmaktadır.
Bu çevrelerin önemli bir kısmını geçmişte milletvekilliği yapmış, üst düzey bürokraside görev almış veya kamusal statü sahibi olmuş isimler oluşturmaktadır. Kalanların önemli bir bölümü ise gelecekte siyaset veya kamu yönetiminde yer alma beklentisi taşıyan kişilerden oluşmaktadır.
Bunun doğal sonucu olarak bu toplantıların niteliği de değişmektedir.
Ülkenin yapısal sorunlarını konuşmak yerine geçmiş siyasi hatıralar anlatılmakta, kişisel tecrübeler öne çıkmakta, görünürlük yarışları yaşanmakta ve olası siyasi pozisyonlar dahil olmak amaçlı gündelik konular tartışılmaktadır.
Saatler süren toplantılarda veri analizi, saha araştırmaları, sosyolojik gözlemler, ekonomik dönüşümler, demografik değişimler, teknoloji politikaları ve oluşmakta olan yeni küresel güç dengelerine çoğu zaman temas edilmemekte veya tali başlıklara dönüşmektedir.
Oysa siyaset, yalnızca görünür olmak ve hitabet sanatı değildir. Siyaset; toplumu doğru okuyabilme, değişimi önceden görebilme ve geleceği inşa edebilme kapasitesidir.
Toplumların kaderini belirleyen şey güzel konuşmalar değil; gerçekliği maddi olgular, bilimsel veriler ve sahici analizlerle kavrayabilme yeteneğidir.
Ekonomik dönüşümleri, sınıfsal hareketliliği, kültürel değişimleri, dijital devrimi, yapay zekâyı, genç kuşakların beklentilerini ve küresel güç mücadelesini anlamadan yapılan siyaset tartışmaları çoğu zaman bireysel olarak arzu edilen geleceğin romantik tasvirinden öteye geçememektedir.
Daha da önemlisi, bu tür yapılar zaman içerisinde fikir üretim merkezleri olmaktan çıkarak siyasete insan ve rol devşirme mekanizmalarına dönüşebilmektedir.
İnsanlar ülkenin sorunlarını çözmek için değil; gelecekte oluşabilecek siyasi kadrolarda yer alabilmek için bu ağların içinde bulunmaya başlamaktadırlar.
İşte tam da burada büyük bir paradoks ortaya çıkmaktadır.
Toplum adına konuştuğunu söyleyen çevreler zamanla toplumdan uzaklaşmaktadır.
Millet adına siyaset üretmek iddiasındaki yapılar milletin gerçek hayatını yeterince okuyamamaktadır.
Çözüm üretmek amacıyla kurulan platformlar, zamanla statü üretme mekanizmalarına dönüşmektedir.
Bu durum yalnızca muhalefetin değil, Türkiye'deki sivil siyaset kültürünün de genel bir sorunudur.
Çünkü gerçek fikir üretimi; makam ve statü beklentisinin hakim olduğu yerde zayıflamaya başlar.
Entelektüel bağımsızlığın yerini siyasi kariyer hesabı aldığında, düşünce üretimi yerini pozisyon üretimine bırakır.
Örnek mi?
"Ne zaman partileşeceğiz" yönündeki iştahlı ve ihtiraslı sorular her şeyin önüne geçer.
Bugün Türkiye'nin yaşadığı en önemli krizlerden biri de budur.
Bir yanda siyaseti kamu gücünü de kullanarak güçlü bir biçimde dizayn eden ve uzun vadeli stratejiler geliştiren bir iktidar ve "devlet aklı" bulunmaktadır.
Diğer yanda ise çoğu zaman bu stratejilere ancak sonuçları ortaya çıktıktan, maruz kaldıktan sonra tepki verebilen, gündemi belirlemek yerine gündemin peşinden sürüklenen bir muhalif entelektüel çevre görünmektedir.
Oysa siyaset, yalnızca iktidarın hamlelerine cevap vermek değildir.
Asıl siyaset; toplumsal değişimi önceden okuyabilmek, yeni kavramlar üretebilmek ve geleceğin hikâyesini bugünden yazabilmektir.
Bu nedenle toplum yalnızca söylenen sözlere değil, o sözleri söyleyenlerin motivasyonlarına da dikkat etmelidir.
Bir platformun değeri, kaç kişiden oluştuğu, kaç kişinin konuştuğuyla değil; siyasetin yeni ihtiyaçlarını karşılayacak kaç yeni fikrin ortaya çıktığıyla ölçülmelidir.
Gerçek sivil toplum, mevcut siyasete personel yetiştiren bir bekleme salonu değildir.
Gerçek düşünce kuruluşları, kaybedilmiş makamların nostaljisinin yapıldığı mekânlar da değildir.
Tam tersine gerçek düşünce kuruluşları, toplumun geleceğine dair yeni zihniyetler üreten bağımsız fikir laboratuvarlarıdır.
Türkiye'nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şey işte budur:
Yeni makamlar değil, yeni fikirler.
Yeni kariyerler değil, yeni analizler.
Yeni sloganlar değil, yeni bir gerçeklik muhasebesi.
Bu tespitlerin umutsuzluğu büyütmesini elbette asla istemeyiz. Tam tersine, bu satırlar yeni siyasal arayışların daha nitelikli ve derinlikli bir zeminde inşa edilmesi için yapılmış samimi uyarılar olarak okunmalıdır.
Çünkü umut, sorunları görmezden gelmekten değil; onları doğru teşhis etmekten doğar.
Türkiye'nin geleceği, siyasete devşirilecek yeni aktörler bulmakla değil; siyasetin kendisini yeniden üretecek fikrî cesaret ve kapasiteyi ortaya koyabilmekle şekillenecektir.
Asıl mesele de budur:
Siyasete kimlerin gireceği veya yeni kariyer planları değil, Türkiye siyasetinin hangi fikirlerle yeniden kurulacağıdır.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü