✍ | Prof. Dr. Yümni Sezen yazdı ... - 26.07.2026
Gündemden düşmeyen konularımızdan biri de ırkçılık ve milliyetçilik tartışmasıdır. Osmanlı'nın son zamanlarında Avrupalının etkisiyle ve İslâmcılık, ümmetçilik anlayışı tartışmaları arasında başlar, Cumhuriyet döneminde yeni şekiller alarak devam eder.
Irkçılık ve milliyetçilik konusunda kafa karışıklığının haklı sebepleri de bulunmaktadır. İslâmiyeti doğru anlayamamak, Atatürk'ü doğru değerlendirememek, Kemalist adı verilen anlayışların ve CHP uygulamalarının aşırılıkları, din adına hasredicilikler işin içine girince, sağlam bir fikre sahip olmak zorlaşmıştır.
Irkçılık ve Milliyetçiliği, eğer kimlik, milli kimlik, milli değerler ve bunların devamına ait irade ve amaçta birleştiriyorsak, yorumumuz başka ve farklı maksatlar taşımıyorsa, aynı şeyi ifade etmiş olabiliriz. Fakat bu iki kavramı kendi hallerine ve kendi gerçek istikametlerine bıraktığımızda, iş değişir. Irk da bir gerçektir ama millet, ırkı aşan bir kavram ve sosyal gerçekliktir. Irk biyolojik ve psikolojik bir temele dayanır, millet sosyolojik bir temele dayanır. Sosyolojik bir anlam ve gerçeklik ifade eden milletin içinde, ırk mevcut olsa da, tek kapsayıcı ve hasredici değildir. Olursa, millet kavramı ve millet gerçeği, kendi anlamından uzaklaşır.
Manevi değerler, kutsal alemin bizdeki yansımaları, hiçbir ırkın veya milletin tekelinde değildir. Irkçılık, manevi ve kutsal değerleri de kendi ırkına has kılmak ister. Milliyetçilik ise, bu değerlerin başka milletlerde de olabileceği kanaatindedir ve bu değerleri başka milletlerle paylaşır. Ancak onları kendi milli kimliğiyle ahenkleştirmiştir. Fark ırkçılıkta biyolojik kabul edildiği için, manevi değerler dahil her konu, bir üstünlük-aşağılık konusu haline dönüştürülebilmiştir. Üstünlük ve aşağılık iddiasından ırkçılıkta vazgeçilmez. Bu ise hem "insanî" hislerle hem İslâm gibi evrensel bir din ile çatışır. Irkçılık, dini de kendine has, kendine ait kılmak gibi bir sapma gösterebilmiştir. Yahudiler bu konuda örnektir. Üstünlük, seçilmişlik, kutsal ve manevi değerlerin kendilerine has kılınması, Allah’ın bile bir ırkî kayırıcılık içinde görülerek inanılması, ırkçılığın milliyetçilikten farklılaştırıldığının ve dine bile ırkçılık açısından bakıldığının örneğidir. Tabiatıyla uçlar uçları, aşırılıklar aşırılıkları doğurur sosyolojik kuralı gereği, karşılarında başka ırkçı teşebbüsleri bulmuşlardır.
Millet ve milliyetçilik, kimlik ve değerler muhafazası yanında bir fazilet yarışını da içine alır. Üstün ırk, üstün millet yerine, fazilet yarışı söz konusudur.
Irkçılık ve milliyetçilik ilişkisindeki kafa karışıklığı, Cumhuriyet döneminde, milliyetçi Türk aydınları arasında kendini açığa vurmuştur. Nihal Adsız'ın 1951'de Orhun Dergisi'ndeki "Milli Birlik" adlı makalesi, tipik bir göstergedir. Orada milli birlik, ancak savaş zamanlarında kendini gösteren bir duygu ve düşünce olarak alınmıştır. Bunun dışında milli birliği düşünmenin yanıltıcı ve yanlış olabileceği vurgulanmıştır. Savaştaki duygunun dışındaki milli birlik düşüncesi, herkesin aynı düşünceyi taşıması, milletin sürü haline gelmesini istemek olarak değerlendirilmiştir. Adsız'a göre tek partinin, CHP'nin, milli birliği siyasi istismar ve siyasi baskı arzusu olarak kullandığı üzerinde durulmuş, manevi dünyamıza yer vermeyen Kemalistlerin ve İnönü rejiminin bu rolü oynadıklarına yer verilmiştir. Burada hürriyetin ve sınırlarının iyi anlaşılmadığı, toplumsal kurallarla ahenkleştirilemediği ve gerçeklerin siyasi istismarla karıştırıldığı göze çarpmaktadır.
Milli birlik düşünce ve şuurunun siyasi istismara alet edilebilmesi mümkündür ve vâkidir. Fakat unutulmamalıdır ki ancak "gerçekler istismar edilebilir". Milli birlik normal zamanlarda, toplumsal değerlerin, milli ülkülerin olmazsa olmazı ve sessiz bir yapıştırıcısıdır. Ayrıca o anda lâzım olmasa da sosyal vücudun hazır adrenalidir. Yoksa, savaş zamanlarında, olmayan bir şey nasıl açığa çıkar? Sosyal kimliğin oluşumu, değerlerin paylaşılması, geleceğin sağlama alınması tarihi süreçte oluşmuş olan milli birlik sayesinde olur. Kemalist aşırılıklar, demokrasi süsü verilmiş çoğulculuk sapmaları veya herhangi bir siyasi yadırganma, milli birliğin önemini örtemez. Bu siyasi dar kafalılıklara karşı çıkmak da milli birliğin ne olduğunu açıklamaya yetmez.
Parçalamaktan, bölmekten, çoklu otorite ve yönetimden kaçış, mütecanis bir millet kurmak iradesine ve ülküsüne, ırkçılıktan ziyade milliyetçilik yakışmaz mı? Gerçeğe daha uygun olan bu değil midir?
Tarihi süreçte şu-bu sebeplerle millete katılmış başka kavim parçalarını, sosyolojik tabirle alt/yan kültürleri ana gövdeyle, kurucu ve kapsayıcı kültürle kaynaştırmak, ırkçılıkla mı, milliyetçilikle mi mümkündür?
Kutsal değerlerimize saygısızlığa kadar işi götüren siyasi yobazlıklar ve zorbalıklar, bizim ana fikirden, yani milli şuur ve millicilikten uzaklaşmamıza, ırkçılığa sığınmamıza sebep değildir ve sebep olmamalıdır*
Türk Milliyetçiliğinin zengin bir âlim ve aydın kadrosu olmakla birlikte, bilhassa doruktaki iki isim, Ziya Gökalp ve Mustafa Kemal Atatürk, ırkçı değil, milliyetçidirler. Bunlar Türk Milliyetçiliğinin ne olup ne olmadığı konusu ve algısı için yeterlidirler. Elbette geliştirilecek, yeniden yorumlanacak yönleri vardır ve fakat yanlışlıkları yoktur. Önemli olan iyi niyet, samimiyet, ihlâs ve anlama ruhudur. Ziya Gökalp, millî ve islâmî, bunlarla medenî diyalektiğini isabetli şekilde çözüme kavuşturmuştur. Türkleşmek- İslamlaşmak-Muasırlaşmak (Türklük-İslâm-Medeniyet) tezi, bunu esas alır. Atatürk de ırkçılığı milliyetçiliğe, yani biyolojiyi sosyolojiye tahvil etmiştir. Ne mutlu Türk olana dememiş, "Ne Mutlu Türküm Diyene" demiştir. Nasıl bir soya mensup olduğumuz konusunda Atatürk'ün ilmî merakı, sadece gerçeği tesbit alanında kalmış, ırkçı bir ideolojiye dönüştürülmemiştir. "...Türk Milliyetçiliği, Türk içtimaî heyetinin hususî seciyelerini, başlı başına müstakil kimliğini mahfuz tutmaktır" diyen Atatürk, kimlik muhafazasına önem verir ve fakat bununla insanlığı ve İslâm dinini ihmal etmez ve reddetmez. "Millîci olmak bizim şiarımızdır. Fakat bizim millîci şiarımız, dar ve tekelci değildir. Bizim millîciliğimiz, medenî insanlık içinde, onun esaslı bir unsuru olarak, insanlığın yücelip yükselmesine yönelmiş bir millîciliktir. Türk Milleti, insanlık ailesinin samimî bir ailesidir." "Bizimle işbirliği yapan bütün millletlere saygı duyar ve riayet ederiz." Aynı şekilde Atatürk millîciliğin İslâmiyletle de birlikteliğine önem vermiştir. Milliyetçiliğin anlamlarından ve faaliyet sebeplerinden biri kimlik ise, din de bu işin içinde demektir ve Atatürk bunun farkındadır. İkisi de dünyada birlikte hareket eder ve Peyami Safa'nın dediği gibi ebedî olmanın şartında birleşirler.
Ziya Gökalp ve Mustafa Kemal Atatürk, ikisi de, millî kimlik meselesini evrenselliğe kurban etmemişler, evrenselliği de gözardı etmemişler, diyalektik tenakuzu çözümlemişlerdir. Hem Türk hem insanîyetçi, hem Türk hem medenî, hem Türk hem müslüman. Türklüğün, elbette önemli esas olmakla birlikte yalnızca soy meselesi, sadece tarihî hasredicilik işi olmadığını, bir algı ve şuur işi olduğunu belirtmişlerdir. Atatürk'ün, ne mutlu Türk olana demeyip ne mutlu Türküm diyene deyişi, bunu açıklamış olur. Buradaki fark, ırkçılıkla milliyetçilik arasındaki farktır. Bu farkı anlamayanlara anlatılabilecek bir şey yoktur.
Atatürk'ün islâm konusundaki hassasiyeti, onun Arab'ın kültürü, dolayısıyla "Arab'ın dini" haline getirilip getirilmemesidir. "Biz milliyetperveriz ve dinimize hürmetkârız" , "kanunun esasîsi, cümlemizin malûmudur ki, Kur'an-ı Azimüşşân'daki husustur" derken ; "İslâm dini akla, mantığa, tabiata, hakikata uygun olduğu gibi, toplum menfaatlerine de uygun olup, medenîdir" derken; "Her fert dinini diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır, o da mekteptir" derken; "Camilerin mukaddes mimberleri, halkın ruhânî, ahlâkî gıdalarına en yüce ve feyizli kaynaklardır, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın toplanma yerleri değildir" derken; yalnız dinin önemini belirtmekle kalmamış, millîciliği din şuuru ile bitiştirmiştir. Meclisteki bir konuşmasında Atatürk, Filistin, Kudüs, Mekke ve civarını kastederek, "İslâmın mukaddes yerlerinin, Musevîlerin ve Hristiyaların nüfûzu altına girmesine mânî olacağız " , "Buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz", "Şimdiye kadar bazılarınca dinsiz ve İslâma kayıtsız diye itham edilmemize rağmen bugün biz, Hz. Peygamberin son arzusu olan mukaddes yerlerin daima Müslümanların elinde kalması için şu anda kanımızı dökmeye hazırız." demiştir.**
Irkçılık ve milliyetçilik ilişkisini müzakere ederken şunları unutmamalıyız:
-Millet kavramı ve millet gerçeği, ırk kavramı ve gerçeğini aşar.
-Irkçılıkta ırk üstünlüğü iddiası ve fikri, ister istemez kendini gösterir. Milliyetçilikte üstünlük başka sahalara, ahlâk ve fazilete, faydalılığa aktarılmıştır.
-Kimlik sadece biyolojik ve psikolojik alanı kapsamaz. Aynı zamanda sosyolojiktir. Yani kültüreldir ve değerler sistemine aittir. Bir çeşit kültür ve değerler şahsiyetçiliği olan milliyetçilikte, tahakküm ve zulüm fikri ve temayülü yoktur, olmamalıdır. Irkçılık ise şart ve fırsatlar elverdiğinde buralara girebilir ve girmiştir.
Türk genci bunların daha fazlasını bilmek, öğrenmek ve geleceği düşünmek zorundadır.
*Sözlerimizin daha iyi anlaşılması için Nihal Adsız'ın Orhun Dergisindeki "Milli Birlik" makalesine bakılmalıdır. 23 Şubat 1951 sayı 21.
**Naklen verdiğimiz bütün bilgiler ve sözler için, Yümni Sezen, Hümanizm ve Türkiye kitabına ve oradaki kaynaklara bakınız.



