Aslında yazının başlığı “Neden Cumhuriyetçiyiz?” ya da “Hangi Osmanlı?” olabilirdi…
Çünkü gerçekte iki farklı Osmanlı vardı...
Halifeliğe kadar Türklerle yükselen Osmanlı ile Halifelikten sonra Araplaşan ve Araplaştıkça daha çok batan koca İmparatorluğumuz…

Aslında Türkler için her şey güzel gidiyordu, 
ta ki Halifelik sevdasına düşülene kadar….
O günkü şartlarda Halifeliği olmazsa olmaz gören Yavuz Sultan Selim ile akıl hocası Şeyh İdrisi Bitlisi ve diğerleri Memlüklülerin elinden Abbasi halifeliğini almak için Portekizlileri bahane edip, Mercidabık ve Ridaniye savaşlarını tertip ederler. Bu savaşların sonunda, kılıç zoruyla da olsa "işe yaramaz Halifelik" Yavuz Sultan Selim  tarafından deruhte edildi...

Osmanlı tarih boyunca ekseriyetle Türklerle savaşmıştı...Mısır'da da, Yavuz Selim'in idam ettiği son Mısır Hakanı Toman Bay/Beg idi, (Kıpçak Beyi Baybars'ın kurduğu Mısır Memlüklüleri/Devletü’t-Türkiyye = Türk Devletiydi (1250-1517))

Mısır seferinden sonra büyük bir sorun çıkar, çünkü Arap dünyası "işe yaramaz da olsa"  Halifeliğin kendilerinden alınmasına karşı çıkar ve Osmanlı'nın uhdesinde yürütülecek bir  halifeliğe biat etmek istemezler... İşte bu sorunu çözmek, 
Yani Arapları, Osmanlı'nın halifeliğine bağlamak için Arapların da kabul edeceği bir orta yol bulunur...
Bu yol Mısır’dan ve Arap diyarlarında seçilecek bin civarında Eşari mezhebinden gerici ulemanın, mollanın, İstanbul’a ve Anadolu'ya davet edilerek, para, mal, mülk, arazi de verilerek kalıcı olarak yerleşmelerini sağlayarak imparatorluğu Araplaştırmak, 
diğer bir deyişle Türk İslam’ı terk edilerek, 
Arap İslam’ına doğru evrilmesini, dönüştürülmesini sağlamak konusunda anlaşırlar...

Bu proje İdrisi Bitlisi ve Yavuz'un onayıyla hayata geçirilir ve arkadan gelenlerce de devam ettirilir!  
Maalesef bundan sonra artık imparatorlukta “bugün de kısmen olduğu gibi” Türk kelimesi yasaklanır, “Türk’üm!” “Türkmen’im!” diyen Kızılbaş diye aşağılanır, dışlanır, kafası kesilir...
(Bu dönem sadece Kuyucu Murat Paşa'nın “Türk’üm, Türkmen’im” dedikleri için çocuklar dahil kafasını kestirip, kuyulara doldurduğu insan sayısı 158 bindir (Bknz: Naima Tarihi). 

Maalesef Osmanlı'nın son 350 yılı, ilk 250 yılın aksine Türklere zulümle geçer, sıkı bir Arap tandanslı mezhepçilik kurulur. 1603 yılından sonra Ehli Beyt Türk Tekkelerine baskı artar ve 1720 lerden sonra tamamen kapatılır, mülkleri , Süleymaniyeli Şeyh Halid-in kurduğu ve 
ll. Mahmut Döneminde Osmanlı Sarayına sızan  Halidi Nakşi Kürdi Tekkelerine fermanla devredilir... 
(Bknz: Tarikat Kuşatmasındaki Türkiye-Halidi Nakşi Cehennemi-R. Zelyut ). 

O dönem Bektaşi Babaları başta Ege adaları olmak üzere Anadolu'dan Balkanların ücra köşelerine sürgün edilir. Bektaşilerin köyüne geri dönme şartı olarak, Nakşibendi tarikatına girmeyi ve bir Nakşibendi şeyhinin de onayına bağlarlar! 
(Bknz: Saraydaki Gizli Tarikat-E. Sarızeybek). 

(Konuya dair ayrıca bakınız; 1826 yılındaki, Kırşehir Şeriat Mahkemesinde, Kadı huzurunda idamla yargılanan ve o dönem Hacıbektaş'ın Postnişinde oturan Hamdullah Çelebi'nin Savunmasına ve yargılanmasına. Bu mahkemede Kadı ve ekibi, Türkmen-Oğuzların inançlarını idamla yargılayıp, mahkum etmiştir. Bunun sonucunda ortaya çıkan tepkilerden olsa gerektir Kadılı Şeriat Mahkemeleri kaldırılmıştır). 

Çaldıran Savaşından sonra Yavuz Sultan  Selim, "akıldanesi" İdrisi Bitlisi' yi Diyarbakır Kadıaskeri (bugünkü Adalet Bakanından bir tık üst makamdır) yapmıştı (1517-1520).  
İdrisi Bitlisi de, 
Kelkit'ten Hakkari'ye kadar olan Akkoyunlu Türkmenlerin topraklarına el koyup çoğunu İran'a sürgün eder. Akkoyunluların toprakları sünnileşmek şartıyla İran'dan getirilen Arap, Acem ve Kürtlere verilir. 
Kürtler ilk defa bu dönem İdrisi Bitlisi tarafından Anadolu'ya getirilmişti (Son dönemde İdris-i Bitlisi'nin heykeli bu yüzden dikilmiş olmalıdır). 
O dönem İdrisi Bitlisi fermanlarıyla İran'dan gelenlere ve Kürtlere sayısız imtiyazlar verilir. 1839 birinci Tanzimat Fermanına kadar Kürtler askerlikten, vergiden vb. muaf tutulurlar (Kürtlere Şah İsmail diyeti ödenir…) 
Yine bu dönem Türkler, saraydan, ordudan ve müesses nizamdan tasfiye edilir…
Türklerin askeri ve siyasi gücünü kırmak için bu Arap mollaların fetvalarıyla, serdengeçti birlikleri sadece Türklerden oluşturulur ve en ön safta savaştırılır, kırdırılır, ganimeti bile toplatmazlar…
Ganimeti de saraylardaki Arap mollalar ile işbirliği yapan yeniçeri ağaları kendi aralarında paylaşırlar… 
Ordudan, saraydan ve müesses nizamdan yavaş yavaş tasfiye edilen, kafası kesilen, sürgün edilen, Fizan'dan Yemen'e her yerde sürekli savaştırılıp soyu kırılan, 
İstanbul'a yanaştırılmayan Türkmen Oğuzlar çare aramak zorunda kalmıştı. 
Selçuklular döneminde çoğunluğu Horasan üzerinden Anadolu'ya gelen 1500 kadar Türkmen-Oğuz aşiretinden, doğuda kalan 300 kadar aşiret ve boy, Yavuz'a, İdrisi Bitlisi fermanlarına ve akabinde yürütülen Türk düşmanı politikalara  kızarak, Kürtlere ve Araplara tanınan imtiyazlardan da yararlanmak için, (askere gitmemek, daha az vergi vermek vb) ve de canını kurtarmak için Kürtleşmeyi ana stratejik hedef olarak seçerler...

Bu aşiretler ve boyların en büyükleri Avşarlar (Prof Dr Yusuf Halaçoğlu'na göre Türkiye'nin yedi de biri Avşar'dır), Halaçlar,  Mukri, Bayat, Beğdili, Evya, Yıva vb. dir. 
(Bakınız: Macit Gürbüz/Kürtleşen Türkler ile 
Ali Rıza Özdemir'in Kayıp Türkler/Kürtleşen Türkmen Aşiretleri) Buna Osmanlı kayıtlarında “Ekrad(kürt) Türkmanlar” denir. 

Bu dönemden başlayarak Kelkit’ten Hakkâri’ye kadar olan bölgede yaşayan Türkmen ve Oğuzların bir kısmı İran’a gider (Bugün dünyanın en büyük Türk nüfusunun yaşadığı başkent Tahran’dır). 
Böylece, asırlarca başımızı ağrıtacak Kürt sorunu ve Alevilik bu politikalar sonucu gelişir ve büyür... 
Osmanlı öyle bir açmaza düşmüştür ki, 
artık ne, "işe yaramaz" Halifelikten vazgeçebilir ne de imparatorluğun kan kaybetmesini durdurabilir. Çünkü imparatorluğun asli unsuru Türkmen ve Oğuzlar dışlanmış, mezhepciliğe ve kara cehalete kurban edilmiştir. 

Cahil kara mollalar, başta matbaa olmak üzere bir sürü saçma sapan fetva verirler ve Osmanlı’ya Rönesans’ı ıskalatırlar. Rönesans’ı İngiltere kapar… 
Matbaa Osmanlı’ya ilk kez 1480-1492 döneminde Sefared Yahudileriyle gelir. 
Sonra 1527’de Ermeniler matbaaya kavuşur ve 1563’te ise Rumların da matbaası vardır. 
Bu meşhur mollalarımız her seferinde yeni bir fetva ile bizimkilerin matbaaya kavuşmasını engellerler, ta ki, Batı Rönesans’ı ve aydınlanmayı yakaladıktan.... 
yani 240 yıl sonra 1727’de İbrahim Müteferrika’nın çabalarıyla matbaaya kavuşuruz ama bilgiye ve güce sahip olmak için artık çok geçtir! 
Oysa Osmanlı'dan en az bin yıl önce Uygurlarda, Kök Türklerde tahta baskı matbaa vardır ve herkesin okuma yazması vardır. 
(Bknz: Türk Eğitim Tarihi-Prof Dr İsmail Doğan) 

Şimdi açıkça şu soru sorulmalıdır; 1299’dan 1683 Viyana Bozgunu’na kadar savaştığı neredeyse tüm savaşları kazanan bir ‘’Türk imparatorluğu’’ Osmanlı varken; 
neden son 250 yılda girdiği tüm savaşları kaybedip, bir de kurtuluş savaşı yapmak zorunda kalmıştır?!… 
Osmanlı bu dönem; 1683 Viyana Bozgunu’ndan, 1922’de, Ankara, Haymana Ovası’nda yapılan, Sakarya Meydan Muharebesi'ne kadar neredeyse tüm savaşları kaybetmiş, 
Çeşme, Navarin ve Sinop baskınlarıyla donanmasını kaybetmiş, 
Ramazan Kararnamesiyle iflas ilan etmiş,  (1875), Muharrem Kararnameleriyle (1879-1881) vergilerinin %71 'ini de yabancılara devrettiği için orduyu ve donanmayı yenileyememiş, aldığı borçlarla saraylar inşa etmiş ve sonunda aciz kalıp sürekli geri çekilmiş, Balkanlardan atılmış, Kuzey Akrika ve yakın çevreyi kaybetmiş, Anadolu dahil başkenti bile, İstiklal Harbi sonrası imzalanan Lozan Anlaşması'na kadar(1923) İngiliz ve Fransızlar tarafından 5 yıl işgal edilmiştir. 

Acaba Halifelik ve akabinde yürütülen Türk düşmanı, Arap tipi-mezhepçi politikalara dönülmeseydi koca bir imparatorluk batar mıydı? 
İşin en acı tarafı ise; 
Anadolu'da, örneğin Amasya'da yaşayan bir Türk kadını akrabasını görmek için İstanbul'a gelmek isterse, Amasya'ya geri dönmeyi garanti edecek iki kefil bulmak zorundaydı! Ama bu kural başta Ermeniler olmak üzere gayrimüslimlere uygulanmamıştır! 
Belki de bundandır ki; 
İstanbul'daki Galata Bankerleri'nin içinde bir tane bile Müslüman Türk yoktur! 
Son dönemde 12 bankası bulunan Osmanlı'da bir tek bankanın sahibi bile Müslüman Türk değildir, hatta çalışanlar bile Türk değildir! 
Yine, 
Boğaz'ın iki yakasında ve Marmara denizinin çevresindeki 310 kadar saray, köşk ve yalılarda Türkler yerine Rum, Yunan, Ermeni ve saraya yakın levantenler oturuyor, istisnalar hariç yine Müslüman Türklere buralar kapalıdır (Bknz: Turan Akıncı kitapları).  

Döneme dair çok şey yazılabilir ancak, 
"özellikle siyasete soyunan herkesin" 
15. yy dan itibaren azınlıkların ve sarayın  işbirlikçilerinin kontrol ettiği Osmanlı'nın Anadolu'daki enkazını iyi anlaması için, 
"Ahmet Haşim'in 3 Eylül 1919 tarihinde dönemin Manisa milletvekili Refik Şevket Bey'e Niğde'den gönderdiği Mektubu" nu herkesin okuması ve okutturması gerekir...

Sonuç olarak şunu sormak bir Türk olarak hakkımız değil midir? 
Sarı Saltukların, Yunus Emrelerin, Hace Bektaşilerin, Seyit Gazilerin, Ahmet Yesevilerin İslam’ı, İslam değilmiydi de, gayrimüslümlere ve gerici Eşari Arap mollalara teslim edip batırdık koca devleti?!..

"Yeni Osmanlıcı", malum BOPÇU tayfanın ülkemizi soktuğu Suriye bataklığına ve sığınmacı politikasına bakılırsa; 
bugünde aynı sürecin devam ettiğini ve maalesef tarihten hiç ders alınmadığı görülmektedir! 

Pir-i Türkistanlı Ahmet Yesevi der ki: 
“Din bir seçimdir ama Türklük kaderdir” 
İşte bu yüzden ‘’Arap sevici ümmetçi ve mezhepçi” değil 
“Atatürkçü ve Cumhuriyetçiyiz!”

Bahtiyar Aydın, İstanbul / Eski Çağ Tarihi Uzmanı-31 Mart 2022 

Not: Yeniden düzenlenen bu yazım ilk olarak 2009 tarihinde (Hangi Osmanlıyız) adıyla yayınlanmıştır.