SABRİ ŞENEL YAZILARI

Üç Hilal Uğrunda Üç Suikastin Hikâyesi!

1998 Ümraniye’de yaşanan üç suikast girişimini, siyasi mücadeleyi ve Üç Hilal uğruna verilen bedelleri Sabri Şenel’in tanıklığıyla anlatan çarpıcı bir hatıra yazısı.

Sene 1998… Üsküdar’dan ayrılıp kısa bir süre önce ilçe olan Ümraniye; merkez ve 6 beldeden oluşan yeni bir ilçedir. Daha sonra aynı ilçe dört ilçeye ayrılmıştır. Bu ilçe sosyolojisi, ülkenin bütün renklerini ve tonlarını içinde barındıran; adeta yeni bir harmanlama, yeni sosyolojik süreçlerin inşa edildiği, dünya ve ahiret ilişkilerinin tesis edildiği bir yerdir.

Çok farklı yöresel kültürlerin davranış kalıplarına sahip insanlar artık yeni komşular, çocuklar okul arkadaşı, çalışanlar iş arkadaşı olmuş; yeni tanışıklıklar, evlilikler, yeni akrabalıklar vb. ile yeni başlangıçlara yelken açılan bir hayat yolculuğu başlamıştır.

İşte böyle bir ilçede siyasi faaliyet yapmak, yeni ortak akla ve yeni iletişim yöntemlerine mecbur etmektedir. Erkekler, belki zorunlu askerlikten kaynaklanan ortak karavanaya kaşık sallamak, aynı koğuşu ve kışlayı paylaşmanın avantajını tecrübe etmiştir; ama bayanlar için bu tamamen yeni bir sosyal süreçtir.

Elitlerin üstenci bir bakışla küçümsediği varoşlar; hemşehrilik, feodalite, etnik kimlik, mezhep kimliği, tarikat ve cemaat yapılarının ilişkilerinin odağına yerleştiği şehrin kenar mahalleleridir. İşte bu yapılar ve ilişkiler bazen sosyal hareketliliği kavgaya ve çatışmaya dönüştürmüş; illegal örgütlerin bu farklılıkları kaşıdığı, eleman ve militan devşirmeye çalıştığı, insanları kışkırttığı ve terörize ettiği; bunun da kamuoyuna, yazılı ve sözlü basına yansıdığı sayısız olay yaşanmıştır.

Mesela 1 Mayıs Mahallesi, Sarıgazi vb. birçok terör olayıyla anılan belde ve mahalleler bu ilçededir. O yüzden bu ilçede siyaset yapmak, terör örgütlerinin hedefi olmaktır.

İşte yaşadığımız birçok olaydan çok önemli üç tanesini siz kıymetli dostlarla paylaşmak istiyorum. Aslında bu bölgede siyaset yapmak, kefen koynunda gezmektir; her an ölümle burun burunasın. Biz bundan dolayı abdestsiz sokağa çıkmazdık, çünkü değişmez öncelikli hedeftik.

Bu ilçede 3 dönem belediye başkan adayı, 4 dönem ilçe başkanı ve o kadar da milletvekili adayı olmak bedel ister. Türkiye’nin en büyük seçim çevresi Anadolu Yakası ve en büyük ilçelerinden biri olan Ümraniye’de siyasi faaliyet yapmanın zorluğunu sonuna kadar yaşadık.

Sarıgazi’de seçim irtibat bürosu açtık; ardından ilçeden henüz ayrılmadan camlar, çerçeveler, araçlar taş yağmuruna tutuldu, zarar gördü; insanların kafası yarıldı, çok büyük sıkıntılar yaşandı. 1 Mayıs Mahallesi, Birlik Mahallesi gibi yerlerde araçlar taşlandı. Her gün bir olay, bir vukuat vardı; boş gün yoktu.

Asıl birinci olaya gelelim:
1998 sonları… Bir gün Ümraniye Tepeüstü’nde araçla bir seçim programına gidiyoruz. Telefonum çaldı. Arayan, emektar ülkücü hareketin çilekeşi merhum İhsan Bal’dı. Benden bir isteği vardı. Emniyetten bir başkomiser ve iki polis arkadaş ısrarla görüşmek istiyormuş. Programımız var dememe rağmen, kısa bir görüşme isteğini kıramadım ve geri döndük.

Son durağa yakın, YİMPAŞ ve Telekom’un karşısında bir tanıdığın lokantasında buluştuk. Israrlı görüşme isteğine rağmen görüşme kısa sürdü. Hal hatırdan sonra kalktık. İyi ki de kalkmışız. Aracımızın altına zaman ayarlı bomba yerleştirilmişti; ancak biz erken kalkınca düzenek ortaya çıktı. Emniyet haberdar edilerek imha edildi.

Yaşayacak ömrümüz varmış; şehadet kısmet değilmiş. Burada ne yapılmak istendiği, faili meçhul bir eylem olarak tozlu arşivlerde unutulup gitti. Demek ki yaşayacak ömrümüz varmış!

İkinci menfur suikast teşebbüsünü, Emniyet ile aramızda tek bina olan MHP ilçe teşkilatının bulunduğu binada yaşadık. Her gün yaklaşık ikindi ile akşam arası düzenli olarak sahadan ilçe binasına gelir, günü değerlendirir, faaliyet planlaması yapar ve kalkıp istirahate çekilirdik.

Çok faal siyasi faaliyetler yapardık. Ümraniye’nin en büyük salonları dolar taşardı. Ümraniye’nin sayfiye beldesi Taşdelen’de geleneksel Zafer Şölenleri başlatmıştık; adeta yer yerinden oynamıştı. Kamuoyunun gündemine oturmuştuk.

3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra basın önüne çıkmayan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi, Ağustos 2003 sonunda Taşdelen’deki Zafer Şöleni ile basın ve kamuoyu ile buluşturmuştuk.

Gerek adaylık süreci gerek ilçe başkanlıkları dönemimizde üç hilal hep yükseklerden inmezdi; adeta faaliyet yorgunu olmuştuk. Bugün o günleri yaşayan herkes anıları ve o günleri konuşur. Vefalı dostlara minnettarız. Hatta samimi bir itiraf olarak hâlâ ilçe sakinlerinin dilindedir.

*

İşte bu yoğun mesai akşamı, bir gün ilçeye varmak üzereyken rahmetli bölge başkanımız Merhum Ahmet Hantal telefonla arar ve Adalar’da bir toplantıya davet eder. Ben de ilçeye gitmeyip Bostancı’ya yönelirim. Bu arada ilçedeki görevli Muhterem Hanım’a ve arkadaşlara haber veririm; gelemeyeceğimi söyler, siz de ilçeyi kapatıp çıkın derim. Onlar da ilçeden ayrılır, ilçe binası boşalır.

İşte daha önce eylemi planlayan faili meçhul kişiler, ilçe binası katına, asansöre ve kapı girişine tesir gücü çok yüksek patlayıcı bomba bırakırlar. Bomba planladıkları gibi patlar. İlçe binası ve asansör adeta harabeye döner. Emniyet binasından ve civardan insanlar sokağa dökülür; “Nedir bu patlama?” diye merak ederler.

Araştırmalar, tahminler ve yorumlar derken binaya polis girer, katlara çıkar; ancak son kat, MHP teşkilatının bulunduğu kat olduğu için çıkılmaz. Aşağıda yapılan bazı yorumlardan sonra dağılırlar ve şöyle bir tahminde bulunurlar: Bu patlama, kanalizasyonda biriken gazdan kaynaklanmıştır. Konu bu şekilde geçiştirilir. Bizim hiçbir şeyden haberimiz yoktur.

Sabah olur. Görevli arkadaşlar ilçeyi açmak için gelirler. Tablo vahimdir. Beni ararlar. Ben de emniyete haber verin derim. Haber verirler, olay yerine gelirim, emniyetle görüşürüm, tutanaklar tutulur. Bu olay da faili meçhul olarak kalır. Terörle mücadele kadrosunun dağıtılmış olması, tecrübeli kadro bulunmaması nedeniyle hassas ve kritik bir bina olan MHP ilçe binasına gelinmemesini buna bağlarlar.

Olan olmuştur; yine kıl payı kurtulduk. Öldürmeyen Allah yine öldürmez. Aksi hâlde ilçede olsak, başkaları olsa tam bir facia olurdu; kan gövdeyi götürürdü. Yine şehadet kısmet değilmiş.

Irak’ta Barzanistan bölgesinde ABD askerleri, Türk ordusunun seçkin, gözbebeği askerlerinin başına çuval geçirdi. Ordu; binlerce yıllık gelenekleri olan, şehitler ve gaziler vererek Türk milletinin güvencesi olmuş, peygamber ocağıdır. Mazlumların, gariplerin, kimsesizlerin kimsesidir. Gözümüzün nuru gibi korumamız, sahip çıkmamız gereken; ata-dede yadigârı, ilke ve kuralları kanla ve canla yazılmış bir gelenektir. Zalimlere diz çöktüren; malımızın, canımızın, vatanımızın güvencesidir.

Ellerine “vatana kurban olsunlar” diye kına yakarak askere gönderdiğimiz kutsal bir adrestir. Orada hata yapan, bedelini kendisi öder; ama o yapı korunmalıdır. Oraya düşman olan, Türk’e düşmandır. Vatan, millet ve devlet düşmanı; konjonktürel davranışlarla sallanmayacak mübarek bir ocaktır. Nasıl ki bir Müslüman hata yaparsa İslam sorumlu tutulamazsa, burada da durum aynıdır.

*

TSK mensubu için yargı vardır; kimse yargısız infaz yapamaz, yapmamalıdır. Asker ocağı, işte bu ordunun mensupları olan seçkin askerlerimizin başına çuval geçirilmiştir. İçte kıs kıs gülen, sırıtan beşinci kollar olduğu gibi; terör örgütleri ve Türk düşmanları da bu duruma sevinmiştir. ABD, yanlışlık değil; daha önce benzerlerini gördüğümüz sözde müttefikimizce alçakça bir pusu kurulmuş, ordumuzun, yurdumuzun ve devletimizin onuruyla oynanmıştır.

Bu alçak eyleme şerefli bir protesto gerekiyordu. Taksim’de ABD Konsolosluğu önünde eylem yapmak için yola çıktık. Faaliyeti MHP İstanbul İl Başkanlığı düzenlemişti. Biz de Ümraniye İlçe Teşkilatı olarak katılmak için konvoy hâlinde hareket ettik.

Kasımpaşa’da yolumuz PKK’lı katil atıklarca kesildi. Araçlar taşa tutuldu; molotof kokteyli ve benzeri patlayıcılar atıldı, benzin dökülüp lastikler yakıldı. Etraf adeta yangın yerine döndü. Araçlar yanıyor, tam bir can pazarı yaşanıyordu. Biz, iş yerimizin gazi olan otobüsüyle gitmiştik. Bu otobüs birçok olayın tanığıdır.

Otobüs şoförü Kaçan Tutan bana dönüp, “Ne yapalım?” diye can havliyle bağırdı. Ardından otobüsü durdurdu, otobüsten indi, kaçtı; arazi oldu. Yakında bir iş yerine sığındı. Otobüste olan herkes indi, sağa sola kaçıştı. Biz ise ateş arasında, yanmaya başlayan otobüsün içinde kala kaldık.

Otobüsün en arka tarafındaydım. İçerisi dumandı, göz gözü görmüyordu. Hiçbir tarafa adım atamıyorduk. Otobüsün arka kapısını açtık; etrafta kimse yoktu, sadece biz vardık. Bitkin hâlde yere yığıldık. Yanımda Yüksel Yurt oğlu Mücahit ve Nurdan Hanım vardı. Eylemin başında ekip arabası oradaydı; onlar da birden oradan kaybolmuştu.

Birazdan kaçanlar yanımıza geldi, müdahalede bulundular. Ambulanslar geldi. Taksim Hastanesi’nde ayakta tedavi olduk. Bu arada otobüs şoförü Kaçan Tutan gözüme göründü. Ona öyle bir bağırmışım ki, “Kaçak, kaypak!” diye yer yerinden oynadı. “Hâlbuki yoldaşını bırakıp kaçanların topunu, bir sokak kaltağına değişirim!” sözlerini bağırarak söyledim.

Ardından Taksim’e çıktık. Etraf polis barikatlarıyla çevriliydi; konsolosluğa yürümemizi engellediler. Üzerimize bol bol biber gazı sıktılar, bizi perişan ettiler. Buna rağmen protesto eylemini başarıyla sonuçlandırdık. İşte öldürmeyen Allah yine öldürmedi.

O yıllar Kağıthane Sular İdaresi’nde oturuyordum. Eve gözcüler, telefonla tehditler… Korkunç bir tehdit sarmalı vardı. Ama hiç bilmiyorlardı ki biz, uğrunda ölümü en şerefli son olarak gördüğümüz ölümsüz sevdalara tutkunuz. Bu sevda, Türk milletini var eden asil bir duygudur.

Şehitlere, bizden önce gidenlere; bize nefes alacak vatan bırakan, her emeğiyle, kanıyla, canıyla bedel ödeyenlerin önünde saygı ve minnetle eğiliyoruz. Onlara ve ölümsüz sevdalarına vefa, sadakat, şeref ve namusumuzdur.

17.01.2026