Radikal İslam dediğimiz İslamcılık dininin ilk devleti Emeviler tarafından tesis edilmiştir. Bu dönemde, İslam’ın radikalleşmesini otoriterlik ve yönetim alanında, kendi Arap ırkçılıkları ve sömürgeci anlayışlarıyla din adına her türlü söz söyleme yetkilerinin kendilerinde olduğu anlayışı zaman içinde tüm toplum tabakalarında da beğeni ve anlayış görmüştür.

Kendi dışında Arap olmayan ve Müslümanlığı kabul eden diğer milletler Emeviler gözünde Mevali hükmündedir. İslam tarihinde ilk fetihlerin ardından kendi iştekleriyle Müslüman olan, çoğunluğu da doğuda İranlılar ve Türkler, Kuzey Afrika ve Berberilerin oluşturduğu Arap olmayan Müslümanları ifade etmek bu insanlara/ kölelere Mevali ismi verilmiştir. Ayrıcalık tanıyan

Bu dönemde, bilimde, felsefede, güzel sanatlarda, mimari anlayışta bir çok zenginlikler şüphesiz olmuştur. İslam coğrafyasının sınırları batıda Endülüs’e dayanmıştır. Fakat yine bu devirde, İslami İlimlerde devreye sokulan aklın ve akli ilimlerin yanı sıra, Tasavvufa ayrıcalık tanıyan görüşlerle nakli ilimler, akli ilimlerin yerini almaya başlamıştır.

Öyle ki İslami bilimlerde devreye sokulan, akıl, mantık, felsefi anlayış, tasavvufi anlayışa göre dışlanmaya ve eleştirilere uğramaya başlamıştır. Bun dönemde tasavvufi denilen mistik anlayışın iç disiplini ile, İslami bilimlerin, akıl mantık ve felsefe süzgecinden müspet anlayış arasında çatışmalar da başlamıştır.

İmam-ı Gazali bu devrin en büyük mutasavvıf ve müderrisidir. Çeşitli yönlerden felsefeyi eleştirerek, devrin bazı filozoflarına ise katl fetvası ( kendi taktir yetkisini kullanarak, ölüm cezası ) vermesiyle de bilinir. Gazali tasavvuf alanındaki derin bilgileriyle zamanın alimlerine öncülük etmiştir. Şeri ilimler ve akli ilimler olarak ilimleri ikiye ayırmıştır.

Konumuz Gazali’yi anlatmak olmadığından sadece şu gerçeği vurgulamadan geçemeyeceğiz. Bilerek ya da bilmeyerek, İslam coğrafyasında sinsice, tembel ve din dışı mistik anlayışla, inançlar tasavvuf kanalından girmeye başlamıştır. Tasavvuf adı altında geliştirilen dindarlık, bir zaman sonra İslam’a alternatif olan İslamcılığı doğurmuştur.

Yani daha açık bir ifadeyle, gerek maddi gerekse manevi alanda bir sömürü aracı olarak Emeviler zamanında Emevi İslamcılığı gelişmiş hatta İslamcılığın ilk mimar ve mühendisi Emevi hükümdarı MUAVİYE olmuştur.

Siyasetle hilafet iç içe girerek, İslam siyasileştirilmiş, zorbalık ve despotçukla Siyasal İslamcılık gerçek dindarlığın önüne alternatif olarak sunulmuştur...

İslamcılığı anlatan iyi bir örnek olarak Muaviye’in dişi deve hikayesi meşhurdur. Yani ‘’ dişi deve hikayesi’’ üzerinden KİTLELERİN İSTENİLDİĞİ GİBİ YÖNLENDİRİLEBİLECEĞİ anlatılmaktadır.

Hikaye kısaca: Hz Ali taraftarı bir Küfe’li Arap ile Hz. Muaviye taraftarı Şamlı Arap arasında geçen hadisedir. Küfe şehrinden bir Arap Şam’a geldiğinde, Hz Muaviye taraftarı Şamlı birisi, ‘’Bu senin bindiğin dişi deve bana aittir’’ diye deveye sahip çıkmıştır. Halbuki deve dişi değil erkektir.

Durum Muaviye’ye intikal edince, büyük halk kitlesi meydanlarda toplanır. Muaviye kalabalığa dönerek; ‘’ Eyy Şamlı kardeşlerim, bu küfeli, devesinin erkek olduğunu iddia ediyor, halbuki deve sizin de gördüğünüz gibi dişi değil midir...

Kalabalıktan binlerce kişi hep bir ağızdan Muaviye erkek deveye, dişi dediği için, hepsi de dişi deve diye bağırdıktan sonra; Muaviye dönerek Küfeli tarafa derki:

‘’ Senin deven dişi değil erkektir ve senindir. Herkeste bunun erkek olduğunu görüyor ama sen Küfe’ye git ve Ali’ye söyle, ‘’ Muaviye’nin yanında erkek deve ile dişi deveyi birbirinden ayıramayan ve Muaviye ne derse onu kabul eden on binlerce adam var’’

Niyetimiz burada İslam tarihini anlatmak değil. İslamcılık söylemiyle kitlelerin nasıl uyutulduğu ve uyuşturulduğu, akıl terazisinin devre dışı bırakıldığı, Allah ve din üzerinden İslamcılık siyasetinin, gerçek İslam ve gerçek dindarlıkla hiçbir ilgisinin bulunmadığıdır.

Dincilik siyasetiyle kitlelerin köleleştirildiği, içimizden bir zatı muhteremin dediği gibi, ‘’Aya dört gidiş geliş otoban yaptık desek buna inanan kitlelerimiz var...’’

İşte dinin siyasallaştırılmasının getirdiği sonuç budur. Hiçbir şekilde düşünmeden, eleştirmeden her söylediklerini doğru zanneden insanları, tarihteki HASAN SABBAH fedailerinden veya yukarıdaki anlatılan MUAVİYE hadisesinden ne farkı var?...

TAASSUP FİTNESİ CANLANIYOR!

İnanç ve kutsal değerler adına, zulmün, kibrin, hırsın, hoş görüsüzlüğün tavan yaptığı bir dönemden geçiyoruz. Her gün dini alanda yapılan farklı söylemlerin, toplumu daha da çok kutuplaştırdığına tanık oluyoruz.

Fazlur Rahman, ‘’ İslam ve Çağdaşlık’’ eserinde İslam Medeniyeti, yeniden dirilmek ve canlanmak istiyorsa, büyük bir düşünce hareketi içine girmelidir. Şu anda bütün Müslüman devletlerin yaptığı gibi, Batı bilim ve teknolojisini ithal etmekle hiçbir ilerleme kaydedilemez.

Zira, bilim ithal yoluyla gelmez, ancak kendi içimizde yeşerebilir. Bunun içinde aranan şart düşünceye önem veren ve sosyal bilimlerin ve felsefenin yeniden İslam’da kullanılmasıdır...’’

Türkiye bu gelişmelere hazır mı? Türkiye bu gelişmelere hazır mı?

Gelinen noktada, İslami düşünce anlayışı, İslamiyet’i tekeline alan anlayışların elinde esir kalmış gibidir. İlahi olan buyruklar, insan düşüncesiyle buluştuğu andan itibaren ferdi ve beşeri bir anlayışa dönüşmektedir.

Yani herhangi bir dönem alimin ya da bir mezhebin veya tarikatın anlayışının, ilahi din yerine koyulması, bir çok hataları, bölünmüşlüğü ve beraberinde İslam’ın siyasal söylemi olarak zihinlerde yer işgal etmektedir.

Mütedeyyin dediğimiz inanan insanların bile, biçim, semboller ve davranışlar üzerinden yerel ve mahalli anlayışlarla gerçek İslam anlayışı anlatılamaz. Yani Müslümanların, yerel ve politik düzeyde, iktidarların söylemleriyle geliştirilen popülist anlayış, evrensel anlayışla ortak düzeyde buluşmadan, İslam’ın emir ve ilkelerine aykırı düşünce biçimleri beraberinde koyu bir taassupçuluğu getirmektedir.

Şunu demek istiyoruz: Aklın, vicdanın, eleştirel ve felsefi düşüncenin, sağduyunun içinde yer aldığı bir din söylemi oluşturulmadığı müddetçe, indirilen din yerini , uydurulan din veya iktidarların söylem dili, hakiki dinin yerini alacaktır...

Oysaki İlahi dinlerin tamamı, akla, düşünceye, fıtrata, fizik kanunlarına ve ahlaka aykırı olmayan toplumsal yasalara (örf- adet) aykırı bir söz söylemez.

RADİKAL İSLAMIN SİYASAL SÖYLEMİ

Konuyu, Nazif Ay’ın İslam’a Veda kitabından alıntı yaparak açıklamaya çalışacağım.

‘’.... Radikal İslami siyaset hareketlerinin içerisinde çok enteresan şahıslar itelenmiştir. Bunların en önemlilerinden biri 60’lı yıllarda siyaset felsefesi doktorosu yapmış olan New York’lu Musevi (Yahudi) Margaret Marcus’tur. Margaret önce Hristiyan olmuş, sonra da Müslümanlığı seçmiş ve adını MERYEM CEMİLE olarak değiştirmiştir. Pakistan’da Sosyalizmi İslam’la evlendirmek isteyen Mevdudi’nin sağ koluyla evlendirilmiştir. Lüks otellerde kalan ve Batı tarzı eğlence partilerine katılan Mevdudi, İslam’ın Sosyalizm ile birlikte olmasını savunuyordu. Buradaki projenin anlamı şuydu.

İsrail’in Araplarca ortadan kaldırılma tehlikesi belirdiği için Meryem Cemile, vatan ve millet gibi kavramların Müslümanlarca kullanılmaması gerektiğini, bu kavramlara önem vermenin IRKÇILIK OLDUĞUNU savunuyordu.

Vatan ve millet gibi mukaddes değerleri yıpratarak Müslüman milletleri KİMLİKSİZLEŞTİRMEYE hizmet ediyordu. Margaret yeni adıyla Cemile; ‘’VATAN , SECCADENİN OLDUĞU YERDİR’’ diyordu.

İslami siyasete büyük anlamlar yükleyen İslamcılar ve öncelikle Araplar, ‘’ önce vatan veya önce seccade diyen’’ iki kısma bölünmüştür. Recep Erdoğan’ın 2013 yılında söylediği, ‘’ Milliyet benim ayaklarımın altındadır’’ lafının nedenini, öncelikle yukarıdaki algı politikasının gölgesinde aramak gerekmektedir....’’

( Nazif Ay, İslam’a Veda, Birinci basım 2017, Librum Yayınları) 12.Mayıs 2023

Devam edecek.

Av. Faruk Ülker

Editör: Kerim Öztürk