Yıllarca “ölmez” dediğimiz şehitler için bugün “öldü” deniyorsa, o zaman vatan da tehlikededir. Çünkü bu vatanın varlık nedeni şehitlerdir. Ayrıca biliyoruz ki, şehidi olmayan toplumların hiçbir zaman vatanı da olmamıştır. Yani vatanı vatan yapan, uğrunda can verenlerdir. Biz buna aynı zamanda dini bir kavram olan “şehit” diyoruz.
Şehitlik duygusu Türk’ün ruh dünyasında sarsılmaz bir yere sahip olduğu gibi; şiirinde, edebiyatında, masalında, ninnisinde ve en önemlisi dua ve niyazlarında da geniş bir yer tutar. Nitekim M. Cemal Kutay’ın:
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,
Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”
dizeleri, Türk çocuğunun ruh dünyasının şiire yansımış hâlidir.
Üç aylık bebeğini evde bırakıp cepheye koşan Nene Hatun’un,
“Bebeğim anasız büyür de vatansız büyüyemez.”
sözleri de bu anlayışın bir başka tezahürüdür.
Türk milletinin bu ruhunu; erkek çocuğuna ilk kez süt verirken
“Ey Rabbim! Senden dileğim, oğlum ya şehit olsun ya gazi!” diye dua eden annenin yakarışında; oğlunu askere gönderirken kurban edeceği koyunu kınalar gibi kınalayan annenin tavrında; cepheye mermi taşırken yağmur mermileri ıslatmasın diye kucağındaki yavrusunun örtüsünü mermilerin üzerine örten annenin reflekslerinde görmek mümkündür.
Hiç şüphesiz bu ruh dünyasının temelinde, Kur’an’ın “ölmez” dediği şehitlik inancı yatmaktadır.
Tarih şahittir ki, vatanı uğrunda en fazla şehit veren millet Türk milletidir ve bu hakikat bütün insanlık tarafından bilinmekte, takdirle dile getirilmektedir. Nitekim Trablus’un İtalyanlar tarafından işgaline karşı verilen destansı mücadeleye atıfla Pakistan’ın büyük düşünürü ve şairi Muhammed İkbal, öteki dünyada Hz. Peygamber’e sunabileceği tek hediyeyi şu mısralarla ifade etmiştir:
“Yalnız bir şey getirdim,
Kutlanmış tekbirlerle;
Bir şişe kan ki,
Eşi yoktur cennette bile.
Bu, senin ümmetinin namus vicdanıdır,
Bu, Trablus şehidi Mehmetçiğin kanıdır.”
Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: Bu vatan bize kura ile verilmemiştir ve herhangi bir yedeği de yoktur.
Unutmamak gerekir ki, bir vatana sahip olmak için yalnızca şehit vermek yetmez; şehidin yakınlarına ve manevi hatırasına da saygı göstermek gerekir. Ancak o zaman şehitlik ideali peşinde olan gençler ve şehit adayları yetişir. Aksi hâlde, yıllar önce şehit olan bir polis memurunun kızı Özlem Şeker’in, Çukurova Emniyet Müdürlüğü görevini büyük bir aşkla ve şehit babasının hatırasını yaşatarak yerine getirmesinden söz edilebilir miydi?
Şehide verilen değer, vatana sahip çıkmakla eş anlamlıdır ve asla ihmale gelmez. Türk’ün 4.000 yıllık tarihinde sürekli bir vatana sahip olması, bu anlayış sayesinde mümkün olmuştur. Türkler hiçbir zaman vatansız kalmadıysa, bunun sebebi vatan için can verenlere gösterdikleri derin saygıdır. Vatanın bekası, şehide atfedilen değerle doğrudan ilişkilidir.
Türk milletinin vatan tutkusu, 12 Mart 1921’de TBMM’de ayakta, tekrar tekrar okunarak oy birliğiyle kabul edilen İstiklal Marşı’nda da açıkça görülmektedir. İstiklal Marşı; Türk milletinin bağımsızlık aşkını, her karış toprağından şehit kanı fışkıracak bir vatan anlayışını ve her Türk’ün ataları arasında mutlaka bir şehidin bulunduğu bilincini güçlü bir şekilde vurgular. Aynı zamanda Türk çocuğunun vatan ve millet konusundaki en temel rehberidir.
Peki ne değişmiştir ki, bu marşın coşkuyla kabul edildiği aynı gazi Meclis çatısı altında, bugün bu ruhu inkâr eden bir hava estirilmektedir?
2026 yılı bütçe görüşmeleri sırasında bir milletvekilinin Türk ordusunu “kandan beslenen işgalciler, tecavüzcüler” gibi ifadelerle yaftalayabilmesi; daha da vahimi, ömrünü Türk Silahlı Kuvvetleri’ne adamış, Genelkurmay Başkanlığı yapmış ve hâlen Millî Savunma Bakanı olan Yaşar Güler’in, bir şehit annesinin feryadı karşısında “Sen alt tarafı bir şehit annesisin” sözlerine sessiz kalabilmesi, her vatan evladının vicdanını yaralamaktadır. Bu duruma tepki göstermek, bu ülkenin her ferdinin vicdan borcu değil midir?
Yine aynı Meclis çatısı altında, Türk milletinin birliğine sadakat yemini etmiş bazı milletvekillerinin; Doğu Anadolu’da görev yapmış tüm mülki, askerî ve emniyet yöneticilerinin sorgulanmasından söz edebilmesi, teröristler tarafından katledilen insanların bu ölümü “hak ettikleri” yönünde ifadelerin dile getirilebilmesi ve buna rağmen milletin temsilcilerinin sessiz kalması kabul edilemez bir durumdur. Büyük partilerin ve iktidar çevrelerinin bu tablo karşısındaki sessizliği, millet vicdanında derin bir rahatsızlık yaratmaktadır.
Milletimiz, TBMM’de yaşanan bu sorumsuzluklara karşı tüm milletvekillerinin ortak bir duruş sergilemesini beklemektedir. Buna rağmen, sayıları az da olsa hangi millete vekâlet ettiklerinin bilincinde olan bazı milletvekili ve siyasetçilerin varlığı, geleceğe dair umutlarımızı canlı tutmaktadır.
Başta İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Müsavat Dervişoğlu olmak üzere; Turhan Çömez, M. Satuk Buğra Kavuncu, Ayyüce Türkeş Taş, Selcan Taşçı, Şenol Sunat, Cengiz Özatıcı, Hasan Şeref Olgun ve Yüksel Selçuk Türkoğlu’na Türk milleti adına teşekkür etmeyi bir vicdan borcu sayıyoruz.
Ayrıca meclis dışındaki partilerden; Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ’a, Azmi Karamahmutoğlu’na, Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu’na, Türkiye Bağımsız Partisi Genel Başkanı Hüseyin Baş’a ve Milliyetçi Türkiye Partisi Genel Başkanı Ahmet Yılmaz’a da gösterdikleri hassasiyet için şükranlarımızı sunuyoruz.
Siyasetçinin temel meselesinin vatan olması kadar doğal bir şey yoktur. Bu milletin vergileriyle maaş alan her milletvekilinin bu gerçeğin bilincinde olmasını bekliyoruz. Keşke bu her zaman mümkün olabilseydi.
İnanıyoruz ki, ümitsizlik Türk çocuğuna yakışmaz. Çünkü onun karşılıksız bir sevdası vardır: Vatan.
Yine inanıyoruz ki, Türk varsa imkânsız yoktur. Yeter ki Türk milleti birlik ruhunu korusun ve merhum Mehmet Âkif Ersoy’un şu dizelerini asla unutmasın:
“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez,
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez!”