En büyük dua veya temennim;
dini veya ideolojik dogmatizm, kaba ve vahşi güce dayalı haklılık veya meşruiyet üretmeye çalışanların, aynı şekilde karşı yıkıma maruz kalmaları ve sonsuza kadar tövbe ve pişmanlıkla terbiye edilmeleridir.
Aksi halde insanlık içinde taşıdığı iblise teslim olacaktır.
İnsanlık, kendi elleriyle kurduğu medeniyetin enkazı altında kalmayı en çok da haklılık iddiasını mutlaklaştırdığı zamanlarda öğrenmiştir.
Tarih, kendini “tek doğru” ilan edenlerin, o doğrunun uğruna insanı yok sayanların ve en nihayetinde gücü haklılığın yerine koyanların trajedileriyle doludur. Bugün Orta Doğu’da yaşananlar, bu kadim hakikatin bir kez daha kanla yazılmış hâlidir.
Bölge, sadece coğrafi bir alan değildir; aynı zamanda insanlığın zihinsel ve ahlaki kırılmalarının sahnesidir. İnançların, ideolojilerin, kimliklerin ve çıkarların iç içe geçtiği bu coğrafyada, her aktör kendi haklılığını mutlaklaştırırken, karşısındakini şeytanlaştırmakta beis görmemektedir.
Oysa asıl tehlike, karşıdaki “şeytan” değil, insanın kendi içinde büyüttüğü iblistir.
İblis; sadece metafizik bir figür değil, aynı zamanda insanın içindeki kibir, öfke ve tahakküm arzusunun sembolüdür.
Bu iblis, kendini en çok şu üç biçimde gösterir:
Birincisi, dogmatik körlük. Dini veya ideolojik bir inancı, sorgulanamaz ve tartışılamaz bir mutlaklık haline getirmek…
İkincisi, güce tapınma. Haklılığı, adaleti ve merhameti değil; silahı, zorbalığı ve korkuyu referans almak…
Üçüncüsü ise, karşıyı insanlıktan çıkarmak. Onu bir düşman değil, yok edilmesi gereken bir nesne olarak görmek…
Halihazırda Orta Doğu’nun ABD/İSRAİL saldırılarıyla başlayan bugünkü dramı, tam da bu üç iblisin ittifakından doğmaktadır.
Her biri kendi haklılığından emin taraflar, aslında aynı hatanın farklı yüzlerini temsil ediyor. Bir taraf “ilahi emir” diyerek yıkımı meşrulaştırıyor, diğer taraf “tarihsel hak” diyerek aynı yıkımı yeniden üretiyor.
Bir başkası ise “güvenlik” veya “bekâ” söylemiyle, şiddeti kalıcı bir yönetim biçimine dönüştürüyor. Sonuç değişmiyor: Şehirler yıkılıyor, çocuklar ölüyor, umutlar tükeniyor.
Bu noktada sormamız gereken soru şudur: Gerçekten kim haklı?
Eğer haklılık, daha fazla can yakabilme kapasitesiyle ölçülüyorsa; o zaman insanlık çoktan kaybetmiştir. Eğer meşruiyet, korku salma gücünden türetiliyorsa; o zaman hiçbir medeniyet iddiası samimi değildir. Ve eğer bir dava, kendi dışındaki herkesi yok sayarak var oluyorsa; o dava, aslında kendi sonunu hazırlıyordur.
Bu yüzden en büyük temenni şudur:
Dini veya ideolojik dogmatizmle, kaba ve vahşi güce dayanarak haklılık üretmeye çalışanlar, aynı yöntemlerin yıkıcı sonuçlarıyla yüzleşmelidir. Bu bir intikam arzusu değil; bir denge talebidir. Çünkü insanlık, ancak yaptığının sonuçlarını yaşayarak öğrenir.
Adalet, sadece mazlumu korumak değil; zalimi de yaptığının bedeliyle terbiye etmektir. Eğer bu denge kurulmazsa, zulüm kendini yeniden üretir. Ve her yeni zulüm, bir sonrakini doğurur.
Orta Doğu’da eksik olan şey tam da budur:
Sonuçların öğretici gücü.
Çünkü bugün bölgede birçok aktör, yaptıklarının gerçek bedelini ödemeden yoluna devam edebilmektedir. Bu da onları daha cesur, daha acımasız ve daha sorumsuz kılmaktadır. Oysa tarih bize şunu öğretir: Bedelsiz güç, en tehlikeli güçtür.
İşte bu yüzden, temennimiz bir “yıkım arzusu” değil; bir “uyanış çağrısıdır.”
İnsanlığın, kendi içindeki iblisle yüzleşmesi için bir zorunluluktur.
Zira eğer bu yüzleşme gerçekleşmezse, insanlık iki seçenekle karşı karşıya kalacaktır:
Ya kendi içindeki iblisi tanıyacak ve onu dizginleyecek…
Ya da o iblise teslim olarak, kendi varlığını anlamsızlaştıracaktır.
Bugün Orta Doğu’da yaşananlar, sadece bölgesel bir kriz değildir. Bu, insanlığın ahlaki kapasitesinin testidir. Bu sınavda başarısız olunursa, coğrafyalar değişse bile sonuç değişmeyecektir. Aynı hikâye, farklı yerlerde yeniden yazılacaktır.
O halde mesele, sadece ateşi söndürmek değildir.
Asıl mesele, o ateşi sürekli üreten zihniyeti dönüştürmektir.
Bu dönüşüm ise kolay değildir. Çünkü iblis, en çok insanın kendini haklı hissettiği anlarda güçlenir. “Ben doğruyum” dediğimiz anda, karşıyı yok sayma ihtimali başlar. Ve işte tam o noktada, insanlık kaybetmeye başlar.
Bu yüzden belki de en büyük erdem, haklı olma ihtimalimize rağmen kendimizi sınırlayabilmektir. Güçlü olsak bile merhameti seçebilmek… Haklı olsak bile adaleti aşmamaktır.
Çünkü gerçek medeniyet, gücü kontrol edebilme yeteneğidir.
Eğer Orta Doğu’da bir gün kalıcı bir barış olacaksa, bu barış silahların susmasıyla değil; zihniyetlerin değişmesiyle mümkün olacaktır. İnsanlar, kendi içlerindeki iblisle yüzleşmeden, dış dünyada huzur inşa edemezler.
Son söz olarak şunu söylemek gerekir:
İnsanlık, kendi içindeki karanlığı tanımadan aydınlığa ulaşamaz.
Ve belki de en büyük dua şudur:
İnsanın içindeki iblisin, kendi yaptıklarıyla yüzleşmesi…
Ve o yüzleşmenin, onu sonsuz bir pişmanlıkla değil; kalıcı bir hikmetle terbiye etmesi.
Aksi halde, iblisin kazandığı her savaş, aslında insanlığın kaybettiği bir gelecektir.
Rubil GÖKDEMİR Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü