Bekir Baba…
Herkes buradaydı…
Üsküdar İlahiyat Camii’nin avlusu dolup taşmıştı. Omuz omuza, saf saf, sessiz bir vefa seli akıyordu. Tabutuna yaklaştım. Ellerimi açtım, duamı ettim. Sonra eğilip fısıldadım:
“Bekir Baba… herkes burada.”
O an yüreğim doldu, doldu taştı…
Kırk yıl yanında büyüdüğüm bir değeri, bir çınarı uğurluyorduk. Sadece bir insanı değil; bir devri, bir terbiyeyi, bir ahlakı toprağa teslim ediyorduk.
Babam beni 1989 yılında Iğdır’dan İstanbul’a uğurlarken,
“Oğlum, Allah seni düz adamlarla karşılaştırsın” demişti.

İşte Bekir Doğan amca o “düz adamlardan” biriydi. Hayat yolculuğumda bize örnek olan, varlığıyla güven veren, manevi anlamda babalık yapan çok özel bir insandı. Arkamızda dağ gibi duran; daraldığımızda sığındığımız bir liman, istikametimizi kaybettiğimizde yönümüzü bulduğumuz bir pusulaydı.
106 yıllık ömrü sıradan bir uzunluk değildi. Sabırdı, imandı, kanaatti, güzel ahlâktı… Hayatın hem varlığını hem yokluğunu yaşamıştı. Darlığı da bilirdi, bolluğu da. Ama hiçbir zaman şikâyet etmezdi. Her hâlinde şükür, her sözünde vakar, her bakışında teslimiyet vardı.
Ziyarete gelen herkesi güler yüzle karşılar, hoş sohbet eder, hediyesiz göndermezdi. Sofrası açık, yüreği sevgi ve merhamet doluydu.
Birlikte Azerbaycan ve Iğdır seyahatimiz olmuştu. Girdiği her ortamda gönüller ona açılırdı. Her tanıştığı insanı rehberine kaydeder, sonra mutlaka arayıp hal hatır sorardı. Onun dünyasında kimse unutulmazdı. Her insan bir emanetti.
Aramızda yarım asra yakın yaş farkı vardı; ama sohbetlerimizde zaman kaybolurdu. Her cümlesi süzülmüş bir ömür tecrübesi, her nasihati ata yadigârı gibiydi.
1945’li yıllarda yaşanan Boraltan Faciası’nın son şahitlerindendi. O acıyı yüreğinde taşırdı. Konu açıldığında gözleri dolar, sesi titrerdi. “Yüce Rabbim bu acıları bir daha kimseye yaşatmasın” derken yalnız geçmişi değil, geleceği de korumak isterdi. Acıyı öfkeye değil, şuura dönüştürmüştü.
Dava adamıydı…
Türk milliyetçisiydi.
Alparslan Türkeş ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun yakın dostuydu.
Ne acıdır ki 14 Şubat 1973’te hunharca katledilen kardeşi, okul müdürü ve şair Cemil Doğan ile aynı gün ebediyete yürüdü. Bu tarih, onun kalbinde hiç kapanmayan bir yaraydı.
1975 yılında Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nde okuyan 35 ülkücü öğrenci, can güvenlikleri olmadığı için İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’ne nakledildiğinde; yurt ve eğitim imkânı sağlayan hayır sahiplerinden biriydi. Bu iyilik, aradan 50 yıl geçtikten sonra ortaya çıktı. Çünkü o yaptığı hayrı hiçbir zaman anlatmazdı.
İstihdam ve iş konusunda pek çok insanın hayatına dokundu. Ama bunu hiçbir zaman övünç vesilesi yapmadı.
Haksızlık karşısında susmaz, zulme boyun eğmezdi. Karabağ’da akan kan da, Uygur Türklerinin yaşadığı dram da onu derinden yaralardı. Türk dünyasının birliğini yürekten savunur, “Birlik olmazsa dirlik olmaz” derdi. Bu söz onun için sadece bir temenni değil, bir ömürlük duaydı.
Şimdi düşünüyorum da…
Biz aslında onun gölgesinde büyümüşüz.
Varlığıyla kendimizi güvende hissetmişiz.
Bir çınarın altında nasıl serinlik varsa, onun yanında da öyle bir huzur vardı.
Hoş bir tebessümle ayrıldı aramızdan.
Ama o tebessüm hâlâ gözlerimizin önünde.
Sesi hâlâ kulaklarımızda.
Nasihatleri hâlâ kalbimizde.
Bekir Baba…
Bugün seni uğurlarken herkes buradaydı.
Ama senin boşluğunu dolduracak kimse yoktu.
Biz yaşadıkça adını yaşatacağız.
Biz doğru durdukça senin izinden gideceğiz.
Sen artık bir hatıra değil; bir ölçüsün, bir istikametsin.
Yüce Rabbim sana rahmetiyle muamele eylesin.
Mekânın cennet, ruhun şad olsun.
Sefer Karakoyunlu yazdı




