Dağların arasına sıkışmış bir kasaba vardı. Sabahları aynı saatte uyanan, aynı sözleri tekrar eden, aynı korkularla yaşayan insanların kasabasıydı burası: Eğin. Günler geçer, yıllar birbirine karışırdı; fakat insanların zihninde yeni bir düşünce doğmazdı.

Kimse sorgulamazdı.

Kimse “neden?” diye sormazdı.

Hayat, sanki gözleri açık ama karanlıkta yürüyen insanların yürüyüşüne benziyordu.

Bir gün kasabaya bir genç geldi. Adı Nurettin’di. Elinde birkaç kitap, omzunda eski bir çanta vardı. Ama asıl taşıdığı şey kitaplardan ağırdı: bir ülkü.

Kahvehaneye girdiğinde herkes ona yabancı gözlerle baktı. Köyün yaşlılarından biri sordu:

“Evlat, nereden geliyorsun?”

Nurettin sandalyeye oturdu ve sakin bir sesle cevap verdi:

“İnsanın yalnız yaşamak için değil, bir ideal için yaşadığını öğreten yerlerden.”

Masadakiler birbirine baktı. İçlerinden biri alayla güldü.

“İdeal mi? Bizim işimiz ekmek kazanmak. Hayal kurmak değil.”

Nurettin onların yüzlerine baktı. Bu bakışta ne öfke vardı ne küçümseme. Sadece derin bir hüzün vardı.

Çünkü o, insanların yürüdüğünü ama görmediğini hissediyordu.

Nurettin akşamları birkaç genci etrafına topladı. Onlara milletin tarihinden söz etti. Fedakârlıktan, ahlaktan, ülküden, insanın kendinden daha büyük bir dava için yaşayabileceğinden bahsetti.

Ama çoğu insan için bu sözler ağırdı.

Bir gün kahvehanede biri sertçe bağırdı:

“Sen gençlerin aklını karıştırıyorsun! Bu kasabada herkes hayatından memnun.”

Nurettin sakin kaldı.

“Memnun olmak başka şeydir,” dedi, “uyanmak başka.”

O günden sonra kasabada hakkında dedikodular yayıldı.

“Hayalperest.”

“Gençleri kışkırtıyor.”

“Boş davaların adamı.”

Ama Nurettin geri adım atmadı. Çünkü o bir ülkücünün kaderini biliyordu: yalnız kalmayı göze almak.

Bir gece gençlerden biri ona sordu:

İstanbul’da Hocalı Katliamı’nın 34. Yılına Özel Anma Programı: "Unutmadık, Unutturmayacağız"
İstanbul’da Hocalı Katliamı’nın 34. Yılına Özel Anma Programı: "Unutmadık, Unutturmayacağız"
İçeriği Görüntüle

“Abi, neden bu kadar uğraşıyorsun? İnsanlar seni anlamıyor.”

Nurettin cebinden küçük bir mum çıkardı ve yaktı. Karanlık odada titrek bir ışık yayıldı.

“Bu mum,” dedi, “ışık vermek için kendini yakar.”

Genç muma baktı.

Nurettin yavaşça devam etti:

“Bazen toplum karanlıkta yürür. Gözleri vardır ama ışığı yoktur. İşte o zaman bir ülkücü ortaya çıkar.”

Genç merakla sordu:

“Peki o ne yapar?”

Nurettin muma bakarak cevap verdi:

“Yol göstermek için kendini yakar.”

Yıllar geçti. Nurettin yaşlandı. Onu dinleyenlerin sayısı çok değildi ama hiç yok da değildi. Birkaç genç onun sözlerini taşıdı, birkaçının kalbinde onun ateşi kaldı.

Bir akşam kasabanın tepesinde otururken yanındaki gençlerden biri ona şöyle dedi:

“Abi, sen bu kasaba için çok yoruldun.”

Nurettin uzak dağlara baktı. Gün batımı vadinin üzerine ağır ağır düşüyordu.

“Bazı insanlar yolu yürür,” dedi.

“Bazıları ise yolu göstermek için yanar.”

Sonra yavaşça ekledi:

“Cahil bir halk için ülkücü olmak…

körlerin arasında elinde meşale taşıyan birine benzer.

Ama o meşale aslında onun kendi hayatıdır.”

Ve genç adam o gün anladı:

Bir ülkücü bazen bir toplumu değiştiren kişi değildir.

Ama karanlıkta yürüyen insanların görebilmesi için kendini yakan ilk ışık çoğu zaman odur.

ALINTI