Milliyetçiydi. Vatanına sıkı sıkı bağlıydı. Sesini duyanlar ağızları açık dinlerdi. Ne var ki; Sakarya Savaşı yıllarında akli melekelerinin yerinde olmadığı sanılarak şarkı ve gazelleri dinlenmez olmuştu…

Oysa daha önceleri İstanbul gazinolarının aranılan sesi soluğuydu. Dinleyen bir daha dinlemek ister, akıllarından çıkaramazdı…

Aradan yıllar geçti, TBMM açıldı, Cumhuriyet ilan edildi, Türkiye uygarlık savaşında, hızla ilerliyordu…

Atatürk’ün sofrasında en çok oturan gazeteci olan Falih Rıfkı (Atay) Bey günün birinde sohbet ederken Gazi’ye, “Deli Hafız kendine gelmiş Paşam, yine eskisi gibi gazinolarda şakıyor, kendine hayran bırakıyormuş,” dedi. Şaşkınlığını, dudaklarını büküp başını salladıktan sonra, “Demek iyileşmiş...” demekle yetindi...

Deli Hafız aynı zamanda pehlivandı. Bedeni kadar sesi de gürdü. Bir keresinde Sakarya Harbi günlerinde dostları Gazi’ye, “Hafızı cepheye getirtsek. Ezan ve Kur’an okusa. Askerin maneviyatını kuvvetlendirir,” bile demişler, haber yollamışlardı.
Kendisiyle ilgili anılar dilden dile dolaşırdı.
Biraz meczupça (kendini Tanrı’ya vermiş, Tanrı sevgisiyle aklını yitirmiş, Tanrı âşığı) olan hafız Ankara’dan yola çıkıp cepheye doğru yol alırken düşman casuslarına yakalanmıştı.
Cephe gerisi çok ciddi kontrol altındaydı. Giden gelen herkes soruşturulurdu. Hafıza nereye gittiği soruldu.

"Beni Mustafa Kemal Paşa çağırttı, tanıdığımdır, ona gidiyorum", deyince yakayı ele verdi.

Bildiklerini öğrenmek için epey hırpaladılar. Konuşmayınca da hapse attılar.
O karakol senin bu karakol benim Hafız’ın aklı ondan sonra epeyce zarar gördü.
Yine öyle bir karakol yolculuğunda düşman askerlerinin elinden kurtulup bir caminin minaresine çıkıp ezan okumaya başladı.
Cepheden bırakılması için emir gönderilse de iş işten geçmişti. Hafızın zaten sallanan aklı büsbütün uçup gitmişti.
Olanları duyan Gazi epey üzülse de elinden bir şey gelmemiş ancak Deli Hafız’ı hiç aklından çıkarmamıştı.

Falih Rıfkı Bey’in sofrada kendisine hatırlattığı hafızın hemen sofraya davet edilmesi gerektiği kararını verdi. "Bir akşam getiriniz Falih Beyciyim" dedi.

İstanbul
Dolmabahçe Sarayı

Deli Hafız Dolmabahçe Sarayı’nın yemek salonu olarak da kullanılan üst kat sofrasında pek neşeli, biraz oynakça olmakla beraber, sözü fikri yerinde idi. Eskilerden söz edildi, hatıralar anlatıldı, hafız gazel ve şarkı okudu. İçe işleyen bir sesi vardı. Bir ara yanında bulunan bir hanımla biraz fazla ilgilendi. Biraz heyecanlı da görününce hanım ürkerek salonun dışına çıktı.

Hafız gazelini tamamlayıp masaya dönünce hanımı göremedi ve birden ayağa fırladı, sofradan bıçağı kaparak, “Şimdi sizi bitirdim!” diye haykırmaya başladı.

Atatürk şaşırmıştı ama soğukkanlılığını korudu. Berberi Mehmet ve Sofracıbaşı İbrahim hızlı hareketlerle hemen yanı başına koşup önlem aldı. İkisi de aynı zamanda cansiperane korumasıydı. Onlara, “Benim Çocuklarım” derdi.

Sert sesi duyuldu:

“Otur hafız!”

Deli Hafız’ın nevri dönmüştü, bu kez sesin geldiği yöne, Atatürk’e doğru yürüdü, hızla üzerine hamle yaptı. Mehmet ve İbrahim seri hareketlerle hafızın önüne atılıp bedenlerini siper etti…

Hafız çıldırmış gibiydi, elinden biri Gazi’nin ceketini yakala mış bırakmıyordu. Mehmet bir yandan, İbrahim bir yandan elini ceketten koparıp almaya çalışırken, salon dışından gelen korumalar da hafızı uzaklaştırmaya çabaladı…

En nihayetinde hafızın pençeleri ceketten sökülüp alındı. Mehmet ve İbrahim hafızı karga tulumba salondan çıkarıp hizmet katında bir karyolaya yatırdı. Hafız bağırıp çağırmayı sürdürüyordu. Mehmet, İbrahim’e dönüp, “Ya boğazına sarılmış olsaydı? Ya Gazi’ye bir kötülük yapsaydı?” dedi.

Deli Hafız’ın krizi bitmek tükenmek bilmiyordu. Mehmet ve İbrahim güç bela el ve ayaklarını karyolaya bağlayıp sakinleşmesini sağladı…

Sofadakilerin tümü geçmiş olsun dileklerini sunarken, Atatürk olanları önemsemediğini belirterek, “Hadi bu akşam sofrayı erken kapatalım,” demekle yetindi.

Kaynak:
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
Yaşar Gürsoy, Atatürk ve Berberi Hoşça kalın Çocuklar