Ağız ishaline yakalanmış bazı insanlar yıllardan beri Türkeş Bey'e çeşitli iftiralar atmışlardır. Çok iyi hatırlıyorum namaz ve abdest sahibi insanlardan bazıları Türkeş'in müslümanlığını tartışmak için damadının (Hamit Homriş) İngiliz subayı olduğunu. Müslüman adam kızını Müslüman olmayana nasıl verir derlerdi. Bunları daha çok Adalet Partisini destekleyen Nurcular grubundan bazıları söylüyordu. Yine bunlar gibi ara ara akıl fukarası bazı zır cahiller Alparslan Türkeş Bey'in ABD adamı olduğunu söylüyorlar. Alparslan Türkeş'in bir ABD ajanı (özellikle CIA ajanı) olup olmadığı konusu, Türk siyasi tarihinde uzun yıllardır fikir rakipleri tarafından dillendirilen bir meseledir. Ancak bu iddia, somut bir "ajanlık sözleşmesi" veya belgesinden ziyade, yorumlar, iddialar ve dönemin Soğuk Savaş şartlarında Marksist-Leninist ideolojinin iftira kampanyalarına dayanan soyut suçlamalarla şekillenmiştir.

İddiaların Kaynağı Olarak Dillendirilen: ABD’deki Eğitimi ve Ruzi Nazar ile Tanışması

ABD Eğitimi (1947-1948): İddiaların temelini, Türkeş'in 1947 ve 1955-1957 yıllarında Türk Silahlı Kuvvetleri adına Amerikan askeri yardımı çerçevesinde ABD'de aldığı istihbarat, akademik ve kontrgerilla eğitimi oluşturur. İkinci Dünya Savaşının bitiminde savaşa girmeden 20 bin civarında şehit vermemiz üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri, orduyu modernleştirmek ve donanımını artırmak üzere o zamanın en güçlü devletlerine asker yollamaktaydı. TSK, 1948 yılında ABD’ye eğitim almak için gönderilecek subayları yazılı ve sözlü sınavlarla alacağını duyurmuştu.

Alparslan Türkeş’in 1948 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde askeri eğitim almak amacıyla katıldığı sınav süreci, Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinden seçilecek personel için oldukça zorlu bir eleme maratonuydu. Bu sınavlara Türkiye genelinden toplam 120 subay müracaat etmiştir.

Sınav ve Eleme Süreci

Süreç, hem akademik bilgiyi hem de fiziksel ve psikolojik dayanıklılığı ölçen aşamalardan oluşuyordu:

Yazılı Sınav: 120 kişilik grup içerisinden yazılı sınavı başarıyla geçen 35 kişi mülakata ve uygulamalı testlere kalmıştır.

Sözlü Sınav ve Mülakat: Bu aşamada adayların liyakati, dil yeterliliği ve temsil kabiliyeti ölçülmüştür.

Sonuç: Tüm elemelerin sonunda Alparslan Türkeş, seçilen 16 subay arasına girerek ABD'ye "Piyade Okulu" (The Infantry School) ve "Harp Akademisi" (Command and General Staff College) eğitimleri için gönderilmeye hak kazanmıştır. Bu dönem, Türkeş'in askeri kariyerinde strateji ve teşkilatçılık konularında derinleştiği, "gerilla harbi" ve "nükleer strateji" gibi modern askeri doktrinlerle tanıştığı kritik bir dönüm noktasıdır.

Alparslan Türkeş'in askeri kariyerinde ABD'deki eğitim süreci iki farklı döneme ayrılmaktadır ve 1955 yılındaki sınavlar, onun ikinci gidişine (Harp Akademisi eğitimi) tekabül etmektedir. 1955 yılında ABD’deki Kara Harp Akademisi (Command and General Staff College) bünyesinde eğitim görmek üzere açılan sınavlara Türkiye genelinden toplam 63 subay müracaat etmiştir.

Sınav Seçim Süreci Detayları

Bu sınavlar, ilk gidişine oranla çok daha spesifik ve kurmaylık seviyesinde bir akademik hazırlık gerektiriyordu:

Yazılı Sınav: 63 aday arasından yazılı sınavı başarıyla geçen kişi sayısı 7'dir.

Türkeş Anlatıyor: 11 Saat, Aç-Susuz Sorguya Çektiler
Türkeş Anlatıyor: 11 Saat, Aç-Susuz Sorguya Çektiler
İçeriği Görüntüle

Final Seçimi: Tüm elemeler ve sözlü mülakatlar sonucunda bu 7 aday arasından sadece 2 subay başarılı sayılmıştır.

Kazananlar: Sınavı kazanan bu iki isimden biri Kurmay Binbaşı Alparslan Türkeş, diğeri ise Kurmay Binbaşı Refik Tulga'dır. 1955-1957 yılları arasında Washington'da NATO Türk Temsil Heyeti üyeliği sırasında Amerika Üniversitesi'nde (University of America) Uluslararası Ekonomi eğitimi almıştır. Bu başarısının ardından Türkeş, Kansas eyaletindeki Fort Leavenworth'ta bulunan askeri akademide eğitimini tamamlamış ve 1957 yılında Türkiye'ye dönmüştür. Bu eğitim, onun modern askeri stratejiler ve kurmaylık vizyonu üzerinde belirleyici bir rol oynamıştır.

Alparslan Türkeş'in 1959 yılında Almanya'ya gönderilme süreci, önceki ABD görevlerinden farklı olarak bir "sınav" usulüyle değil, doğrudan atama ve görevlendirme yoluyla gerçekleşmiştir.

Görevlendirmenin Mahiyeti

Türkeş, 1955-1957 yılları arasındaki ABD eğitimini üstün başarıyla tamamlayıp yurda döndükten sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde "nükleer strateji" ve "modern harp teknikleri" konularında en yetkin isimlerden biri haline gelmiştir. 1959 yılında Almanya'daki NATO nükleer eğitim merkezine gönderilmesi bir seçme sınavından ziyade, uzmanlık alanına binaen yapılmış bir kadro atamasıdır.

Sürecin Önemli Noktaları

Makamı: Bu dönemde Türkeş, Kara Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde kurulan NATO Şubesi Müdürü olarak görev yapıyordu.

Eğitimin Amacı: Almanya’nın Oberammergau kasabasında bulunan NATO okulunda verilen eğitim, özellikle nükleer silahların kullanımı, savunma stratejileri ve atom harbi üzerineydi.

Liyakat Esası: Önceki yıllarda girdiği zorlu sınavları birincilikle veya dereceyle bitirmiş olması, onun bu tür kritik ve teknik yurt dışı görevlerine sınavsız, doğrudan "uzman personel" sıfatıyla gönderilmesini sağlamıştır.

Ayrıca, 1959 yılında Almanya'da Atom ve Nükleer Okulu'na gönderilmiştir. Dönemin şartlarında (Soğuk Savaş'ın başlaması) ABD'nin Türkiye'ye eğitim desteği vermesi olağan bir durumdu.

Dönüş ve Sonrası

Türkeş, bu eğitimi tamamladıktan sonra Türkiye'ye dönmüş ve nükleer silahlar konusundaki bilgisini askeri planlamalara dâhil etmiştir. Ancak bu görevden kısa bir süre sonra, 1960 yılındaki askeri müdahale süreci başlamış ve kendisi 27 Mayıs'ın kilit isimlerinden biri haline gelmiştir.

Ruzi Nazar İlişkisi

Türkeş'in, CIA'in Türkiye'de faaliyet gösteren Özbek asıllı ajanı Ruzi Nazar ile tanışıklığı ve görüşmeleri bilinmektedir. Ruzi Nazar bir Türk ve komünist karşıtıdır. Türkeş de gençliğinden beri komünist karşıtıdır. O zamanın Türkiye’sinde çok az insan hariç, vatandaşların kahir ekseriyeti komünizmi 1. düşman olarak görmektedir. SSCB’nin Avrupa’nın %60’ını direkt ya da dolaylı olarak idare etmesi, bu durumu pekiştirmiştir. 1956 yılında Macaristan’ın, 1968 yılında Çekoslovakya’nın bırakın komünizmden ayrılmayı, kendi milli sosyalizmlerini istemeleri sonucunda dünyaya meydan okuyarak Çekoslovakya’yı çiğnemiştir. Bu durum ve dünyada kanlı komünizm ihtilalleri, SSCB’nin daha önceki toprak talepleri Türkiye’yi çok korkutarak komünizmle mücadele konusunda Batıya daha çok yaklaştırmıştır. O zamanlar müttefikimiz olan ve SSCB’ye karşı bize destek veren ABD adına çalışan Ruzi Nazar’ın Türk Dünyasındaki SSCB karşıtları ile temasta olması çok normal bir durumdu. O zamanlar konjonktür gereği biraz da mecbur olduğumuz ABD-Türkiye yakınlaşması ve haliyle iki Turancı olan Ruzi Nazar ve Türkeş’in görüşmeleri, komünizm yayılmasına engel olarak görüldüğü için Marksist-komünist-sosyalistler tarafından Türkiye’nin en milliyetçi devlet adamı olan Türkeş’i ABD ajanı olarak dillendirilmesine vesile olmuştur.

Belgeler Ne Diyor? (Amerikan Arşivleri)

Son yıllarda erişime açılan CIA ve Amerikan Dışişleri Bakanlığı belgeleri üzerinde yapılan akademik çalışmalar farklı bir tablo ortaya koymaktadır:

Mesafe ve Temkin: Araştırmalar, belgelerin çoğunun Türkeş'in ABD politikalarına şüpheyle yaklaştığını, "Turanist" (Türk Birliği) fikirleri nedeniyle ABD tarafından tehlikeli veya kontrol edilmesi zor bir aktör olarak görüldüğünü göstermektedir.

27 Mayıs Süreci: 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Türkeş'in, ordudan tasfiye edilecek subayların tazminatları için ABD'den 12 milyon dolar talep ettiği ve bu parayı aldığı belgelerle sabittir. Ancak Türkeş bunu bir "ajanlık faaliyeti" değil, devletin ihtiyacı olan bir dış yardım olarak değerlendirmiştir.

27 Mayıs 1960 darbesi sonrası Alparslan Türkeş’in Milli Emniyet Hizmeti (MAH) —günümüzdeki adıyla MİT— içerisindeki yabancı etkisini tasfiye etmeye çalıştığı iddiası, Türk istihbarat tarihi açısından kritik bir dönüm noktasıdır. Bu konudaki gelişmeleri şu başlıklarla özetleyebiliriz:

MAH’ın O Dönemki Durumu: 1950’li yıllarda, özellikle Truman Doktrini ve Marshall Yardımı sonrası, Türk istihbarat birimi MAH'ın personellerinin maaşlarının bir kısmının ABD (CIA) tarafından ödendiği ve teknik donanımın tamamen onlara bağlı olduğu tarihsel bir vakadır. Bu durum, kurumun bağımsızlığı üzerinde ciddi bir gölge oluşturuyordu. Türkiye’nin resmi istihbarat teşkilatı ABD’nin yönetimindeydi!

Türkeş'in Müdahalesi: 27 Mayıs darbesinin "kudretli albayı" ve Başbakanlık Müsteşarı olan Alparslan Türkeş, devlet mekanizmasını yeniden yapılandırırken MAH'a da el atmıştır:

Amerikan Odasının Kapatılması: Türkeş'in, MAH binası içerisinde bulunan ve Amerikalı istihbaratçıların doğrudan erişimi olan özel odayı kapattırdığı iddia edilmektedir.

Maaş Ödemelerinin Kesilmesi: Amerikalılar tarafından ödenen personel maaşlarını reddederek, kurumun tamamen Türk bütçesiyle finanse edilmesi gerektiğini savunmuştur.

Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu Hazırlığı: Türkeş, MAH'ın modernize edilerek daha profesyonel ve "milli" bir yapıya kavuşması (MİT'in temelleri) için çalışmalar başlatmıştır.

Bu Tasfiyenin Sonuçları: Türkeş'in bu hamleleri, hem kurum içindeki statükoyu hem de ABD’nin Türkiye’deki istihbarat ağını rahatsız etmiştir. Birçok siyasi analist ve tarihçi, Türkeş'in 13 Kasım 1960'ta "14'ler" olarak adlandırılan grupla birlikte tasfiye edilip Hindistan’a sürgüne gönderilmesinin arkasındaki ana nedenlerden birinin bu "istihbaratı millileştirme" çabası olduğunu savunur.

Alparslan Türkeş, Ruzi Nazar ve "Ajanlık" İftiralarının Mantıksızlığı

1. "Amerikan Odası"nın Kapatılması ve 14’ler Olayı

Birçok tarihçiye göre, 13 Kasım 1960'ta Alparslan Türkeş ve beraberindeki 14 subayın (14'ler) bir gece baskınıyla tasfiye edilip Hindistan gibi uzak ülkelere sürgüne gönderilmesinin en büyük dış nedeni, Türkeş'in MAH ve ordu üzerindeki Amerikan etkisini kırma girişimidir.

Türkeş, Başbakanlık Müsteşarlığı döneminde MAH bünyesindeki personelin dahi giremediği, sadece Amerikalılara tahsis edilmiş olan **"Amerikan Odası"**nı kapatmıştır. Bu hamle, ABD’nin Türkeş'i "tasfiye edilmesi gereken kişi" olarak kodlamasına yol açan en kritik olaydır. Gizliliği kaldırılmış Amerikan belgeleri de ABD'nin bu tasfiyeyi büyük bir memnuniyetle karşıladığını ve darbe içindeki diğer gruplara diplomatik destek verdiğini açıkça ortaya koymaktadır.

2. Ruzi Nazar: Türkistan Ülküsü ve Stratejik Mücadele

Ruzi Nazar (1917–2015), Türkistan’ın bağımsızlığına adanmış ömrüyle 20. yüzyılın en stratejik figürlerinden biridir. Mücadelesi, Soğuk Savaş’ın derinliklerinde yürütülen istihbari bir operasyon dizisidir:

1. Safha (Lejyonerlik): Kızıl Ordu subayıyken Almanlara esir düşmüş, "düşmanımın düşmanı dostumdur" mantığıyla Sovyet işgaline karşı Türkistan Lejyonu’na katılmıştır.

2. Safha (CIA ve Strateji): 1950’lerde ABD’ye geçerek mücadelesini ideolojik zemine taşımıştır. Voice of America üzerinden Türk halklarına hürriyet fikirlerini aşılamış, "Yeşil Kuşak" stratejisinin mimarlarından biri olmuştur. 1959-1971 Ankara yıllarında ise Türkiye’nin komünizmle mücadelesine ve Orta Asya milliyetçi damarının canlı tutulmasına destek vermiştir.

3. Safha (Bağımsızlık): 1991’de SSCB dağılınca anavatanı Özbekistan’a dönmüş ve Devlet Başkanı İslam Kerimov tarafından bir kahraman gibi ağırlanmıştır.

3. Marksist-Leninist Terminoloji ve İftira Mekanizması

Soğuk Savaş yıllarında Marksist ve komünist çevreler, alt edemedikleri herkesi "CIA ajanı, faşist, emperyalist uşağı ve halk düşmanı" olarak suçlamışlardır. Bu durum basit bir hakaret değil, sistematik bir yaklaşımdır:

Dost-Düşman Paradigması: Sınıf savaşımı teorisine göre, işçi sınıfının (komünizmin) yanında olmayan herkes otomatikman "halk düşmanı"dır.

Emperyalizm Yaftası: Sosyalist olmayan her türlü milliyetçi veya muhafazakar hareket, emperyalizmin yerli işbirlikçisi olarak damgalanır.

Faşizm Kavramının İstismarı: Komünizme karşı olan her türlü sert devlet otoritesi veya milliyetçi refleks, muhatabı gayrimeşru kılmak için "faşizm" olarak adlandırılır.

4. Çelişkiler ve Tarihi Gerçekler

Marksist-Leninistlere göre Ruzi Nazar, Sovyet sistemini yıkmaya çalıştığı için "halk düşmanı"ydı. Türkeş de çocukluğundan beri Turancı ve komünizm karşıtı olduğu, üstelik Nazar ile tanıştığı için aynı kefeye konulmuştur. Ancak bu alçakça iftiraları atanların cevaplayamadığı zıtlıklar şunlardır:

Eğer Türkeş ABD ajanıysa, neden MAH binasındaki Amerikan Odası'nı kapattı?

ABD, kendi "ajanı" olduğu iddia edilen birinin sürgüne gönderilmesine neden onay verdi ve destekledi?

12 Eylül darbesinde ABD’li yetkililer "Bizim çocuklar başardı" derken, Türkeş neden yıllarca hapis tutuldu ve Ülkücü gençlere akıl almaz işkenceler yapıldı?

Yahudi Marks'ın çocuklarına son kez sormak gerekir: ABD, kendi ajanı olduğuna inandığınız birine karşı darbe yaptırır mı? Eğer öyle olsaydı, o çok güvendiğiniz istihbarat ağları bu darbeyi Türkeş'e çok daha önceden haber vermez miydi?

En üzücü ve durum ise kendilerine ülkücü diyen sosyal medyanın esiri olmuş yaşadığı dünü unutarak yarına Marksın çocuklarının eskisiyle bakan insanlardan bazılarının da bu konuyu dillendirmesidir. Bu durum da herkesi kendileri gibi samimiyetsiz olarak zannetmelerinin en belirgin örneğidir.

Dermansız ağız ishaline yakalanmış zavallılar, şimdi anladınız mı beyinsizliğinizin ne kadar meydanda olduğunu!

Bu vesile ile ölümünün 29 yılında Türk insanına bir ülkü aşılayarak milletler mücadelesinde her türlü yabancı uşaklara karşı Türk Yurdu’nun korunmasının yanında Turan Yurdu’nu da hedef gösteren fikir ve dava adamı, Türkoğlu Türk Başbuğ Alparslan Türkeş Bey’e Rabbim rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun. Amin