(Bence bu yazıyı okumayan ziyandadır.)

AKIL, MODERN, GELENEK VE DEMOKRASİ

Geçtiğimiz günlerde Sözcümüz Sayın Rubil Gökdemir'in, haklı olarak serzenişte bulunduğu bir  paylaşımı olmuştu.

 "200 yıldır gelenekle - modern arasındaki gerilimden kurtularak, rasyonel çizgiye bir türlü gelemedik.
Bu kadar akıl dışılık olabilir mi ?" diyordu Sayın Sözcümüz...

Bu cümle üzerinde biraz durmak, düşünmek ve kendimce cevap aramak istedim.

Bunun için öncelikle "rasyonel çizgi ve akıl" dan başlamak gerekir diye düşündüm ve "akıl kavramını" en iyi anlatan Prof. Dr. Niyazi Kahveci Hoca'ya müracaat ettim...

"Akıl, beyindeki işletim sistemi olan zihni yönetir. Zihnin kontrolcüsü, yöneticisidir.

Akıl yürütme, düşünme yetisidir.

Felsefede Akıl: Soyut komutlarla akıl yürütme, kavram oluşturma, bunlara göre hükmetme yetisidir.
Akıl, sebep ve sonucu ayırt etmektir. 

Nedenselliği kavramaktır. Sorgulamak, soru sormaktır.

İnsan; insanın aklı ve zihinle yaptığı sistematik düşünme ürünü yapıdır. Yani, insan bedenini insan yapan şey, beşerî düşünme ve onun ürettiği fikir ve bilgilerdir.

Beşerî akıl, kullanma açısından   MUTLAK AKIL VE MUKAYYET AKIL olmak üzere iki çeşittir.

MUTLAK AKIL; Sınırsız, şartsız ve güdümsüz akıldır. Felsefe bu aklı kullanır.

MUKAYYET AKIL; Sınırlı, şartlı ve güdümlüdür. Dinsel düşünme, genellikle mukayyet aklı kullanır." 

Bu bilgiler ışığında; 700 yıldır monarşik yönetimler tarafından yönetilen tebânın, korku ve baskı ikliminde ve  sadece din temelli eğitim ve düşünme sistematiği içinde kaldığı, yani  MUKAYYET AKLIN hâkim olduğu, çok açık biçimde görülüyor.

Sistematik düşünme, yani felsefî düşünme, beşerî düşünme gibi düşünüş biçimlerinin, eğitim sistemi içinde yer almadığı ve dolayısıyla, felsefenin, mantığın olmadığı ve tabii ki buna bağlı olarak, bir tek filozofumuzun da olmadığı çok hazin bir gerçek...

Bu topraklar, MUTLAK AKLIN kovulduğu, MUKAYYET AKLIN egemen olduğu topraklar hâline getirilmiş.

Aklın vesayet altına alındığı ya da vesâyet odaklarına teslim edildiği topraklar olmuş burası...

Vesâyet altında yaşamak, kaderi ve karakteri haline gelmiş bir toplumun, vesâyetten kurtulması, aklını kullanması çok zor olduğu gibi, tek bir kimse çıkıp da "aklını kullanma cesaretini göster" diyememiştir.

Meselâ, 18.yy.da  "Aklını kullanma cesaretini göster; vesayet kabul etme..." diyen ve böylece AYDINLANMA ÇAĞINI başlatan bir KANT çıkmamış bu topraklardan...

Dolayısıyla, "rasyonel(akılcı) çizgiye gelememenin" temel nedenlerinden biri olarak, düşünme sistemindeki yapısal yanlışlığı saptıyorum.
Zira, rasyonel(akılcı) düşünmesini bilmeyen toplumlardan, rasyonel çözümler çıkmaz ve çıkmıyor da...

Bu şartlar altında, bilim yapılamıyor, hukuk ve demokrasi gelişemiyor...
Bu sebeple de, geleneksel toplum düzeninden, gerçek mânâsıyla modern toplum düzenine geçilemiyor.

Bir modernleşme projesi olan, Cumhuriyet'in hayata geçirmek istediği ve getirdiği yenilikler ki çoğu  Batılı değerlerdi, geleneksel kesimin tepkisi, itirazları ve isyanlarıyla karşılandı.

Batıdaki modernleşme süreci ile paralel bir değişim ve dönüşüm süreci yaşanamadı Türkiye'de...

Zira, Türkiye, Batıdaki gibi, Rönesans ve Reform, Sanayii Devrimi, Fransız İhtilâli ve sonunda gelişen Aydınlanma çağını yaşamadı.
Üstelik Batıdaki dönüşüm ve değişim talebi, aşağıdan yukarıyaydı.
Aydınların ve bilim insanlarının başı çektiği halk hareketleriydi.

Türkiye'de ise; tam tersine yukarıdan aşağıya bir değişim ve dönüşüm hareketi söz konusuydu.
Halktan gelen bir talep olmadı.

Yüzyıldır sancılarını çektiğimiz, bugün hâlâ çekilmekte olan, modern-gelenek çatışmasının nedenlerinden biri de budur kanımca.

Gümüşhane ekibiyle 30 saat sonra gelen mutluluk Gümüşhane ekibiyle 30 saat sonra gelen mutluluk

Geleneksel kesimlerden gelen talep ve tepkiler, güvenlik politikasıyla bastırılıp, susturulursa, yok edileceği sanıldı.

Modernleşme sürecinin en önemli ayaklarından biri olan demokrasi rafa kaldırıldı.
Çoğulculuk, temel insan hakları gözetilmedi.
Resmî ideolojinin öngördüğü, tek tip vatandaşlık modeli yaratıldı;
Batılı, sünnî, lâik ve Türk.

Ve ne yazık ki, bastırılan kesimlerde oluşan, öfke, nefret, kin gibi duygular, yıllar içinde, su yüzüne çıkmaya başladı.

Lâik-Antilâik, Türk-Kürt, Alevî-Sünnî, Sol-Sağ bandında, geleneksel fay hatlarımız oluştu; kutuplaştırıldık, ötekileştirildik ve hâttâ düşmanlaştırıldık.
Toplumsal hafızamız, her an kaşınmaya hazır, çatlaklarla ve yara berelerle dolduruldu...

Ortada, geçmişten günümüze gelen yaralı bir toplum var. Bir enkaz var...

İşte, bugünlerde yine, bilinçaltımıza itilen korku ve kaygılar, yeniden canlandırılmaya çalışılıyor.

On yıllardır izlediğimiz film, yeniden gösterime sokulmak isteniyor sanki...

Senaryosunu başkalarının yazdığı bu filmi, kaç kez daha izleyeceğiz ?

Artık, lütfen, aklımızı kullanalım ve başkalarının yazdığı senaryoların figüranı olmayı reddedelim.

İdeolojilerimiz, kimliklerimiz ve inançlarımız ne olursa olsun; birbirimizi sadece İNSAN olarak görmeye, değer vermeye ihtiyacımız var.

Çoğulcu bir bakış açısına, tek bir insanımızı bile dışlamayan demokratik bir bakış açısına ihtiyaç var.

Artık, kendi hikâyemizi kendimiz yazalım.
Yeni hikâyemiz;
"AKIL, BİLİM, HUKUK VE DEMOKRASİ" çatısı altında, tek bir yurttaşımız dışarıda kalmayacak şekilde, buluşmak ve bütünleşmek olsun...

BİZ OLALIM; BİR OLALIM.
"MODERN VE GELENEĞİN ARASINDAKİ GERİLİMDEN," ANCAK BU YOLLA KURTULURUZ...

"RASYONEL ÇİZGİYE," ANCAK BU YOLLA GELEBİLİRİZ...
BAŞKA YOLU YOK !

Sevgi ve saygılarımla...
Reyhan DEMİREL

DEMOKRATİK DEĞİŞİM HAREKETİ

Editör: SEFA BUĞRA ŞENEL