Hz. Muhammed’in  tebliğ ettiği İslamiyet, zamanla Arapların kabul edilemez örf adet ve zaaflarının  İslam’la birleştirmeleri, yoğurmaları sebebiyle güzel ahlakın yaşandığı bir çekim, ilgi ve temayül merkezi olmaktan çıkarılıp, bir “ Arap - Emevi dini “ olarak dünyada artık terör ile bile  birlikte anılır ve tartışılır hale getirilmiştir.

    Arap İslamcılığının geçirdiği aşamaları en iyi, en doğru özetleyenlerden biri de Alman siyaset bilimci, gazeteci, yazar AUGUST FERDİNAND  BEBEL dir. Şöyle diyor..

Kobani kararları sonrasında Meclis’te ortalık karıştı Kobani kararları sonrasında Meclis’te ortalık karıştı

"Araplar Hz.Muhammed'in kazandırdığı milli ve dini özgüven şuuruyla bedevi aşiret yaşamından yavaş yavaş uzaklaşarak İslam bayrağını ellerine alıp komşu ülkelere fetihlere başladılar. Örgütlü gücün başarılarıyla ilerleyen Araplar, kılıçla boyun eğdirdikleri halkları küçümsemeye başladılar. Bununla beraber yenilgiye uğrayarak İslamiyeti benimseyenlerin bir Arapla eşit tutulmasına da kolay razı olmadılar. 
Oysa Hz. Muhammed ve Kur'an, bütün Müslümanların eşit sayılması esasına dayanıyordu.  
Kılıçla yenerek İslamiyeti benimsettikleri halkların dilini, kültürünü değiştirmeyi hepsine Arapça kullanma ve Arapça yaşama mecburiyeti getirmeyi ihmal etmediler. Bununla o halkların milli varlıklarını imha etmeyi, Arap karşısında ikinci derecede kalmayı benimsemesini sağladılar. Böylece egemenlikleri altındaki halkların dili ve kültürünü değiştirmeyi zorunlu hale getirdikten başka, o halkların bilimsel gelişme yollarına da gizli saldırılar başlattılar. Ve böylece egemenlikleri altındaki halklar baskı altına aldıkça, bu halklarla aralarında gizli bir rekabet ve gizli bir yarış devam edegeldi. 
Fetihlerdeki galibiyetleri arttıkça ekonomik olarak, saltanat olarak çok büyük zenginliğe ulaştılar. Bu güçle denizlerde büyük ticari başarılar elde ettiler ve geniş deniz filoları oluşturdular. Afrika'nın birçok  kıyı bölgesine Avrupalılardan çok önce ulaştılar. Hindistan yollarında ticari koloniler kurdular.
Bir taraftan İspanya'ya geçip Endülüs devleti kurdular. Avrupa'dan per çok öğrenci bu Endülüs okullarında eğitim almıştı.
Arap-İslam İmparatorluğu çok büyümüştü, ancak bu büyüme ve kalkınma Müslüman halklara adaletli yansıtılamadı. Fetihlerde masum halk çocuklarının ölmesi ve öldürmesi karşılığında büyüyen imparatorluğun zenginliği yöneticiler ve din büyükleri arasında paylaştırılıyordu. Bu saltanat ve ganimet birikimi Arapları ve islamiyeti başka yola götürdü.  
Zor yoluyla boyun eğdirilen ailelerin fertleri, galip gelenin kölesi olma adeti Araplarca zevkle sürdürüldü. 
Güzellikleriyle ün salmış Berberi erkek ve kadınları büyük sayılarda köleleştirilerek Arap-İslam yöneticilerinin saraylarını, haremlerini doldurmaya başladılar. 
Böyle bir çevre ve ortam içinde, Arapların yaşama tarzının sadeliği hızla yok olup gitti. 
Hristiyan Bizans sarayını örnek alan Araplar en güzel köle kadınlarla doldurulmuş ve harem ağalarının beklediği büyük haremler kurdurttular.
İnsanların bedensel duygularını harekete geçiren hazlar,cinsel haz, şarkı, müzik, ve şiir sanatı, büyük ziyafetler ve içki alemleri gerek halifenin gerekse imparatorluğun önde gelen büyüklerinin saraylarında doruğa ulaştılar. 
Erkek ve kadın şarkıcılarla , müzikçilerle,ozanlarla, her türden sanatçıyla sonu yoz çılgınlığa varan bir kült yaratıldı.
Bir şarkı yada şiirle halifenin ya da üyüklerden birinin beğenisini kazanan kişi, sultanlara layık ödüllerle mükafatlandırılıyorlardı. 
Sefahatin her türü, dinin yasaklarına karşın alabildiğine yaygınlaşmıştı. 
Halifelerin çoğu, Kur'an'ın sünnetinde her ikisine de --Şeytanın işi ve kötülükleri-- olarak tanımlanan Şarap ve kumara öylesine büyük bir tutkuyla bağlıydılar ki, bu uğurda devlet kasasını boşaltmaktan çekinmezler, devlet işini yapamayacak hale gelinceye kadar içerlerdi.
Emevilerde başlayan bu saltanat sefası, daha sonra Bağdat'da Abbasilerce de değişik görünümlerde sürdürüldü. 
Abbasilerce 762 yılında kurulan Bağdat şehri her yönüyle har vurulup harman savrulan, debdebeye düşkün  bir saray hayatının örneğini sundu. 
Sayısız zenginlere ve büyük parasal olanaklara sahip şehirde kalabalıklar arasında başını sokacak bir yer arayan, karınlarını doyurmak için tesadüfleri bekleyen de büyük bir kitle yaşardı.
Yılda milyonlarcadirhem yutan sarayda zevk ve sefa hayatının yanı sıra, paralı yabancı muhafızlar ve askerler de(Çoğu selçuklu Türklerinden) çoğalınca halkın hoşnutsuzluğu çok arttı. 
Halkın şikayetlerinin çok arttığını gören Halife Mütesellim Bağdat'ı terk edip Şam'da yerleşme kararı aldı.  Bu defa Payitahtını Şam'a kurdu. Kendisinden sonra gelen Halife Mütevekkil yalnızca Şam'ın inşaasına 300 milyon dirhem harcadı. 
Bu çılgınca hayat, Halifelerin ve devlet büyüklerinin sık sık zihinsel çöküntülerine sebep oluyordu. Neredeyse deliliğe varan bir kendini beğenmişlik ve kibirlilik duygusu, önüne geleni  hediyelere boğma alışkanlığıyla devam ediyordu. 
Bu çılgın hayatı korumak için de karşı çıkanlara barbarca cezalandırmalar, insafsız işkenceler eksik olmuyordu. 
Saray içinde harem hayatının yaygınlaşıp kök salması olgusu, Arap ailesinin dış dünya ile ilintilerini koparmış, aile içindeki despotluk  almış yürümüştü.    
Hiçbir duygu, başkalarına kayıtsız şartsız egemen olabilme ve hükmedebiyle duygusu kadar insan ahlakını bozucu etki yapmaz. Bu sınırsız egemen olabilme duygusuna bir de rahatına düşkünlük, tembellik ve eğlenceli aşama alışkanlıklar eklenince ortaya büyük bir uyuşukluk ve teslimiyet durumu çıkar. Bu da uyuşturucu ve keyif verici maddelere düşkünlüğü arttırır. Erkek-dişi çok sayıda genç insanın köle olarak varlıklı kimselerin evlerinde birarada yaşamaları pek çok olumsuzluklara yol açmıştır.
Zenginlerin oyunculara, şarkıcı kadınlara, çengilere ve benzer kimselere büyük zaafları vardı. 
Doğunun iki kutsal kenti Mekke ve Medine, aynı zamanda sosyal yaşantıyı renklendirenhayat ve eğlence kadınlarının da eğitildiği okullar gibiydi. Bu nedenle her yıl Mekke'ye yapılan ve utanç verici cinsel kaçamaklara da sahne olan hac ziyaretleri, dünyevi zevklerin karşılanmasına yönelik kurumların da  ortayla çıkmasına yol açtı.
Kamuya açık randevu evlerinin Hz. Muhammed'ten önce de var olduğu biliniyordu, ancak Hz.Muhammed bunların hepsini kapattırmıştı. Bir kısmı gizliden devam ettiriyordu. 
Randevu evleri zamanlaArap imparatorluğunun  hemen her kentine yayılacaktı. 
Genelde bu evler kumarhanelerle birlikte  çalışmaktaydı. 
Yönetimden başlayarak topluma yayılan toplumsal ahlakın çüküntü sürecine girmesi anormal tutku ve düşkünlüklerin artmasına yol açıyordu. 
Ancak üst kademelerdeki bu manevi, ahlaki, zihinsel ve fiziksel  çöküntüye alternatif  oluşturacak bir kitle ağırlığının halk tarafından meydana getirilebilmesi söz konusu bile değildi. 
Çünkü bu aşırı yanlışlıklara ve haksızlıklara karşı çıkma ihtimali olan kitleler hem çok şiddetli cezalarla hem de verilen dini telkinle " çok şükür, buna da şükür" deme huyu onların felaketini hazırlayan etmenlerin başında yer aldı.  
Bu en azla yetinme özeliği, Müslümanların tepesindeki despotların ahlaksızlıklarını, adaletsizliklerini seyretme geleneği kuşaktan kuşağa asırlarca devam etmek zorunda kaldı.  
Bu yöneticiler de halkın iyi niyetli bu zaafından yararlanarak, dini de yönetme, tarif etme, kurallar belirleme yetkilerini daha da kötüye kullandılar. Uygulamada İslamiyetin Hz.Muhammed'le ve O'nun adalet ve ahlaka yönelik din anlayışıyla ilgisini kestiler."

AUGUST FERDİNAND BEBEL -(1840-1913)
Alman politikacı, gazeteci,

Editör: Kerim Öztürk