GÜNCEL

28 Şubat; Kutsaldan İktidar Üretme Süreci!

28 Şubat sürecini nörobilim ve sosyolojiyle anlamak: Rubil Gökdemir, Türkiye’deki laiklik-dindarlık geriliminin beynin tehdit algısı ve toplumsal travmalarla nasıl şekillendiğini analiz ediyor.

Modern Devlet ve Dini Radikalleşme:
Devlet eliyle yukarıdan aşağıya doğru yapılan modernleşme çabaları kimlik krizleri ürettiğinden, din kültürel ve zihni kodlar üzerinden sertleşir.
Aidiyetler tehdit altında hissedildiğinde dogmatizm artar.

Bu yüzden radikal dini hareketler çoğu zaman:
Siyasi reform ve baskı dönemlerinde,
Toplumsal travmalar sonrasında,
Ekonomik çöküşlerde yükselir.

Dogmatizm çoğu zaman güçten değil;
güvensizlikten doğar.
Güvensizliğin tam da ne olduğunu anlayabilmek için nörobilimin verileriyle insan doğasının ve beynin karanlık tarafına bakmak gerekir.

Beynin Tehdit Algısı:
Amigdala tehdit algısını yönetir.
Kimlik tehdit altında algılandığında beyin bunu zihni kodlarımıza fiziksel bir tehdit gibi işler.
Bu zihinsel sürecin işlediği durumlarda, farklı aidiyete sahip birey ve kesimler arasında empati duygusu azalır, tehdit algıları savaş moduna geçer, ahlaki esneklik düşer.
Nörobilim araştırmalarının ortaya koyduğu üzere, bir değer "kutsal" kategorisine alındığında, beyin o değeri müzakere dışı görür. Korunan o değerler birden bire muhatapları tarafından "bunlar benim için ilahi emirdir" mertebesine yükselir.

Bu açıklamalar doğrultusunda 28 Şubat'ı özetlemek gerekirse; askeri-sivil devletçi seçkinler eliyle hayata ve toplumsal değerlere "çakılacak çivi" mantığıyla müdahale edenler, o değerler üzerinden yeni bir dogmatik ideolojinin doğuşu sürecini tetiklediklerini, empati yoksunluğu sebebiyle hala anlayamadıklarını gözlemliyoruz.

O süreci işleten psikolojik faktörler;
a-müdahale edilen değerler üzerinden yapılan insani yorumlarla "kutsal" üretilmesi,
b-Yorumla üretilen "kutsal"dan siyasal meşruiyet üretilmesi,
c-karşılıklı tehdit algısıyla toplumsal empati duygusunun kaybı.

Bu üç faktör ortaya çıktığında, çoğulculuğun gereği olması gereken karşılıklı olarak duygu ve düşüncelerimiz dogmatik inançlara dönüştüğünü "aklı-bilimi" temsil etmek iddiasında olanlar hâlâ kavrayamıyorlar.

Türkiye’de laiklik–dindarlık gerilimini ve ağır siyasal sonuçlarını yaşadığımız 28 ŞUBAT sürecini anlamak için, biraz önce kurduğumuz üç katmanlı çerçeveyle (teolojik, siyasal, nörobiyolojik) ortaya koyduğumuz veriler daha da berraklaşıyor.

Bu mesele yalnızca “din–devlet ayrımı” tartışması değil; sosyolojik değişim, kimlik, travma ve yeni iktidar üretim mekanizmalarının kesişim alanıdır.

TARİHSEL KATMAN: Travmatik Kuruluş ve Karşı Travma
1) Kurucu Laiklik ve Güvenlik Refleksi

Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde kurulan Cumhuriyet, dini otoritenin siyasete yön verdiği bir imparatorluk bakiyesinden doğdu. Laiklik burada sadece felsefi tercih değil; devleti koruma refleksiydi.

*Hilafetin kaldırılması
*Tekke ve zaviyelerin kapatılması
*Medreselerin tasfiyesi gibi benzeri adımlar, sistem dışında tutulan dindar kesimde uzun vadeli bir “kültürel dışlanma” algısı ve hafızası üretti.

2) Dindar Muhafazakâr Yükseliş:

2000’ler sonrası dönemde ise; tablo tersine döndü. Devlet eliyle modernleşme çabalarının oluşturduğu travma algısı ve çevrede sistem dışında tutulanların taleplerini başarılı bir siyasal projeyle çok iyi okuyan Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde muhafazakâr siyaset merkeze yerleşti.
Bu kez seküler kesimde şu algı oluştu:
“Yaşam tarzımız tehdit altında.”
Yani her iki taraf da kendini “savunmada” hissediyor.
Savunma psikolojisi ise nörobiyolojik olarak tehdit algısını yükseltir.

SOSYOLOJİK KATMAN: Kimliğin Kutsallaştırılması

Türkiye’de laiklik de dindarlık da zaman zaman normatif ilke olmaktan çıkıp kimlik sembolüne dönüşüyor.

*Laiklik → Cumhuriyetin bekası
*Dindarlık → Milletin ruhu

Bu noktada taraflar şunu yapıyor:
Kendi yorumunu = Varoluşsal hakikat

Bu eşitleme gerçekleştiğinde tartışma rasyonel zeminden çıkar.

TEOLOJİK KATMAN: Yorumu Dinle Özdeşleştirme

Türkiye’de dini gerilim çoğu zaman teolojik derinlikten değil, kimliksel yüzeysellikten besleniyor.

Dindar kesimde: “Benim yorumum İslam’ın kendisidir.”
Seküler kesimde: “Din kamusal alana girerse gericilik başlar.”

Oysa ki vaktiyle klasik İslam düşüncesinde çoğulcu yorum geleneği vardı. Bugün o çoğulculuk yerine sloganlaşmış din dili baskın.(IŞİD, EL KAİDE, TALİBAN v.s.)

Bu da şimdi karşı tarafta "laiklik elden gidiyor" korkusunu tetikliyor.

Gerilim aslında köpürtülmüş bu iki korkunun çatışmasından çıkmaktadır:

Seküler korku: “İranlaşır mıyız?”
Dindar korku: “28 Şubat geri mi gelir?”

28 Şubat süreci travması, muhafazakâr hafızada canlıdır.
Laik kesimin algılarında ise; 2000 sonrası dönüşüm, geriye dönüşün karşı bir travmasıdır.

Toplumsal travmalar sönümlenmese bile siyaseten sürekli yeniden üretilir, çünkü daha zahmetli ve nitelikli çabaları gerektiren hukuk, demokrasi, ekonomik refah gibi performans ölçen rasyonel kriterler yerine çok daha elverişli, kolay iktidar ve meşruiyet üretme mekanizmasına dönüştürülmüştür.

Bakalım akıl, bilim ve hukuk dışı bu kısır döngüden ne zaman kurtulacağız?

Rubil GÖKDEMİR - Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü