"Bu kadar muhafazakârlık yeter" başlıklı yazım çeşitli yankılara yol açtı. Aslında daha Meşrutiyet yıllarında Ziya Gökalp, Türkçülüğün üç hedefini "Türkleşmek, İslamlaşmak, muasırlaşmak" olarak belirlemişti.

Türk ve Müslüman idik. Ancak Osmanlı döneminde Türklük vurgusu çok yapılmadığı için "Türkleşmek" yani Türklüğün unutulmuş özelliklerine ve değerlerine sahip çıkmak gerekiyordu. Müslümanlık da birçok yanlış uygulamalarla özünden uzaklaşmış, şekilden ibaret, ruhsuz bir yaşayış hâline gelmişti. Dinimizin özündeki değerleri bulmak, ona yeni bir ruh ve heyecan vermek gerekiyordu.

 Türk ve Müslümandık ama henüz "muasır" yani "çağdaş" değildik. Gerçi 3. Selim döneminden beri çağdaşlaşmaya başlamıştık ama işin daha başlarında sayılırdık. Çağdaş dünya aydınlanma devrini yaşamış, bilimde ve sanatta çok ileriye gitmişti. Başta Türk ve İslam dünyası olmak üzere geri kalmış bütün milletleri sömürüyordu. Öyleyse asıl hedef çağdaşlaşmaktı; köle değil efendi olmaktı.

Atatürk bunu sezdi. Sezmekle kalmadı ve çağdaşlaşma ihtiyacını iliklerinde hissetti. 3. Selim'den beri devam eden Türk çağdaşlaşmasını hızlı hamlelerle ileriye taşıdı.

Millî değerlerin ve dinin ihmal edildiğini düşünen bazı Türk milliyetçileri, ihmal edildiğini düşündükleri çoğu şeklî olan değerlere sımsıkı sarılarak muhafazakârlık anlayışını öne çıkardılar; Atatürk'ün uygulamaya koyduğu Gökalp'ın "muasırlaşma" hedefini unuttular. Muhafazakârlığın dozu gittikçe arttı ve bugün gelinen noktada milliyetçilik, neredeyse "muhafazakârlık" demek oldu.

Aslında Türk milliyetçilerinin değerlerimize sahip çıkılması gerektiği konusundaki düşünceleri haklıydı ve bu konudaki mücadeleleri olumlu sonuçlarını da vermiştir. "Millî ve yerli" olarak niteleyebileceğimiz diziler, filmler, romanlar, klasik sanatlar her yerde bol bol vardır. Türkülerimiz, şarkılarımız, halk oyunlarımız her yerdedir. Eksik olan bunların çağdaş uygulamalarıdır. Millî ve yerli tamam fakat çağdaş yok. Artık sıra çağdaş olmaya yönelmededir. Atalarımız da öyle yapmışlardır. Öyle yapmasalardı, yani kendi dönemlerinin çağdaş dünyasına yönelmeselerdi o büyük tarihi yaratamazlardı. Nitekim Osmanlı atalarımız belli bir tarihten sonra çağdaşlaşmayı yakalayamadıkları için tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmışlardır.

Bugün Türk milliyetçileri ne yapacaktır? "Batı bizi sömürüyor." diye ağlaşmaya devam mı edeceklerdir yoksa Batı'ya sömürme gücü veren çağdaşlığın peşine mi düşeceklerdir? Bence kendisine Türk milliyetçisi diyen herkes İstanbul'daki Rahmi Koç müzesini gezmelidir. Dünyada ve Türkiye'de motorun, arabanın, trenin, gemilerin, beyaz eşyanın nasıl geliştiğini gözleriyle, somut olarak görmelidir. Batı durmamış, devamlı üretip yaratarak geri kalan dünyayı sömürmeye hak kazanmıştır.

Hemen öfkelenmeyin. "Hak kazanmıştır" sözünü elbette "uyarıcı" olsun diye söylüyorum. İsterseniz "uyarıcı" yerine "alarm" deyin. Batı merak etmeye, gerektiği zaman maceralara atılıp keşif ve icat etmeye, araştırmaya, evrenin ve hayatın sırlarını bulmak için çalışmaya devam ettiği müddetçe sömürmeye de devam edecektir. O sömürüden kurtulmanın tek yolu, Batı'nın yaptıklarını yapmaktır: Merak etmek, maceraya atılmak, araştırmak, keşif ve icat.

O kadar da karamsar olmaya gerek yok. Dünyayı tanımaya çalışan maceracı Türkler artık yetişiyor. Benim genç meslektaşlarım, Sibirya'yı,  Kafkasları, Uralları, Baltıkları dolaşıyor; oralardaki küçük Türk gruplarının içinde yaşıyor, onlardan metin derliyorlar. Sibirya Türklerinin gırtlak müziğini öğreniyorlar ve uyguluyorlar.

Erden Eruç'u duydunuz mu? Kıbrıs gazisi bir Türk subayının oğlu. 2007 Temmuz'unda Kaliforniya kıyılarından küreklere asılıyor ve sadece kürek çekerek 312 günde Büyük Okyanus'u geçiyor. Avustralya'yı bisikletle geçerek Hint Okyanusu üzerinden yine küreklerle Madagaskar'a ulaşıyor. Afrika'yı da bisikletle aşıyor ve ver elini Atlas Okyanus'u. Yine küreklere asılıyor. Amerika'yı da bisikletle geçerek ilk çıktığı noktaya varıyor. Tam 5 yıl 11 günde kas gücüyle bütün dünyayı dolaşıyor. Kas gücüyle devriâlem. Bunu yapan ilk ve tek kişi Eruç. Pek çok Guinness rekoru var.

Ayrıntıları öğrenmek isteyenler Dalgalar Beni Çağırır adlı eseri okumalıdırlar. Çağrı Özpideciler'in Erden Eruç'la yaptığı söyleşi her Türk'ün göğsünü kabartmalıdır. Özpideciler'in kendisi de gözünü ufuklara dikmiş, macera ruhlu, müteşebbis bir Türk ve Türkçü.

Atalarımız at sırtında Orhun'dan Macar ovalarına dek uzanmıştı. Attila, Tanrı'nın kırbacıydı. Ağlaşmaya, "Attila, Papa'ya diz çöktürdü." diye övünmeye devam mı edeceğiz yoksa yeni Attilalar, Uluğ Beğler, Fatihler, Mimar Sinanlar, Atatürkler, Aziz Sancarlar, Erden Eruçlar mı çıkaracağız?

Ahmet B. ERCİLASUN