(Tarih, Kimlik ve Muhakeme Arasında Sıkışan Bir Siyasal Kültürün Yansımaları)
Türkiye'de siyasal partileri anlamaya çalışırken çoğu zaman programlara, liderlere ve seçim sonuçlarına odaklanıyoruz. Oysa siyasal davranışı belirleyen en önemli unsur çoğu zaman partilerin kendisi değil, onları ayakta tutan tarihsel sosyolojidir. Çünkü partiler seçim kaybedebilir, isim değiştirebilir veya bölünebilir; fakat onları besleyen zihniyet dünyası çok daha uzun ömürlüdür.
Bugün CHP seçmeni üzerine yapılacak herhangi bir analizin de öncelikle bu tarihsel zemini dikkate alması gerekir.
Cumhuriyet'in kurucu kadroları, son iki yüzyıllık Osmanlı modernleşmesinin devamı niteliğinde, devlet merkezli bir çağdaşlaşma projesi inşa ettiler. Bunun ideolojik olduğu kadar yapısal nedenleri de vardı.
Nüfusun büyük çoğunluğunun köylü olduğu, okuryazarlığın son derece sınırlı kaldığı, sanayileşmenin henüz başlangıç aşamasında bulunduğu bir toplumda modernleşmenin temel taşıyıcısı devlettir.
Dolayısıyla Cumhuriyet'in ilk döneminde modernleşmenin yukarıdan aşağıya yürütülmesi tarihsel şartlar içinde anlaşılabilir zorunlu bir tercihti.
Ancak her siyasal proje zamanla kendi statükosuna uygun sosyolojisini de üretir.
CHP etrafında şekillenen modernleşme hareketi de eğitim sistemi, bürokrasi, şehirleşme ve kültürel kurumlar aracılığıyla kendisini yalnızca bir siyasi partiye değil, aynı zamanda Cumhuriyet devrimlerinin doğal temsilcisine dönüştüren bir toplumsal üst kimlik oluşturdu.
Pierre Bourdieu'nün "kültürel sermaye" kavramı burada açıklayıcıdır. Eğitim, dil, yaşam tarzı ve kültürel kodlar yalnızca bireysel özellikler değildir; aynı zamanda toplumsal statü üreten araçlardır.
Cumhuriyet'in ilk kuşaklarında oluşan bu kültürel sermaye, zamanla bazı kesimlerde yalnızca eğitimli olmanın değil, aynı zamanda toplumu dönüştürme konusunda doğal bir meşruiyetin de kaynağı olarak algılanmaya başladı.
Fakat tarih yerinde durmadı.
1950 sonrasında Türkiye yeni bir sosyolojik evreye geçti. Çok partili hayat güçlendi; kırsal nüfus kentlere taşındı; Anadolu sermayesi gelişti; muhafazakâr orta sınıflar büyüdü; üniversite eğitimi yaygınlaştı; iletişim teknolojileri bilginin o doğal meşruiyet algısının üzerindeki tekelleri zayıflattı.
Böylece Cumhuriyet'in ilk dönemindeki görece dar modernleşme elitinin karşısına, farklı kimliklere, farklı hayat tecrübelerine ve farklı siyasal taleplere sahip çok daha geniş bir toplum çıktı.
Aslında bugün yaşanan siyasal gerilimlerin önemli bir bölümü tam da bu tarihsel dönüşümün sonucudur.
İşte burada sosyal psikoloji devreye giriyor.
Henri Tajfel'in Sosyal Kimlik Kuramı'na göre insanlar yalnızca birey olarak değil, ait oldukları gruplar üzerinden de kimlik geliştirirler. Grup kimliği güçlendikçe grubun başarıları kişisel başarı, başarısızlıkları ise kişisel kayıp gibi hissedilmeye başlanır.
Cumhuriyet'in kurucu mirasıyla güçlü biçimde özdeşleşen seçmenlerin bir bölümü için seçim yenilgileri yalnızca siyasal iktidarın el değiştirmesi anlamına gelmez; aynı zamanda tarihsel kimliklerinin gerilediği, karşı devrimin hortladığı, cumhuriyetin tehdit altında olduğu hissini de doğurabilir.
Bu nedenle her seçim sonrasında görülen yoğun hayal kırıklığını yalnızca siyasi analizlerle açıklamak eksik kalır.
Bu durum aynı zamanda bir kimlik stresi olarak da okunabilir.
Kimlik tehdit altında hissedildiğinde insanların geliştirdiği ilk reflekslerden biri, kendi grubunun doğrularını daha da mutlaklaştırmaktır, kimliklere daha sıkı sarılmaktır.
Daniel Kahneman'ın çalışmalarında gösterdiği doğrulama yanlılığı (confirmation bias), bireylerin mevcut inançlarını destekleyen bilgileri seçme; bunlarla çelişen verileri ise daha kolay reddetme eğilimini ortaya koyar.
Buna bir de grup aidiyeti eklendiğinde, siyasal tartışmalar giderek fikirlerin değil kimliklerin çatışmasına dönüşür.
İşte bu noktada "hain", "karşı devrimci", "Cumhuriyet düşmanı", "iktidar ajanı", "Atatürk'e ihanet" gibi suçlamalar çoğu zaman birer siyasal analiz olmaktan çok, tehdit altında hissedilen grup kimliğinin savunma reflekslerine dönüşebilir.
Tabi ki bu gözlem, bütün CHP seçmenleri için geçerli değildir; aynı şekilde başka partilerin seçmenleri de kendi tarihsel ve ideolojik bağlamlarında benzer savunmacı mekanizmalar geliştirebilirler. Burada söz konusu olan, belirli koşullarda ortaya çıkabilen eğilimlerdir; tek tek bireylerin değişmez özellikleri değildir.
İşte bu noktada Jonathan Haidt'in "Ahlaki Temeller Kuramı" da bu tartışmaya farklı bir boyut kazandırır. İnsanlar çoğu zaman önce ahlaki sezgileriyle karar verir, ardından bu kararı akıl yürütmeyle gerekçelendirir.
Eğer bir siyasal hareket kendisini yalnızca bir parti değil, aynı zamanda Cumhuriyet'in ve ilerlemenin ahlaki temsilcisi olarak görmeye başlarsa, rakipler kolaylıkla yalnızca "yanlış düşünenler" değil, "ahlaken tarihin yanlış tarafında duranlar" olarak da algılanabilir.
Böyle bir psikolojik çerçevede öz eleştiri zorlaşır.
Çünkü başarısızlığın nedeni programlarda, kadrolarda veya toplumla kurulan ilişkinin niteliğinde değil; çoğu zaman seçmenin "yanlış tercihinde" veya "adayın yanlışlığında" aranır.
İşte son yıllarda CHP içerisinde yaşanan tartışmaların önemli bir bölümü de bu zihinsel çerçeve içinde okunabilir.
Bugün CHP'den ayrılan kadroların kurduğu Yeni Parti etrafında başlayan tartışmalar da dikkat çekicidir. Henüz kuruluş aşamasında bile kamuoyuna yansıyan tartışmaların önemli kısmı Türkiye'nin değişen sosyolojisini anlamaktan çok, eski kadroların birbirini eleştirmesi üzerine yoğunlaşmaktadır.
Bu durum, Türkiye'deki merkez solun temel krizinin yalnızca örgütsel değil, aynı zamanda zihinsel ve sosyolojik olduğunu düşündürmektedir.
Burada belki de en önemli soru şudur:
Türkiye değişti mi, yoksa yalnızca siyasal aktörler mi değişti?
Kanaatimce Türkiye'nin sosyolojisi son elli yılda köklü biçimde değişti. Eğitim yaygınlaştı, yeni orta sınıflar oluştu, taşra kentleşti, muhafazakâr kesimler ekonomik ve kültürel olarak güçlendi, dijital iletişim kamusal alanı dönüştürdü. Böylesi bir toplumda, Cumhuriyet'in ilk döneminin temsil kalıplarını aynen sürdürmeye çalışmak, değişen toplumsal gerçeklikle giderek daha fazla mesafe oluşturabilir.
Bu mesafeyi algılayamayanlar; konuyu kadroların yanlışlığı, ihaneti veya iktidara teslimiyette arama kolaycılığına savrulurlar.
Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında ihtiyaç duyulan şey, ne kurucu mirası reddetmektir ne de onu eleştiriden muaf bir dogmaya dönüştürmektir.
Asıl ihtiyaç, kurucu ilkeleri değişen toplumun gerçekliğiyle yeniden buluşturabilmektir.
Türkiye'nin yeni sosyolojisinde, farklı siyasal tercihleri arasında geçişkenlik kanalları açabilmektir.
Çünkü hiçbir siyasal hareket, geçmişte üstlendiği tarihsel rol sayesinde sonsuza kadar meşruiyet üretemez, siyasal temsil yetkisini elinde tutamaz.
Temsil her kuşakta ve her yeni sosyolojide yeniden üretilir.
Belki de bugün hem CHP'nin hem de Türkiye'deki diğer bütün siyasal hareketlerin yüzleşmesi gereken temel gerçek işte budur:
Demokrasilerde seçimleri yalnızca haklı olduğunu düşünenler değil, algılarından sıyrılarak toplumu en doğru okuyabilenler kazanır.
İşte toplumu doğru okuyabilmenin ilk şartı, kendi doğrularından dogmalar üretmek yerine, kendini eleştirebilecek kadar güçlü bir muhakeme ahlâkına sahip olmaktır.
Bundan ötesi siyasi çekişmeler; dar kadroculuk, siyasal aktörlerin kariyer planlaması ve ucuz polemikten ibarettir...
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü




