GÜNCEL

Jeopolitik Zorunlulukdan Otoriter Fırsatçılığa: 21. Yüzyılda Devlet Aklının Yeni Meşruiyet Üretme Mekanizması

Rubil Gökdemir yazdı: "Devlet aklı" ve "jeopolitik zorunluluk" söylemleri, iç siyasette otoriterleşmenin maskesi mi oluyor? Gerçek güçlü devletin formülü nedir?

Tarih boyunca rejimler, güçlerini sadece zor kullanma araçlarıyla değil, aynı zamanda iktidarlarına meşruiyet üreten büyük anlatılar üzerinden de tahkim etmişlerdir. Krallıklar ilahi hak söylemiyle, imparatorluklar yeni medeniyet misyonuyla, cumhuriyetle birlikte ideolojik rejimler ise kurtuluş, kuruluş ve devrim söylemleriyle kendi siyasi hakimiyetlerini topluma kabul ettirmeye çalışmışlardır.

21. yüzyıla geldiğimizde ise yeni bir meşruiyet devşirme dili ortaya çıkmaktadır:

Jeopolitik zorunluluk söylemi.

Bu söylemin temel iddiası şudur: Dünya büyük bir dönüşüm içerisindedir; eski düzen çözülmektedir; yeni paradigmanın yeni güç merkezleri yükselmektedir.

Böylesine tarihi bir dönemeçte toplumların uzun demokratik tartışmalara, kurumsal ve hukuki denetim mekanizmalarına, siyasi muhalefet ve toplumsal çoğulculuğun ortaya çıkardığı yavaş karar alma süreçlerine tahammül etmesi mümkün değildir.

Çünkü "tarih beklememektedir, iç cepheyi tahkim etmek" tezleri yeni siyasal meşruiyet arayışlarının gerekçesini teşkil eder.

Dolayısıyla güçlü bir merkez, hızlı karar alan bir siyasi iradeyi temsil eden güçlü bir lider, toplumsal uyum ve devlet hedefleri etrafında hizalanmış, çatlak ses çıkarmayan bir toplum, yeni çağın zorunluluğu olarak sunulmaktadır.

İşte bu gerekçelerle "Devlet Aklı" kavram ve tarifiyle, tarihi stratejik sentezleri mümkün kılan kurumsal hafıza ve analitik kapasiteye işaret edilerek, siyaset dışı bürokratik unsurlar yeni bir meşruiyet tahkimatının yanında kendilerine de yeni hegemonya alanları açarlar.

İşte tam bu noktada çok önemli bir zihinsel kırılma yaşanmaktadır:

Oysa burada sorulması gereken temel soru şudur:

Bir devletin büyüklüğü, kerameti kendinden menkul devlet aklından mı, toplumunun sessizliğinden mi; yoksa özgür vatandaşlarının, kurumsal kapasitelerin ortaya koyduğu ortak akıldan mı beslenir?

İnsanlık tarihi göstermektedir ki büyük dönüşüm dönemlerinde en kalıcı ve en başarılı devletler, sadece merkezi otoritesini liderlerle güçlendirenler değil; aynı zamanda bilgi üretim kapasitesini, kurumsal sürekliliğini vatandaşların ve toplumun yaratıcı enerjisini artırabilenler olmuştur.

Çünkü modern çağda devletlerin gerçek gücü, sadece ordularının büyüklüğünden veya sınırlarının genişliğinden değil; bilimsel üretimden, teknoloji geliştirme kapasitesinden, verimli ekonomisinden, hukuki güvenilirlikten ve insan sermayesinin özgürce gelişebilmesinden doğmaktadır.

Bugün “milli çıkar”, "devletin bekası", “jeopolitik mücadele”, "oyun kurucu olma", “yeni dünya düzeninde yer alma” gibi kavramlar, hukuki ve demokratik denetimi etkisizleştiren, muhalefeti gayri meşru gösteren veya hukuk devletini ikinci plana iten bir siyasal dile dönüşüyorsa, burada artık stratejik bir vizyondan değil; stratejik hedefleri tam bir fırsatçılıkla kullanarak iç siyasette otoriterliği ve üstünlüğü kalıcı hale getirme çabasından söz etmek gerekir.

Çünkü güçlü devlet ile sınırsız iktidar aynı şey değildir.

Devletin güçlenmesi, kurumların güçlenmesidir. Kurumların güçlenmesi ise onların kişilere, partilere veya geçici siyasi çoğunluklara bağlı olmaktan çıkarılıp, toplumun tamamına ait hale gelmesiyle mümkündür.

Bugünün dünyasında yeni paradigma arayışı ve büyük güçlerin rekabeti gerçektir. Yeni ticaret yolları, enerji ağları, dijital altyapılar, verimlilik ve teknolojik üstünlük mücadelesi gerçekten yeni bir küresel düzen doğurmaktadır.

Ancak tarihin bize öğrettiği en önemli gerçeklerden biri de şudur:

Dışarıda büyük güç olma iddiasıyla içeride özgürlük alanlarını daraltan toplumlar, bir süre sonra dışarıdaki iddialarını da taşıyabilecek entelektüel ve kurumsal kapasiteyi kaybederler.

Çünkü baskı, kısa vadede itaat üretir; fakat uzun vadede yaratıcılığı, eleştirel düşünceyi ve yenilik kapasitesini tüketir.

Asıl kurucu irade; farklı fikirleri, "öteki" ilan edilenleri tehdit olarak gören değil, onları devlet aklının ve toplumsal gelişimin bir kaynağı olarak değerlendirebilen iradedir.

Bugün Türkiye’nin önündeki asıl mesele, yeni jeopolitik düzende hangi tarafta yer alacağı kadar, o düzende nasıl bir medeniyet ve yönetim modeliyle var olacağı meselesidir.

Eğer yeni yüzyılda gerçekten bölgesel bir merkez, ekonomik bir güç ve stratejik bir aktör olmak istiyorsak; bunun yolu yalnızca daha güçlü bir lider ve her alanı kontrol eden devlet aygıtı kurmaktan değil, aynı zamanda daha güçlü bir hukuk düzeni, daha bağımsız kurumlar, daha özgür üniversiteler ve daha cesur düşünebilen vatandaşlar yetiştirmekten geçmektedir.

Çünkü büyük devletler yalnızca toprak üzerinde yükselmezler; büyük fikirler, yeni değer ve ilkeler, güçlü kurumlar ve özgür zihinler üzerinde yükselirler.

Jeopolitiğin dili bize coğrafyanın önemini anlatır. Demokrasi, hukuk ve insani değerleri esas almak ise o coğrafya üzerinde nasıl bir medeniyet inşa edeceğimizi belirler.

Tarih, sadece güç sahibi olanları değil; o gücü hangi ahlaki ve hukuki sınırlar içinde ele geçirdikleri ve kullandıklarını da kayda geçirir.

Rubil GÖKDEMİR

Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü