Neden mitoloji ve din demedik? Çoğu kez böyle de kullanmışızdır. Eğer mitoloji ile dini ayırt etmek istiyorsak, vahye dayalı tevhid diniyle mitolojinin farkını belirtmeliyiz. Din daha genel bir kavramdır ve kültür dinleriyle mitoloji, birbirine çok da yabancı değildir. Gerçekte tevhid dini iken giderek aslından uzaklaşıp kültürel bir din durumuna düşmüş olanlar da mitolojiyle barışık hale gelebilmişlerdir.

Mit ve mitoloji nedir? Mit (myhos); Yunanca masal, hikâye, efsane demektir. Kestirmeden ona çocukların değil, büyüklerin masalları diyebiliriz.

Logos kelimesinden loji’yi ekledik mi, mitoloji olur. Mitoloji mit kavramından ayrılmayarak; özellikle yaratış, yaratılış, türeyiş ile ilgili olağanüstü anlatılanlar, olağanüstü hikayelerdir. Tabiat olaylarını, toplum olaylarını, bunlara ait sapmış inançları hikaye eden sözlü ve/veya yazılı anlatılardır. Kur’an’da bu kavram esatirü’l-evvelîn (öncekilerin efsaneleri, eskilerin masalları) diye geçer (Nahl-24; Furkān-5; Kalem-15; Mutaffifîn-13).

Kur’an’ın kendisine bu iddia ile müşriklerin attığı iftiraya, Kur’an’ın verdiği cevaplar, ayrı bir konudur.

Pek çok mitolojik örnekten birkaçını verecek olursak; Fâ-Tâ adındaki kralın karısı, yediği nardan gebe kalmış, göğsünden Mani’yi (Maniheizmin kurucusu) doğurmuştur. Meselâ, Prometheus (promete), baş tanrı Zeus’tan ateşi çalıp insanlara getirmiştir. Zeus prometeyi cezalandırmış, her gün bir kartalın onun ciğerini yediği, ciğer yenilendikçe yediği, Kaf dağının tepesinde bir ağaca bağlamıştır. Promete’yi Zeus’un oğlu, yarı tanrı Heraklitos kurtarmıştır. Meselâ, İlyada ve Odisse, Pandora Yunan mitolojileri/destanları bilinenler arasındadır. Her kültürde böylesi mitolojik anlatılar bulunmaktadır.

Türklerde de normal, olabilir kahramanların destanları yanında, masalımsı, olması mümkün olmayan destanlar mevcuttur. Destan olunca, destan kahramanları da olacaktır. Apollo, Daphna (Nehir tanrısı Peneus’un kızı), Yelbegen, Tepegöz (tek gözlü dev), Albastı, Ebede (orman ruhu) gibi.

Tabiatı, olayları açıklayamadığımız zamanlarda insanlar mitolojilere başvurmuşlardır. Fakat bu yorum tarzı yetmeyebilir. Daha derin ve psikolojik, sosyo-psikolojik izahlara ihtiyaç olabilir. Nitekim günümüzde de bunların benzerlerinin bulunuşu, farklı tahlillere girmemizi zorunlu kılar. Herry Potter, Süpermen, Yüzüklerin Efendisi, sinema ve müzik starları böyle değil midir?

Bilimsel yorumlar eksik olmamıştır. Freud’e, Jung’a göre bunlar şuuraltı olayları ile ilgilidir. Freud bunu ferdî şuuraltına bağlar. Rüyalar nasıl ferdî şuuraltının uykudaki marifeti ise, mitler de uyanıkken gördüğümüz rüyalardır ve yine şuuraltının marifetleridir. Bunlar her toplumda bulunduğuna göre, Jung bunu “kollektif şuuraltı”na bağlamıştır. Ona göre bu hikâyeler, şuuraltımızın ortak bölgesinin üretimidirler.

Mitolojik alanda ortak özelliklerin özeti şöyledir: Abartı, olağanüstülük, tabiat üstülük, akıl dışılık, tecrübe edilemezlik, gizlilik, anlam dışılık. Peki bunların bazıları dinlerde de bulunmaz mı? İşte ayırt etmemiz gerekenler de bunlardır. Esasen bu konu, dinin nasıl bir din olduğuna veya nasıl bir din haline getirildiğine bağlıdır. Bir defa, semavî olmayan (vahiy dışı), veya bozulmuş vahiy kalıntıları taşıyan dinler, mitoloji ile barışık hale gelmiş, hatta mitolojiden yararlanmışlardır. Mesela Musevilik (Yahudilik) Sami mitolojilerini terk edememiştir. Vahyi, mitlere ve tarihî olaylara saplantılara kurban etmişlerdir. Hıristiyanlıkta da benzer şeyler olmuştur. Bunları da yine Yahudiler becermiştir. Bu duruma gelişte ne Hz. Musa’nın ve Hz. İsa’nın ne diğer peygamberlerin hiçbir sorumluluğu yoktur. Olanların seyri, başka bir mecrada vuku bulmuş, farklı bir determinizme tabi olmuştur. Birçok yanlış, sapma, bazan iyi niyetle ve farkında olmadan, bazıları da kasten yapılmıştır.

Tevhid dininin son büyük halkası, merhalesi İslamiyet bile bu maceradan kısmen de olsa uzak kalamamıştır. Fark şuradadır: Uyulsun-uyulmasın, bakılsın-bakılmasın, kaynaklarının sağlam kalması, anlayanlara ve doğrusunu bilenlerin her zaman bulunmasıdır.

Mitolojilerde genellikle dualist (ikici) veya politeist (çokçu) düşünce bulunur. Kahramanlar veya üretim kaynakları, kendi aralarında yahut bir daha üstle mücadele halindedirler. Kahramanlar, bazen olağanüstü hayvanlar, yaratıklar, işlerde ortaktırlar. Çok tanrıcılık, bu mit paylaşımlarından, kahramanların iş bölümünden doğmuş gibidir. Mitolojilerde, mit kahramanları yetmeyince, olaylar sükûna kavuşmayınca, umutlar geleceğe aktarılmış, güç meselesi geleceğe taşınmış, umut ve kurtuluş manevî olana damgasını vurmuştur. Yani “mehdi” anlayışı. Dinlere, arka kapıdan da olsa giren, mitoloji uzantılarından biri budur. Gelen din, zaten kendisi bunun için gelmiş, ilke ve hedeflerini buna göre duyurmuş olduğu halde, bazı inananlara bu yetmemiş ki, yine bir kahraman beklenmiştir.

Mitler, vazgeçilemez “inanma” duygusunu kullanmıştır ama, esas kullanma, iyi ve doğru anlaşılmamış veya saptırılmış dinlere aittir. Bu dinler mitleri kullanmışlardır. Yani, yalnız kültür dinleri değil, vahiy dinleri bile bundan kurtulamamıştır. Burada da sorumlu olan din değil, onu anlayan ve hayata geçirmeye çalışan insanlardır.

Hz. Ali, yerinden söküp çıkardığı kocaman kale kapısını kalkan yapar, bir kılıç darbesiyle 50 kişiyi bir anda öldürür. Gerçek kahramanlıklar, mitolojiyle süslenmiştir. Cenknameler, Battal Gazi destanları, literatüre geçmiş pek çok olay, mitoloji unsurlarını ihtiva eder. Antropolog Irene Melikoff, Hz. Ali için, artık Ali tarihi bir şahsiyet değildir, der. Onu Jüpiter’e benzetir. Eski Türklerde Gök Tangri’yi andırır, der. Mezhep veya meşrep itikadının tamamı değilse de bazıları, şu anlayışa büründürülmüştür: “Men Ali’den başka Tanrı bilmezem”.

Şah-ı cihan cûşa geldi

Sırrı aşikâr eyledi

Gökte gürleyen benim diye

Ömer’e söyledi

Ol dem şimşek yalabıdı

Yedi sema gürledi Hem

sakidir, hem bakidir Nuru Rahmanım Ali.

Tevhid dininin en olgun döneminde de olsa, bu artık mitolojidir. Uzantılar, arka kapıdan gizlice girişler, İslam’ın anlaşılmasında rahatsızlık verici olmuştur. Bunun Ali’yle sınırlı olduğunu sanmayın. Miraç meselesindeki mitolojik iddialara, İslam’ın ruhuyla, tebliğcisiyle, akılcılığı ile uyuşmayan iddialara bakalım: Hz. Peygamber’i bir at (burak) ve Cebrail göğe, Allah katına (?) çıkarmış, Allah’ı görmüş, ona cennet ve cehennem gösterilmiş, namaz vakitlerinin son şekli kararlaştırılmıştır. Madem mitoloji ve İslam karşılaştırması yapıyoruz, bakalım: Miraç iddiasına sebep olan İsrâ sûresindeki ilk ayet, bir gece delilleri görebilsin diye kulunu (Hz. Peygamber’i) Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın noksan sıfatlardan beri olduğunu beyan eder. Bu sûrede veya Kur’an’ın başka bir yerinde göğe (Allah’ın huzuruna) çıkma diye bir şey yoktur. Aksine, iddiaya sebep zannedilen bu sûrenin sonunda, peygamber dâhil hiç kimsenin, Allah huzuru diye göğe çıkamayacağı beyan edilmiştir. Müşrikler şöyle derler: “...

Ya da göğe çıkmalısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece göğe çıktığına da asla inanmayız. De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben sadece beşer bir elçiyim.” (İsrâ-93). Yani Hz. Peygamber’e, ben böyle bir şey yapamam, dedirtilmiştir. Müşrikler aslında Kur’an’ın gün be gün nasıl teşekkül ettiğini, göğe çıkmadan, peygambere gelenlerin yazdırıldığını görüyor, biliyorlardı. İşi yokuşa sürmekle, inanmadıklarını ifade ediyorlardı. Şurası hep gözden kaçırılmıştır: Allah’ı gördüğü zannıyla ilgili Necm sûresinin ilk ayetleri, Mekke döneminin ilk yıllarında, yani Cebrail’le tanıştığı ilk zamanda nazil olmuştur. İsrâ sûresinin ayetleri ise çok sonra,Mekke döneminin sonlarına doğru nazil olmuştur. İsrâ sûresinde, göğe çıkma, Allah’ı görme ile ilgili bir ayet yoktur; sadece gece yürüyüşü anlamında (isrâ), Mescid-i Aksa’ya gidiş dönüş vardır. Mekke’de nazil olan ve Allah’ı görme zannına sebep olan Necm sûresinin ayetlerine gelince; görüldüğü söylenen Allah değil, Cebrail’dir.

“(Bildirdikleri,) Vahyedilenden başkası değildir. Çünkü onu ona güçlü kuvvetli, üstün yaratılışlı biri (Cebrail) öğretti. Sonra en yüksek ufukta iken asıl şekliyle doğruldu. Sonra (Muhammed’e) yaklaştı. O kadar ki iki yay arası kadar, hatta daha yakın oldu. Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi (Cebrail aracılığı ile). Gördüğünü kalbi yalanlamadı. Onun gördükleri hakkında şimdi onunla tartışacak mısınız? Andolsun onu (Cebrail’i) Sidretü’l müntehanın yanında önceden bir defa daha görmüştü” (Necm-4-14). Vahiy alırken, Cebrail dâhil, ulaştığı ruhi mertebelerden bahsediliyor. İki yay miktarı kadar yaklaştı denilen Allah değil, Cebrail’dir. Sonra huzura çıkması için ata binip göğe çıkmasına gerek yoktur. Yatağında yatarken de bu mertebeleri katetmesi mümkün hale gelmiştir. Ses, cümle, tabiat varlıkları kılığına bürünme şeklinde Cebrail’le temasa geçirilen Hz. Peygamberin, Cebrail’i iki defa da kendi hüviyetiyle görmüş olduğu anlaşılıyor. Bu dahi yoruma göre anlaşılabilecek bir konudur.

Toprak Hattı Grubu'ndan Kritik Uyarı: Türk Ailesi Nereye Gidiyor?
Toprak Hattı Grubu'ndan Kritik Uyarı: Türk Ailesi Nereye Gidiyor?
İçeriği Görüntüle

İhtiyaç varmış gibi Hz. Peygamber’i, bütün peygamberlerden, özellikle o günlerde Hz. İsa’dan, her şeyden üstün göstermek için bir yarışa girişildiğini biliyoruz. Böyle olunca da ister istemez mitoloji araya girmiştir. Üstelik mitolojiler birbirine benzerler. Söz gelimi Zerdüşt rahibi Ardaviraf tarafından MS 3-4. yüzyıllarda hazırlandığı düşünülen Ardavirafnamedekiler ile bizim miraç birbirine benzerlik gösteriyor. Orada da göğe çıkılmış, Ahura Mazda (Tanrı) görülmüş, cennet ve cehennem seyredilmiştir. Süleyman Çelebi’nin Vesiletü’n-necat (Mevlid) şiiri de böyledir. Dinî duyguları dürtücü, İslam ve Kur’an zikrine (anılmasına) vesile olan ve gelenekselleşmiş, mevlidin okunan kısımlarına, bunu dinin kendi unsuru, yani dinden zorunlu bir tekrar saymamak şartıyla, aşırı ifadelerine rağmen, bir şey dediğimiz yoktur. Fakat şiirin tamamını okursak neler görürüz: Burak adlı bir at, Muhammed adını duyunca bu ada âşık olur. Kırk bin yıl yeme-içmeden kesilir. Tâ ki Cebrail’in gelip ona görevini bildirinceye kadar. Cebrail ve Burak’ın sırtına binen Hz. Peygamber, göğe çıkarlar. Ötesi onlara yasak olmuş olan bir yere gelince, binek değiştirilir. Refref adlı binek Hz. Peygamber’i götürmeye devam eder.

Cebrail ve Burak orada kalır. Sonra yedi kat gök birer birer aşılır. Sidretü’l müntehaya ve huzura çıkılır. Geçilen her katta Hz. Peygamber, kendisinden habersiz olan diğer peygamberlerle tanıştırılır. Hz. İbrahim, Hz. Musa gibi.

Tanıştıran Cebrail’dir. Hani Cebrail yarı yolda kalmıştı, diyemeyiz. Mitolojiler çelişkilere aldırmaz. Her nedense üst katta Hz. Musa vardır.

Namaz vakitlerinin 50’den 5’e indirilme pazarlığını da o sağlar. Hz. Musa’nın akıl vermesi ve tembihi ile, Hz. Peygamber huzura iner iner çıkar. Beş vakitte karar kılınır. Allah’ın Kur’an’da, “Allah hiç kimseye gücünün yetmediğini yüklemez” (Bakara-286). beyanı sanki hiç görülmemiştir. Allah, mutlak iradesini pazarlığa bırakır mı, hiç düşünülmemiştir. Övenler de hadis uyduranlar da nakledenler de işin aslına esasına yanaşmamışlardır.

Peki miraç yok mudur? Böyle bir miraç yoktur. Hz. Peygamber tefekkür halindeyken de Cebrail’in işaretini alırken ve vahiye ulaşırken de miraçtadır.

Hiç haberi yokken, aniden, bir imparatordan haber gelir gibi kendisine haber gelmiş değildir. O, ilk vahiyde bile, haftalarca Hira dağındaki mağarada ne miraçlara çıktı. O’nu görmek için değil ama, etrafındaki varlıkları, evreni aşmak için bir çeşit çile içindeydi. Sonra O bize şah damarımızdan daha yakın değil midir? (Kāf-16). Önemli olan o yakınlığı hissedebilmek ve O’na yönelebilmek. Göklere çıkmaya gerek yoktur. Şah damarımızdan daha yakınlık, bazılarına bin yıllık mesafe gibi kalabilir. Hz. Peygamber’e ise çakan şimşeğin ulaşması kadar yakındır. Bunun vahiy dışı örnekleri müminlerde de görülebilir. Nitekim “namaz mü’minin miracıdır” denmemiş midir?

Mitolojilerdeki masal teması, ciddi ciddi din ve maneviyat çerçevelerine sokulabilmiştir. Bunun yine hassas örnekleri, sufî düşüncede de yer almış, kurgulara sebep olabilmiştir. “Her sabah o şeyhin mezarına yüz tutar, tâ kuşluk vaktine kadar huzurunda dururdu. O diri şeyhin mezarından ses geldi. Ben buradayım, bana gel diye seni çağırıp duruyorum. Kendine gel, sesime koş. Benden yüz çevirme. O gün Ebu’l-Hasan’ın hali düzeldi...”

(Mesnevi, IV, 1926, 2934). Böylesi örnekler çoktur. Hele günümüzde sırıtacak biçimlere bürünerek artmıştır. Oysa sufi düşünce İslam’ı şekle boğan, katılaştıran, alabildiğine kural yükleyen, özünü ve amacını kaybettiren, rahatsız edecek derecede siyasete, menfaate, saltanata mahkûm eden, iktidarların aleti eden bir din anlayışı ve uygulanışı sürecine karşı, iyi niyetle ve bazı ruhi dertleri tedavi maksadıyla, kalp ve gönül zenginliğiyle yola çıkmış, çok güzel şeyler söyleyen, çok güzel öğütler veren, dine estetik katan dinî hareket iken, yukarı çıktıkça din ve felsefeyi birbirine karıştırmış, karşılıklı faydalanmanın ötesine geçmiş, zamanla adeta sırlar ve özel marifetlerle yüklü paralel bir dinî sistem haline gelmiştir. Tarikatlar, tekkeler, zaviyeler, dergâhlar oluşturarak, sanki ikinci bir din haline gelmiştir. Sırmalı ulemanın baskılarından ve siyasi iktidarların zulmünden kaçan müminler buralara sığınmışlar, istifade etmek, gönül hoşnutluğu yaşamak istemişlerdir.

Ama bir taraftan da başka otoritelere teslim olmuşlardır. Yeni kurallar oluşmuş, yeni otoriteler zuhur etmiştir. Yeni ruhanî tipler ortaya çıkmıştır. Bu sistem, bozulmaya da ortak olmuştur. Tevbe, zühd, şükür, rıza, hamd, sabır, tevekkül gibi üstün ruhî ölçüler kullanılsa da durumun kötüleşmesine ve yanlış kurgulara engel olunamamıştır.

Gavslar, kutuplar, şeyhler, artık ruhî-manevî hayatın sessiz mitoloji kahramanıdırlar. Dinin kendisine musallat olan mitoloji, dinin baş dönmesine maruz kalmış şekillerine musallat olmayacak mıydı? Giderek aşırıya kaçma istikameti arttığı için, bugün bu dinî mitoloji kahramanları artmış, pervasızlığa soyunmuşlardır. Depremin yerini, yönünü değiştirme iddiaları, havada düşecek uçağı nefesle kurtarma iddiaları, daha neler neler, inanç hayatımıza dahil edilmeye çalışılmıştır. Çünkü başından beri ustaları, Kur’an’dan daha ilerisini, peygamberden daha yetkilisini aramış ve üretmişlerdir. İddialı ve sınır ötesiyle meşgul olmuşlar, böylece mitolojiye yenik düşmüşlerdir. Hz. Peygamber’i övmekten başka bir niyeti ve maksadı olmayan sûfi müridi Süleyman Çelebi de bu mağlubiyetin bir örneğidir.

Kur’an dışına çıkmış veya ona ters düşmüş her şey, her yol, balçıklı bir yol olmaya adaydır.

Peygamberler, dinî, ahlakî, vicdanî, hem de medenî birer örnektirler ve gönderen tarafından örnek olarak gösterilmişlerdir. (Ahzâb-21). Ama mitoloji kahramanı değildirler. Mitoloji kahramanı veya bu hale getirilmek istenen bir peygamber, bize nasıl örnek olacaktır? Mitoloji kahramanının yaptıklarını (gerçekte hayalimizde ona yaptırdıklarımızı) biz nasıl yapabileceğiz?

Mitoloji ile tevhid dinini şu konu başlıklarıyla ayırt edebiliriz: – Hukuk. Birinde yok, diğerinde vardır. Dinde hukuk teşekkül eder. – Ahiret günü. Birinde yoktur veya saptırılmıştır. Diğerinde önemlidir. – Gerçekçilik. Ayırt edici en önemli özelliktir. – Anlama, araştırma, inceleme. Birinde yoktur, diğerinde vardır.

Mitoloji, insan üretimi, hayal üretimi olarak aşağıdan yukarı doğrudur. Tevhid dini yukarıdan aşağı doğru iner ve yukarı çıkmak isteyen insanla bir noktada buluşur.

Hayallerde ve masallarda kalan gerek doğrudan mitoloji, gerek dinlere sinmiş mitoloji, gerek sufi düşünce gibi yorum ve felsefî yaklaşımlar, derin duyguyu ve özel marifetleri bolca olumsuz kullandıkları için, objektif bilgi daima ikinci plana itilmiştir. Varlık ve olaylar ile akıl arasına uçurumlar sokulmuştur.

Sapmış bir ruhani tecrübe ile ilim (ve bilgi) arasında bir alaka kurulamayacağı peşinen bellidir. Mitoloji, kendi çocuksu dönemiyle yetinmeyip devam edince, gerçeği, ilmi, araştırmayı, anlamayı, keşfi, teknik üretimini engellemekle kalmamış, hakiki dini de anlamaya çelme takmıştır. Çünkü mitoloji, insanı hayal dünyasında, sanal dünyada yaşatır. Batı dünyası bunu kırdı, çocukluk çağı ve çocuk masalları gibi bir hatıra olarak geride bıraktı. Bu konuda hayalleri terk etti ama hakikatin sadece görünen kısmında kaldı. Ferdî istisnalar dışında bunun dışına çıkmadı. Tabiî, toplumsal, ilmî gerçekleri gördü; maddeye, yani içinde yaşadığımız gerçeğe yöneldi; buldu, buluşturdu, yaptı, bu dünyanın hakkını verdi. Bu dünyadaki insanın hakkını verdi. Başka deyişle, aklıyla ve diğer önemli özellikleriyle insanı yakaladı. İnsanı yakalayınca, çok şeyi yakalamış oldu. Fakat onun arka planına bakmadı. Felsefeyi de oraya odakladı. İnsan kendi kendine buraya gelmemişti. Onu buraya yollayanı Batı unuttu. İzzet Begoviç’in dediği gibi, Doğu Allah’ı buldu, insanı unuttu, Batı insanı buldu Allah’ı unuttu. Müslüman her ikisine de yönelmek zorundadır. Ama ne yazık ki biz, halâ masallarda yaşamaya kendimizi zorluyoruz. Masalları şeyh masalları haline getirdik. Dinimizi mitolojileştirmeye devam ediyoruz. Dünyaya ilgimiz, sadece parayla oynamak ve dini siyasileştirmek.

Bundan kurtulma yolu meçhul değildir.