Eğitimimizde öğrenci sorunundan daha çok, ne yazık ki veli sorunu var.

Son on yılda her şeyi bilen ve öğretmenlere mesleğini öğreten, çoğunluğunu bayanların oluşturduğu bir veli kitlesi meydana geldi. Bunlar sosyal medyada iyi örgütlendiklerinden etki ve güçleri okulun önüne geçmiş durumda. “Benim çocuğum” diye başlarlar ve asla başladıkları cümleye bir nokta koymazlar. Onlar hep haklıdır. İstişare edemezsiniz, fikir alışverişinde bulunamazsınız.

Veliler, okulları eğitim-öğretim yuvası olarak görmekten uzaklaşmış, çocuklarının güvenliğinin ve bakımının sağlandığı mekânlar olarak görmeye başlamışlardır. Okuldan bu hizmeti alırken de otorite olarak kendilerinin kabul edilmesini, önceliğin kendilerinde olmasını, kendilerinin uygun bulduğu yöntem ve tekniklerin kullanılmasını istemektedirler. Okul yönetimleri ve öğretmenleri de velilerin ve öğrencilerin isteklerini uygulayan, hizmet veren kişiler olarak görmektedirler.

Velilerin öğretmenlerle ilişkilerinde dikkat etmesi gereken birçok önemli nokta vardır. Anne babalarının çocuklarının gelişimi sürecinde öğretmenlere ve okulun işleyişine müdahaleci olmadan katılması, okulla işbirliği halinde olması, esasen, veli-okul işbirliği öğrenci başarısını yükselteceği gibi, öğrencinin davranış sorunlarını da büyük oranda azaltacaktır. Ancak bu durum, velilerin sınıftaki öğretmene karşı saygı sınırlarını aşan müdahaleci ve yargılayıcı tutumlarıyla değil, hem öğretmene hem çocuğa bilinçli, duyarlı, pozitif yaklaşımlarıyla, okuldaki eğitim öğretimi, destekleyen tutumlarıyla mümkün olabilir. (1)

Çocuklarının eğitimiyle ilgili asli vazifelerin neredeyse tamamını okullara devreden günümüzdeki  veli anlayışıyla çocukların tüm sorumlulukları da okulların üzerine yıkılmış durumdadır. Aileler; çocuklarının yanlışlarını ve yaramazlıklarını görmüyor, sorgulamıyor, kabullenmiyor, onlara nasıl sahip çıkacaklarını, nasıl terbiye edeceklerini bilmiyorlar. Bütün sorumluluğu yönetici ve öğretmene yükleyerek sorunlardan kaçıyor, çözümünü erteleyerek sorunlar zincirini devam ettiriyor.

Unutulmamalıdır ki eğitim, ilk önce ailede başlar. Çocuklar, kendilerini okul hayatına hazırlayacak beceri ve yetenekleri, anne-babalarının gözetiminde aile ortamında kazanarak geliştirirler. Bu yönüyle aile, çocuğun ilk okuludur. Sorumluluk almayı, beceri edinmeyi, yeteneklerini geliştirmeyi, sınırlarını, kendine güvenmeyi, sosyal davranışları, toplumsal kurallara uymayı, sorunlarını çözebilmeyi, saygıyı, empati yapmayı; genel bir ifadeyle olumlu veya olumsuz pek çok kişilik özelliklerini geliştirmeyi bu okulda öğrenen çocukların ilk öğretmenleri de anne ve babalardır.

Çocuğunu nasıl yetiştireceğini bilmeyen, kendi çocuğuna karşı yetersiz kalan, (belki öğretmen kadar alanda eğitimi olmayan) veliler, her gün ortalama 30 öğrencinin her sorunuyla ilgilenen öğretmene hesap sormayı bir başarı ve popülarite olarak görüyorlar. “Bir veli toplantısına katılan ebeveyn olarak göreceğiniz manzara, yaşadığınız çevreye göre değişecektir. Toplantıya katılan tüm velilerin çocukları pırlanta gibidir, kimseye zarar vermeyen ahlâk abidesidir.” (2)

“Aman, çocuğuma dokunmayın” anlayışıyla çocuğunu adeta putlaştıran veliler de var. “Sakın benim çocuğuma engel olma, terbiyesine karışma, fazla disipline etme!” diye emrediyorlar. Öğretmenler nasihat ettiğinde işi başka mecralara taşıyarak “Benim çocuğumun dünya görüşüne karışamazsın, çocuklara yönelik en küçük bir kızma ve eleştiride “Çocuğumun psikolojisi bozuldu, çocuğuma şiddet uygulandı” anlayışıyla öğretmenler şikâyet ediliyor.

Bu şekilde öğretmenlerin üzerine gidilerek şiddete varan baskılar uygulanınca öğretmenler de işin eğitim yönünü neredeyse bırakmışlar, sadece öğretim boyutunda kalarak sınıftan dersini verip çıkmaya başlamışlardır. Okul disiplini olmadan, okulda eğitim ve öğretimin gerçekleşmesi mümkün müdür? Disiplinin olmadığı yerde huzur, huzurun olmadığı yerde başarı olmaz. Okulda, otorite karmaşası sürerken eğitim-öğretimde ne kadar yol alınabilir? Oysa velilerin korudukları çocuklarla öğretmenler en fazla 4 yıl uğraşırken, ebeveynleri ömür boyu uğraşacaklar…

Hadi bizim eğitim anlayışımızı ve öğretmenlerimizi beğenmeyip her ağızlarını açtıklarında referans gösterdikleri batıda bir okuldan örnek verelim.

 Portekiz’de okul duvarlarına velilere yönelik aşağıdaki metni asmışlar; 

“Sevgili Veliler,

Hatırlatmak isteriz ki “Merhaba, Lütfen, Rica ederim, Özür dilerim, Teşekkür ederim” gibi ifadeler önce evde öğrenilir.

Yine dürüstlük, arkadaşa, yaşlılara ve öğretmenlere saygı da ilk önce evde öğrenilir. Temiz olmak, ağzında yiyecek varken konuşmamak ve düzenli olmak da önce evde öğrenilir.

Sorumluluklarını bilmek, eşyalarına ve değerlerine sahip çıkmak ve başkalarının eşyalarına el sürmemek yine evde öğrenilen şeylerdir.

Bizler okulda yabancı dil, tarih, coğrafya, fizik, kimya ve biyoloji gibi şeyler öğretiriz. Unutmayın ki eğitim evde başlar!”

Özellikle büyükşehirlerde sosyal hayatın karmaşıklığına paralel olarak eğitim-öğretim faaliyetlerine, veli boyutunun etkin olarak yansımasıyla ciddi problemler belirmeye başladı. Özel okulların birçoğundaysa paranın gücü eğitimin gücünden daha belirgin hale gelmiş durumda. Her şeyi bilen(!) veliler, bu okullarda daha da hâkim ve etkin olduklarından her istediğini yaptırıyor. İsterlerse öğretmeni bile değiştirtebiliyorlar. Öğretmen kim ki? Onun maaşını zaten veli vermiyor mu? Öğretmenin görevi; anasının babasının bile baş edemediği, parasıyla şımarttığı, kendisine her türlü terbiyesizliği yapan çocukları affederek, ekmeğinden olmamak için dadılık etmeye çalışmaktadır.

Bu okullarda çalışan öğretmenler “Kişiliğimize, karakterimize, doğru bildiklerimize göre öğretmenlik yapacak olursak hemen işimizden oluruz. Bu yüzden karaktersiz, kişiliksiz, ezik ve silik olmak zorundayız.” diyorlar. Resmi okullarda ise geleceği müdürün inisiyatifinde olan ücretli öğretmenler de işinden olmamak için suya sabuna dokunamıyor.

İstanbul'da okullar depreme hazır İstanbul'da okullar depreme hazır

Veli ve öğrencilerin (sorunların kaynağının birisinin de kendisi olabileceğini kabullenmeyip) okul yönetimlerini ve öğretmenleri CİMER vb. yerlere şikâyete yönelmesi büyük sorunları da beraberinde getirmektedir. Her an şikâyet edilme kaygısı okul yönetimlerini ve öğretmenleri görevlerini yapamaz hale getirmiştir. Öğretmen, gereksiz soruşturmalarla uğraştırıldığından sınıfta hakkıyla ders anlatamamaktadır. İlgili makamların da her türlü şikâyeti dikkate alıp, okullara muhakkik, müfettiş göndermesi öğrenci ve veliyi yanlış tutumlarında daha da cesaretlendirmektedir. Bu durum okul yönetimlerini ve öğretmenleri suçlu gösterip, itibarını düşürerek otoritesini sarsmaktadır. Görev yaptığım illerde hiç yoktan sebeplerle “Çocuğumu şöyle dövdü, böyle taciz etti” gibi iftiralarla şikâyet edilen öğretmenlerimiz oldu. Ancak daha sonra öğretmenimizin masumiyeti anlaşıldığında öğretmenimiz çok zor durumda kalırken veli’ye attığı bu iftira karşısında hiçbir yaptırım uygulanmamaktadır.

Okullarda yönetici ve öğretmenler üzerinde kurulan veli baskısı, eğitim çalışanlarının en çok rahatsızlık yaşadıkları sorunların başında geliyor. Veli memnuniyeti ve öğrenci merkezli eğitim anlayışının sonucu olarak, öğretmeni zor durumda bırakan her şeyi bilen(!) bir kitle oluştu. Hayvan hakları kanununun insanlığı mahkûm ettiği bir dönemde hayvanlara gösterilen sevgi, saygı ve hassasiyet maalesef ilme, bilgiye ve öğretmene karşı saygı çocuklarımıza öğretilmemektedir. “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum” noktasından öğretmenin sınıfta bıçaklandığı, hatta sokak ortasında öldürüldüğü noktaya gelinmiştir.

Elbette öğretme yaklaşımları günümüz nesline göre güncellenmeli ama okula, öğretmene yaklaşım da güncellenmeli. Öğretenin; saygın, etkin, değerli görülmediği hiçbir yaklaşım hedefine varamaz. Öğretmenleri itibarsızlaştırmak, bir toplumun temeline dinamit koymaktan farksızdır. Öğretmenler, kendini bilmez velileri ve öğrencileri memnun etme memurları değildir. Nurettin Topçu, “Maarif demek, muallim demektir.” diyor. Velilerin saygı göstermediği öğretmene öğrenci hiç saygı duymaz.

Yaşanan sorunların çözüm noktasına bilinçli ve eğitimli ebeveynleri koyabiliriz. Bunun için Anne-Baba Okulları açılmalıdır. Çünkü ebeveynler ailede ve okulda çocuklarına yeterli ve doğru rehberlik yapamıyorlar. Konferans, seminer gibi etkinliklerle yüz yüze ortamlarda velilere ulaşmak zorundayız. “Elbette okullarımızın velileri eğitmek gibi temel bir sorumluluğu yoktur. Ancak verilen eğitimin çıktılarının sağlıklı olması için, çocuğun eğitim ve gelişim süreçleriyle ilgili olarak velilerin (ebeveynlerin) eğitilmesine ve bilinçlendirilmesine ihtiyaç vardır. Çünkü devlet, toplum temeli üzerine, toplum aile üzerine, aile de anne-baba üzerine kuruludur.” (3)

Tabi bu eğitimler yalan yanlış arabesk hikâyelerle insanların duygularını sömüren kişisel gelişimcilerle olmaz. Hiç evlenmediği halde çocuk eğitimi kitapları, darmadağın bir hayatı olduğu halde aile eğitimi kitapları yazıp bunları satmak isteyenlerle, fenomenlerle de olmaz. Nesil yetiştirme konusunda uzun bir evlilik deneyimi olan uzman eğitimcilerle velilere dokunmak zorundayız.

“Veliye, öğretmenin her işine sonsuz karışma özgürlüğü verilmesi eğitim ve öğretimi bitirme noktasına getirdi. O nedenle Millî Eğitim Bakanımız Sayın Yusuf Tekin, herkesin kendi sınırlarını bilmesi için velilerimize ve kamuoyuna seslenerek “Velilerimizden ricamız, öğretmen arkadaşlarımıza öğretmenliği öğretmesinler, kendileri ebeveynlik yapsınlar.” demek ihtiyacını duymuştur.

Yazıma son verirken kendi vatanlarını savunma mücadelesi veren kahraman Filistinlileri selamlıyor, şehit olanlara Allah’tan rahmet diliyorum.

Mustafa ALTINSOY

———————————————————————————————————–

1. Mehmet ÖZDOĞRU, “İlkokullarda Öğretmen-Veli İlişkisinde Yaşanan Sorunlara İlişkin Öğretmen   Görüşleri.” https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1500886

2. Mustafa Süs, “Çok Bilmiş Veliler” başlıklı makalesinden.

3. Mustafa Uslu, “Veli Eğitimlerine İhtiyaç Var mıdır?” başlıklı makalesinden.

—İlber Ortaylı’nın veliler konusundaki yorumu: https://twitter.com/HuzeyfeBilge/status/1573625612706762754?s=20&t=DlyDvis5kSSnExlWFJvPCQ 

Editör: Kerim Öztürk