12 Eylül 1980 sonrası devlete küsenler oldu. Şimdi onlar dağlarda. Ülkücüler zulme uğramalarına rağmen devlete küsmediler. Ancak dün olduğu gibi bu günde platonik âşık olarak kaldılar. MÖ. Düşünmek insanoğluna Allah’ın kendi zatında olan bir sıfatının bize armağanıdır.
[ (الأَسْ آدَمَ وَعَلَّمَ ) Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti. Bakara 31] Düşünmek insan olmanın vazgeçilmez ortak paydasıdır. Ne kadar düşünebilirsek o kadar şerefli yaratık yani eşref-i mahlûk oluruz. Ayet-i Kerimeden de anlaşılacağı üzere insanlar kelimeler (esma) yani kavramlarla akıl yürütürler. Bizde başlıkta kullandığımız platonik kavramının konuya ilişkin yorumuyla yazımıza başlayacağız.

“Platonik Aşk” kavramından bizim buradaki kastımız “hayalimizde canlı tuttuğumuz devlet ve devlet anlayışına olan vazgeçilmez ve bir karşılık beklenmeden ruh ve bedenle bir bağı ifade için burada kullanılmıştır.

Anadolu topraklarında Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devletlerinde yaşadığımız her dönemde bu düşünceleri iman gibi gönlümüze taşırken amellerimizi de buna uydurduk. Hacı Bektâş-ı Velî’nin devlet anlayışını içimize nakşettik. Bektaş’a, ‘Hacı-Veli’ izafesi ona hürmeten ilim sahibi “hace” olmasındandır.

Anadolu’da doğan Türk devletinin mayası Koca Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî’nin nefesidir. Harranlı mücadeleci âlim Takıyyüddin ibn Teymiyye’nin cihat fetvaları o gününün şartlarında Celelalttin Rumi’nin Moğollara karşı pasifist tutum ve davranışına karşılık, Ulu Hünkâr Hace Bektaş’ın düşüncelerinin bir kısmının yansımasına uygun düşmektedir.   Öğretide devlet, toplumların siyasal yönden örgütlenmiş bir biçimi diye tanımlansa da azalan ve çoğalan “toprak” dâhil soyut şeyler üzerine kuruludur.

Oysa Ülkücü’nün devlet anlayışı bu yaşlı ve yorgun dünyada belli bir coğrafya parçasına sıkıştırılmış değildir. Her şeyden evvel erdemleri çok yüksek olan, ona ulaşmak için hep gayret ve fedakârlık isteyen kafasında ve gönlünde somutlaştırdığı bir şeydir devlet.
Bu Ülkücüler için devlet Türklük ve “i’lây-ı kelimetullah” için vardır. Bu kuru bir cihan hâkimiyeti
değildir.
Bu anlayış on bin yıldan fazla bir zamandan gelen bir töredir. On bin yıl derken bu bir abartı
değildir. Her gün yeni buluntularla tarih anlayışımız yeniden şekillenmektedir.
Ülkücü devletini bir karşılık beklemeden seven ve onun için tatlı canı dâhil her türlü
mücadeleden kaçmayan insandır.  
Hal böyle olmasına rağmen Ülkücüler belirli kesimlerce özellikle daima hazır bir kuvvet olarak
görülmek istenmiş ve zaman, zaman desteklenmiştir.
Ülkücüler kendileri ve ailelerinin geçimlerini sağlamak için atıldıkları hayat mücadelesinde ise
işçi ve hizmet sektörünün dışına çıkamamış ve çıkartılmamıştır.
Bu onların bilgisizliği veya beceriksizliği yani ehil olmadıklarından değil, bilakis hâkim güçlerce
geri plana itilmelerindendir.
10-12 Ağustos 1230 tarihinde Anadolu Selçuklu Devleti ile Harezmşahlar arasında yapılan
Yassıçemen Muharebesi’nin temelinde yatan sebeplerin başında Türk’ün ekonomide söz sahibi edilmek
istenmemesi yatmaktadır. ‘İktisadi gelişme tarihine’ ilgi duyanlar araştırabilirler.
Ülkücülerin ekonomik hayat dışında kaldıklarını geçte olsa anlamış durumdayız.

Haksız da değilim. 21. Yüzyıla girdiğimiz bu çağda Türkiye’de tanınan ve ekonomide söz sahibi
olan bir Ülkücü gösteremezsiniz. Ülkücüler sanayi ve ticaret odası başkanlıklarında gözükememişlerdir.
“Mezarımı ben satıyorum kefenimi eller” misali hep ticaret ve sanayinin dışında kaldık.
Ülkücü iş hayatında daima “”helal, haram” dengesini korumuş ve daima helal kazanca talip
olmuştur. Davaya yani ülküye daha fazla yararlı olabilmenin yolu halelinden ekonomide söz sahibi
olmaktan geçer.
Böylece platonik aşk gerçek aşka kavuşmuş olacaktır.
Sözü özün, Genç ülkücüler Türk Devletine sahip olmak istiyorlarsa ekonomiye de sahip çıkmaları gerekir.

Av. Mustafa ÖZKURT / 28.09.2022