“Bir tek insanın çektiği dert ortak salgın olur.”[1]

A. CAMUS

Her toplumda devlet mutlakiyetinin her tarafı sardığı belirsizlik ve korku dönemleri vardır. İkinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa ve bilhassa Almanya, Franco İspanya’sı ve Mussolini İtalya’sı böyledir. Bu tür dönemlerde eğer Almanya gibi kapasitesi de varsa demokrasi krizi, ulusal bir kriz olmanın ötesinde bölgesel ve küresel bir kriz olma istidadını gösterebilir.

Bu tarz bir gelişme bütün bir uygarlığın tehdidi anlamına gelir. Fakat bu ölçekte değil de Saddam Hüseyin önderliğindeki bir Irak ve Suriye gibi yerel ölçekli krizler bile son tahlilde bütün bir bölge ve dünya dengelerini değiştirecek uluslararası bir mesele haline gelebilir.

Böylesi kriz dönemlerinde eğer ülkede yönetimler demokratik yöntemlerle belirleniyorsa, normal bireyin yerini kitle psikolojisi almaya başlar. Ve kişiler çoğu kez geçerli rasyonel nedensellikler ve deney sonuçları yerine, tercihlerini “kolektif simgeselliğin” her şeyi açıkladığı ideolojik bir kapanda belirleyebilir. Nihayet böylesi bir simgesellik ortamında sadece mantık değil ahlak bile kendine özgü bir habitat ve soy kütüğüne göre anlam kazanmaya başlar.

Artık cinayetler bile birer kahramanlık kılıfında sunulmaya başlanır. Her şeyin doğal bir sonucu olduğuna dair koşullanma, yerini, her şeyin olağandışı bir müdahaleyle işlediği şeklindeki bir komplo teorisi ve varsayıma göre anlam kazanmaya başlar.

Kitlenin Mantığı

Devir değişmiş ve mantık, düşünme biçimi ve olayları değerlendirme yeteneği zehirlenmiş, her şey sapkın bir koşullanmanın emrine verilmiştir. Böyle durumlarda “kitleler, tek tek bireylerde var olması mümkün olan içgörü ve düşünme yeteneğini” kaybeder ve Anayasal Devlet zaafa düştüğü için, doktriner ve otoriter despotluk her şeye hâkim olmaya başlar.[2]

“Mantıklı akıl yürütme, ancak bir durumun duygusallığı belli bir kritik ölçüyü aşmadığı sürece başarılı olabilir. Eğer duygusal ısı bu kritik derecenin üstüne çıkarsa, aklın etkinliği yok olur ve yerini sloganlar ve hayali dilek-fanteziler alır. Yani, bir çeşit toplu cinnet ve hızla yayılan psişik bir salgın hastalık topluma musallat olur. Bu durumda, aklın kuralı altında asosyal kabul edilerek ancak tahammül edilebilen unsurlar tepeye çıkarlar.” (Jung, C. G. 1999: 46-47)

Normal zamanlarda poliklinik bir vak’a olarak hekim gözetimine gönderilebilecek hastalar, bu dönemlerde baş tacı edilmeye başlanır. Artık revaçta olan anayasal bir demokrasideki normal sayılabilecek sosyalleşme süreçlerinden geçmiş bireyler değil, kişilik bozuklukları had safhaya varmış patolojik vakalardır.

Ne ki bu bile kutsal bir ambalaj içinde sunulduğu için itidalli bir uzlaşı ve demokratik tavır tavizkâr, kişiliksiz ve teslimiyetçi bir ikiyüzlülük olarak yaftalanır. Neticede toplumun meşru ve ortak mutabakat zemini olan anayasal demokrasi ve millî kültürün kendisi olan ulusun ortak duygudaşlığı yıkılır ve yerine “bilinçdışı sapkın ve çarpık” duyguların beslediği, bilinçdışı bulanık güdülere teslim edilen kantonlara ayrılmış bir kutuplaşma hâkim olur.

“… Fanatik bir kızgınlıktan kaynaklanan yıkıcı düşünceler kolektif mantıksızlığa hitap eder ve orada kendine verimli bir toprak bulur, zira (bu sapkın düşüncedeki bireyler) daha normal insanların akıl ve sağduyu örtüsü altında gizleyebildiği tüm güdüleri ve kızgınlıkları ifade ederler… İktidar çekişmesi ve aşırı güvensizlik tepeden tırnağa tüm organizmaya yayılır. Dahası, kitleler içinde bulundukları, biçimden yoksun, kaotik ortamı telafi etmek için daima bir “Lider” üretirler ve tarihte birçok örneğini gördüğümüz gibi, bu lider mutlaka sonunda kendi şişirilmiş ego algısının kurbanı olur.”

Bu tür kaotik durumlarda yanılgısız lider ve devasa istatistik her şeydir. Bu yüzden her şey istatistiksel gerçekler ve devasa sayılarla büyülenmiş büyük bir bütünün cüzleri, onunla uyumlu otomatları haline getirilir. Böylece gerçekte olan değil de olmayan, muhayyel ve mutasavver bir birliğin sıradan bir fonksiyonu haline getirilen birey, giderek yaşamının gerçek taşıyıcı fonksiyonunu kaybetmeye ve kendine yabancılaşmaya başlar.

Bu tarz bir ikilemdeki birey, içselleştirmediği bir sosyalleşme sürecinin zehirlediği çarpık bir nesne, görüşlerine başvurulmayan sıradan ve edilgen, göstermelik bir aktör haline getirilir. Oysa birey toplum için göstermelik bir ayrıntı değil, tek başına bir bütündür. Tam da Ernest Hemingway’in Çanlar Kimin İçin Çalıyor romanının başına aldığı John Donne’e ait epigraftaki gibi “bir ada değildir” o, “tek başına bir bütündür”.

“Her insan kıtanın bir parçasıdır, bütünün bir bölümü; bir toprak zerresi denize karışıp gitse, sanki yitip giden yüksek bir Tepeymişçesine, dostlarının ya da senin Yurdunmuşçasına azalır Avrupa. Her bir insanın ölümü de işte böyle azaltır beni çünkü ben insanlığın bir parçasıyım. O yüzden sakın sorma çanlar kimin için çalıyor diye; senin için çalıyor.”

Ne ki, bu tarz bir ikilemde “özellikle de Devlet, kendisinden her şeyin beklendiği sözde-canlı bir kişiliğe dönüştürülür”. Aslında devlete biçilen bu rol, “onu manipüle eden kişilerin kullandığı bir kamuflajdır. Böylece anayasal Devlet ilkel bir toplum tarzına, yani herkesin bir başkanın veya oligarşinin despot yönetimine boyun eğmek zorunda olduğu ilkel kabile komünizmine dönüşür” (Jung, 1999).

Kuşatılmış Şehir

Propagandayla zehirlenmiş kitle kuşatılmış bir şehir gibidir. Kitle, yani ideolojik hisarlarla örülmüş bir kale. Bu imgeye göre surların dışı kadar içi de düşmanlar tarafından kuşatılmıştır. Kuşatılmış bir şehir psikozudur ideolojik kitlenin karşı karşıya kaldığı. Bu o kadar böyledir ki, kaleye yardıma gelenlerin önemli bir kısmı bile türlü türlüdür ve çoğu da bozgunculardan oluşur; algı böyle işler.

İktidarın besin kaynağı olan ideolojik kitle, işler ekonomik ve politik yönden kötüye gittiğinde, sorumlu bulmakta zorlanmaz. Doğal sorumlu, harici düşmanlar ve dâhilî bozgunculardır. Pahalılık varsa zincir marketler ve kötü niyetli stokçulardır sorumlular. Bu durumda çözüm de sürekli bir seferberlik ve oruç halidir. Bunun için tarih dâhil bütün kutsallar yardıma çağrılır. Haklı her talep, gelecek güzel günler uğruna rafa kaldırılır.

Gerçeklik ideolojiye, sürekli ertelenen mutlu günler de gelecek tasavvuruna feda edilmiştir. 2023 yetmezse 2053, o da yetmezse 2071’e ve daha sonraki yüzyıla taşınan muhayyel bir gelecek tasavvuru bütün ufku kaplar. Oysa Marx çok önceden “…artık gerçeklik ötede olmadığına göre, burada ve şimdinin gerçekliğini ortaya koymak tarihin ödevidir” [3] şeklinde bir itirazda bulunmuştu.

Onun tasavvuru tabii ki her şeyi Tanrı’ya havale eden Kilisenin öğretisine bir itirazdı. O “göğün eleştirilmesi yerine yerin eleştirilmesini; dinin eleştirilmesi yerine hukukun eleştirilmesini; din bilimin eleştirilmesi yerine de siyasetin eleştirilmesini” öneriyor ve her şeyin açık-seçik bir zeminde gerçek kişiler üzerinden yapılmasını öneriyordu.

Biz de bugün aynı mantığı ileri sürerek hayali olanın yerine gerçek kişiler ve olgular üzerinden bir tartışmanın yapılmasını teklif ederek bu sisli kuşatmayı yarabiliriz. Müphem iç ve dış düşmanlarla ne idüğü belirsiz hainlerin eleştirilmesi yerine siyasal sorumluların eleştirilmesini; soyut ideolojik tartışmalar yerine somut uygulamalar ve hukukun eleştirilmesini; demagojinin tartışılması yerine siyasetin eleştirilmesini önerebiliriz.

Özgürlüğün Başkaldırısı

Özgürlük, eğilimler yerine bilincin başkaldırısıdır. Bu, tam da Camus’nun dediği gibi “böyle olması gerekiyordan, böyle olmasını istiyorum” noktasına adım atma, belirlenen değil belirleyen olma iradesidir. Budur özgürlüğün mottosu!

Demokrasi tam olarak böyle bir şeydir: Sezar’a başkaldırı! Her şeyi bilen ve her şeye kâdir gizemli bir Sezar, bir suprem özne yerine sıradan insanların anlayabileceği şekilde işlerin yürütüldüğü bir yönetimdir aslolan. Bunun tersi, rahip-kralların işlere vaziyet ettiği Firavunlar çağından kalma kutsal içerikler sunar bize.

Ulus çağıdır ki, işler tartışma götürmez biçimde doğrudan doğruya ulusun ellerine tevdi edilir. Ve ulusun bütün üyelerinin ulusun kaderindeki ortaklığı teyit edilir. İşte bu bilinçtir ki, bireyleri tebaa psikozundan çıkartarak özgür bireyler haline getirir. Milliyetçilik denirken de esas olarak ilkel dürtülerin kamufle edilmesi değil, bu öz, ulusun karar alma sürecindeki rolüne duyulan saygı, özgürlük bilinci kastedilir.

İnsanlığın korunması gereken Tanrı vergisi en büyük değeri özgürlüktür. Özgürlük yoksa ne onur vardır ne aş ne de aşk. O her şeyin temelidir. Kişinin kendini Tanrı’ya bağlaması ve diğer bütün esaretlerden kurtulma iradesi bile özgürlükle temellenir.

Eğer o yoksa;

“Tehlikededir,

Günlük ekmeğimiz

Bacamızın tütmesi.

Tehlikededir

Evimiz, aşkımız, çocuğumuz.

Pencerede saksı

Kitap sevgisi

İnsan sevgisi

Tehlikededir…”

(Süleyman Nuri Özer).

[1] Camus, A. (2017), Başkaldıran İnsan, Can Yayınları, İstanbul, s. 33.

[2] Jung, C. G. (1999), Keşfedilmemiş Benlik, (çev) Barış İlhan-Canan Ener Sılay, İlhan Yayınevi, İstanbul, s. 46

[3] Tunçay, M. (2005), Türkiye Cumhuriyetinde tek Parti Yönetiminin Kurulması: 1923-1931, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, s. 213-214.

Abdulkadir İlgen / 11 ARALIK 2022