Değerli okuyucular, dünyada ve Türkiye’mizde büyük değişimler oluyor. Çok okuyup araştırmanın yerini, başkasının yayınlayıp veya paylaştığı bilgilerin doğru mu yanlış mı olduğu bilinmeden alınması aldı. Gerçeklere ulaşmamızın önünde iki büyük engel vardır:
- Sosyal medya engeli: İnsanların zihinlerinde bir sosyal medya hâkimiyeti çok aktif haldedir. İnsanlarımızın çoğu bir yazı ya da haberi beğendiyse, doğru mu yanlış mı bu konuda yayımlanmış eserler var mı yok mu bakmadan hemen bir arkadaşına veya bir başkasına gönderiyor.
- Komplo teorileri engeli: Komplo teorileri ülkemizde bayağı eskilere dayanır. Türk Osmanlı Devleti’nde bu teorilerin baş devletleri İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya iken, 1946'lardan sonra ABD, Rusya biraz da İngiltere oldu. Bu durum 1991 yılından sonra Rusya’nın bu komplo hikâyelerinde adı çok az geçmeye başladı. 2002 yıllarından sonra ise komplo teorileri tahtında ABD tek başına kaldı. Ama yanına da uşağı hükmünde İsrail’ li aldı. Siyasal İslam’ın iktidarına ABD’nin destek vermesiyle, eskiden anlatılan komplo teorilerindeki sanık devletlerde beraat ettirilerek temize çıkartıldı. Mesela sola göre dünyada tek şeytan devlet ABD’dir. Siyasal İslama göre ise tek şeytan İsrail’dir. Çünkü İsrail aynı zamanda dünya jandarması olan ABD’yi de yönetendir. O sebeple İsrai ABD’yi de yönettiği için dünyayı da yönetmiş sayılıyor. Hatta son zamanlarda kendisini ülkücü konumda sınıflandıranlar bile ülkemizde 1980 öncesi olayların tek sorumlusunu olarak sadece ABD’yi işaret etmektedirler.
Öncelikle ifade etmeliyim ki, Çarlık Rusya’sından başlayarak SSCB ve şimdiki Rusya Federasyonu, İngiltere, Fransa, Almanya tarih boyunca, ABD ise 1830’lardan sonra Türkiye’deki bütün olumsuzlukların arkasında olmuştur. Bu durum devletimizin ve hükümetlerin duyarlı bakışlarıyla farklılıklar göstermiştir. Mesela İngilizler ve Fransızlar doğu ve güneydoğu yörelerimizi hep kaşımışlardır. Rusya 1774 yılından sonra balkanlardaki milletleri, 1820’den sonra ise hem balkanlar hem de Doğu Anadolu’daki yaşayan azınlıkları desteklemişlerdir. SSCB olarak devam ederken ise 1919’dan sonra sosyalist, Marksist, komünist, bölücü ve yıkıcı hareketlerin en büyük destekçisi ve finansörü olmuştur. Rusya, Demir Perde ülkeleri yerli işbirlikçi bulma konusunda ABD ve Batı gibi zorluk çekmemiştir. Marksist ideoloji gereği her ülkede destekçisinden çok daha fazla Türkiye’mizde destekçi bulmuştur ve bu durumu ise büyük ölçüde tabana yayma başarısını göstermiştir. Rusya’daki Marksist düzeni kendilerine hami olarak görüp bağlılık gösteren ve parlamentomuzda bile temsil edilen partilerini kurdular.
Türkiye’miz bulunduğu konum itibarıyla ABD ve Avrupa’nın hem kale bekçisi hem de sömürge alanı olma baskısı bir yanda, diğer yanda ise komşusu ve korkunç bir askeri gücü olan 2. Dünya Savaşının Avrupa’daki en güçlü galibi olan SSCB’nin emrindeki Demir Perde bloğuna dahil edilerek diğer dünya devi ABD ile daha rahat mücadele edilmek için ilk hedef olarak belirlenen ülkeydi. Yani iki arada bir deredeydi.
Değerli okuyucular, yukarıdaki yazdıklarımın Kahramanmaraş Olayları diğer olaylarla ne ilgisi var diye düşünürseniz, konuyu anlamaktan uzaklaşırsınız. Türkiye’deki toplumsal olayların çoğu, iki kutuplu dünyanın çıkar hesaplarının mücadele alanlarıdır. Bir olayda Rusya varsa, karşısında görünür veya görünmez ABD de vardır. Bunun tersi de aynıdır. Yani Kahramanmaraş olayları, ABD ve Batı ülkeleriyle, SSCB ve destekçilerinin uzun yıllar ince ince işleyerek örmeye çalıştığı yedek devlet anlayışının dışa vurumudur.
Daha önceki bahsettiğimiz gibi; Türkiye’de proletarya diktatörlüğünün gerçekleşmesi için Marksist teori gereği yapılan silahlı hareketler, 9 Mart 1971 müdahalesiyle Marksist işçi, aydın, öğrenci ve asker hareketi ile rejim değişikliğine giden en yakın yoldu. Fakat 12 Martçılar duruma hâkim oldular. 9 Martçılara geçit vermediler. 9 Mart kalkışmasında rolü olanları tutukladılar. 12 Mart nedeniyle Marksistler deyim yerindeyse dağılmıştır. TİP, seçim yasalarındaki değişikliklerle girdiği etkisizleşmeden sonra kapatılırken, Marksist silahlı mücadele çıkışı da başarısız olmuş ve önemli kadrolarını kaybetmiştir. Daha sonra yapılan operasyonlarda yakalanamayan Marksistler etkisiz hale getirilmişti. Hemen hemen Marksistlerin hepsi, 1974’te çıkartılan genel affa kadar cezaevindeydi. Marksist gençlik liderlerinin bir kısmı devlet güçleriyle çatışırken etkisiz hale getirilmiş, çok daha fazlası hüküm giyerek hapse atılmıştır. Türk Toplumu da bir türlü ısınamadıkları Marksistlerin Türkiye’deki etkisinin kırılmasından memnundur.
Sıkıyönetim şartları altında sağlanan çatışmasız ortam sayesinde kampüsler bir nebze normale dönüp güvenlikli şartlar altında eğitim tekrar başladı. 12 Martçılar Ülkü Ocakları Birliğini de kapatmışlardı. Bu süreçte yargılanan ve cezaevine gönderilen Ülkücüler de vardı. Çatı örgütü kapatılan Ülkücü hareket, teşkilatlanma faaliyetlerine yeni çatı örgütü Ülkü Ocakları Derneği ile ağırlık verdi. Ülkücüler, ocaklarda eğitimler vererek büyük bir okuma seferberliğini üyeler arasında başlattı ve yurtta büyük bir memnuniyet uyandırdı.
Yılların paşası İsmet İnönü’yü deviren Ecevit başbakandı. 15 Mayıs 1974 tarihinde genel af çıkartmıştı. Haziran 1971'de Amerika Birleşik Devletleri'nin baskısıyla yasaklanan haşhaş ekimi, 1 Temmuz 1974'te serbest bırakıldı. Bu durum da haşhaş ekicileri tarafından memnuniyetle karşılandı. Kıbrıs’ta darbe yaparak adayı ele geçirmeye çalışan Rumlara, hükümet ve muhalefetin de desteğini alarak müdahale edildi. Türk halkının bu müdahaleyi gönülden destek vermesi, Ecevit adına çok olumlu bir durumdu. Ecevit, çıkarılan genel af, haşhaş ekim izni ve Kıbrıs başarısını oya tahvil etmek için 17 Kasım 1974'te istifa ederek TBMM'yi erken genel seçime zorlamak istedi. Fakat TBMM erken seçime gitmedi. Sadi Irmak’ın kurduğu partiler üstü hükümet güvenoyu alamamıştı. Ecevit’in zamanında çıkarılan genel af ile hapiste bulunan sicilli Marksistler de dışarı çıktı. Dışarı çıkar çıkmaz eski ideolojik çalışmalarına kaldıkları yerden, eskisinden daha ateşli ve daha teşkilatlı olarak devam etmeye başladılar. Ülkenin bütünde hızlı ve illegal bir şekilde teşkilatlanmaya başladılar.
Zaten daha önce, 12 Mart muhtırasının sonrasında memurlara sendika yasağı getirilmesiyle ve 3 Eylül 1971'de daha önceleri büyük eylem ve direnişlerde amiral gemisi görevi yapan Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) kapatılması üzerine, TÖS üyesi öğretmenler 4 Eylül 1971'de "Türkiye Öğretmenler Birliği" (TÖB) kuruldu. Ankara Valiliği’nin itirazı üzerine 23 Kasım 1971'de genel kurul yaparak derneğin adı "Türkiye Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği" (TÖB-DER) olarak değiştirildi. İçişleri Bakanlığı derneğin isminde "Türkiye" sözcüğünün bulunamayacağını bildirmesi üzerine 8 Temmuz 1973 tarihinde derneğin adı "Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği" olarak düzenlendi. Yani TÖS isim olarak kapandı ama aynı yöneticiler ve aynı üyeler TÖB-DER’i kurmuştu.
643 şubeye sahip olan TÖB-DER'in bir sendika değil de dernek olmasına rağmen, 1977 yılında Dünya Öğretmen Sendikaları Federasyonu'na (FISE) üye olmuş, üye sayısı FISE'ye gönderilen raporda 115.000 iken, daha sonraları "Hızlandırılmış Eğitim" uygulamasıyla mezun olanların da katılımıyla 165.000'e ulaşmıştır. Kapatıldığında, Türkiye'deki öğretmenlerin üçte ikisi (220.000) TÖB-DER üyesiydi. 1978 yılında ise Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nun (DİSK) onur üyeliğine kabul edilmiştir.
Sadi Irmak hükümeti güvenoyu alamayınca I. Milliyetçi Cephe Hükûmeti, Süleyman Demirel'in başkanlığında, 31 Mart 1975 tarihinde kuruldu. Adalet Partisi, Millî Selamet Partisi, Cumhuriyetçi Güven Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi'nin koalisyonu ile kurulan hükümet, 21 Haziran 1977 tarihine kadar görev yaptı. Bu hükümet zamanında Marksist yapılanma her alanda ve çok kapsamlı olarak ülkenin her tarafına yayıldı. Bu Marksist yapılanma, İslam inancının özünü kavrayamayan bazı Sünni fanatik insan ve grupların, iyi gözle bakmadığı Alevi vatandaşlarımızın bu durumunu çok iyi kullanarak onların büyük çoğunluğunu kendi taraflarına çekmiştir. Alevi ve hakiki Türk olan vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu, Marksistlerin propagandalarına inanıp, bazı Sünnilerin de yanlışlarına kızarak Marksistleri destekleyerek onlara büyük güç kattılar ve katmaya devam ettiler. Marksistler, halklara özgürlük söylemleri ile Türkiye’de bir Marksist federatif sistem kurmak istediler. Bu sebeple de Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’daki bölücü fikirlere destek vermişlerdir.
PKK kurulmadan önce adı Apocular olan grup kurulmuştu. Apocuların 1975'te Dikmen'de yaptığı bir toplantıda, üniversiteyi bırakarak Marksist-Leninist bir grup oluşturma ve bağımsız bir Kürt devleti için savaşma kararı alındı. Alınan kararlar arasında Türk milliyetçilerine saldırılar düzenleme, militan solcularla münazaralar ile Kürt milliyetçiliğini tanıtma ve gösteriler ile dikkat çekme yer alıyordu. Yıllar içinde bu on altı kişiden sadece Öcalan grupta kalmış, bazıları kendi kuruluşunda rol oynadıkları yapı tarafından öldürülmüştür.
Devam edecektir