Taştaki Türkler kitabıyla 2008 yılında Sedat Simavi Sosyal Bilimler Araştırma Ödülü’nü alan Servet Somuncuoğlu, dünya tarihinin yeniden yazılmasını gerektirecek yeni eseri ‘Saymalı Taş Gökyüzü Atları’nı tamamladı.Uludağ Grup organizasyonuyla gerçekleşen ‘Saymalı Taş Gökyüzü Atları’ kitabının tanıtımının yapıldığı gecede konuşan araştırmacı yazar Servet Somuncuoğlu eserin oluşum sürecinden bahsetti.

"2005 yılında tesadüfen gittikleri Saymalı Taş’ın Türk tarihi için bir kırılma, dönüm noktası olduğunu söyleyen Somuncuoğlu sözlerine şöyle devam etti:
 “Kırgızistan’da Tanrı Dağları’nın kollarından Aladağlar üzerinde bulunan ‘Saymalı Taş’a 11 bilim adamıyla birlikte gittik ve burada başka birşey var düşüncesiyle 12 ayrı ülkede çalışma imkânı elde ettik. Geçen yıl 20 gün Kanada, Toronto, Ottowa, Montreal bölgesinde çalıştık. Saymalı Taş’ta 10.000 kaya üzerinde yapılmış 100 bin resim var ve biz bunların 6.000 tanesini fotoğrafladık.” Ders kitaplarından gördüğümüz kadarıyla bizim tarihimiz Orhun Anıtları’yla başlar.
Oysa ki Orhun Anıtları Türklerin taşlar üzerindeki son sözüdür. Asla Türk tarihinin önsözü değildir.

Peki 5000 yıl öncesine kadar uzanan zaman dilimlerinde yapılmış resimlerin bugün ne faydası olacaktır?

Bugün dünya milletleri ya da dünya devletleri evrensel kültüre yaptıkları katkı çerçevesinde dünyanın kaynaklarını paylaşıyorlar. Çünkü evrensel kültüre yaptıkları katkıyı çocuklarına aktarıyorlar. Böylece çocukları özgüven içerisinde, hiçbir kompleksin etkisinde olmadan yetişiyorlar."

ANADOLU TÜRK TARİHİ YENİDEN YAZILMAK ZORUNDADIR !..

"Sonuçta Türklerin M.Ö 3000 yıllarından beri orada olduğunu ispatladık.Böylece mevcut paradigmayı yıkmış olduk.Maalesef Türk Tarihini Türkler Yazmamıştır.
Saymalı Taş bize neyi öğretti, bizi nereye getirdi?

Eski çağ kültürlerine dair 5 büyük kültür sayılır: Çin, Hint, Mısır, Yunan ve Mezopotamya. Oysa Türk kültürü eskiçağ kültürleri içinde, insanlığın kurduğu ilk kültürler arasında çok özel ve önemli bir yere sahiptir. 

Bugün batıdan baktığımız zaman çoban, atlı, göçebe Türkler olarak tanımlanan Türkler coğrafik olarak hemen yanına Çin, altında Hint, Mısır’a rağmen, Mezopotamya ve Yunan kültürlerine rağmen kültürlerinden ödün vermemiştir. Biz hâlâ Türkçe konuşuyoruz. Bu kültürün basit bir şey olması mümkün değildir. 

Bu cevapları bize insanlığın ilk mabetlerinden, Gök tanrı dininin mabetlerinden biri olan Saymalı Taş verdi. Bu kitap yaklaşık 5 yıl süren bir çalışma sonucu ortaya çıkmıştı. Buradaki resimler içinde 100 bin resimden 6 bin kadarını fotoğraflamıştık

. 6 bin kadar fotoğrafı defalarca analiz ederek tamamıyla nesnel bir kurguyla, hiçbir şekilde duygusallığa ve hamasete kaçmadan kitap haline getirdik. Türkler kendine ait alfabesi olan entelektüel milletlerden biridir. Dünya evrensel kültürüne, insanlık kültürüne olağanüstü katkıları vardır. Bu sadece Saymalı Taş’la sınırlı değildir.

8 farklı alanda 5 binden fazla kaya resmi, binden fazla eski Türk mezarı kurgan ve şu ana kadar tespit ettiğimiz 50 civarında yazıta rastladık. 

Bu ilk olarak şunu gösterir: 
Anadolu’da Türklerin varlığının tartışılamaz tarihi M.Ö 3000 yılıdır ve belgelenmiştir. İkinci olarak Türk’ler tarihin en eski çağlarından beri Anadolu’ya gelip gitmişler, göçler yatay ve dikey olarak devam etmiştir. Üçüncü olarak da Anadolu Türk tarihi baştan yazılmak zorundadır.

“Damgaların Göçü” belgeseli, Anadolu Türk tarihinde yeni bir çığır açacaktır, işte bu çığırın açılmasına ise danışman kadrosunda yer alan Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, TDK Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu, Doç. Dr. S.Yücel Şenyurt, Doç. Dr. İsmail Doğan, Dr. Mustafa Aksoy, Dr. Cengiz Saltaoğlu, Öğr. Gör. Atakan Akçay, Arkeolog Yunus Ekim, Tarık Emre belgesele katkıda bulundular, bizzat saha çalışmasına katıldılar."

"Batı 1774′ten beri Türkleri kültür, uygarlık, tarih ve insanlık dışına itmek için geleneksel Türk karşıtı çabalarında adım adım ilerlemektedir. 

Asya’da, Türk tarihini M.Ö 220′de Hun İmparatorluğu ile başlatıp, Türklerin tarihte geç kaldıklarını kafalara yerleştirmek amaçlı bilinçli propagandalarını sürdürmektedirler. 

Yine Anadolu’yu, Sevr’e uygun olarak parçalayabilmek için atalarımızın Anadolu’ya ilk defa 1071′de TOKUZ OĞUZLAR’la geldiklerini inatla ileri sürmektedirler. Ve maalesef bu konuda büyük başarı sağlamışlardır.

Yurtdışında çalışmalarım Türkiye’de olduğundan da fazla ilgi görüyor. Japonya’dan Almanya’ya kadar tüm ülkelerin bu işlerle uğraşanları tarafından çalışmalarım ve ben yakından takip ediliyoruz. Batılı arkeologların Yunan veya Frig olarak tabir ettiği alanı Türk olarak belirledik. Burayı iyice inceleyebilmek için çalışmalarımı 3 yıl gizledim. Bozkırın kucağında duruyordu bu resimler. Sonuçta Türklerin M.Ö 3000 yıllarından beri orada olduğunu ispatladık. Böylece mevcut paradigmayı yıkmış olduk.

Fakat bizim hukuk fakültelerimizde hâlâ Roma Hukuku ile başlatılır. Oysa damga hukukun ta kendisidir.

Kültür tek bir alanda gelişmez, topyekun gelişir. Kayalar üzerindeki resimler, yazılar, damgalar bize şunu öğretir: M.Ö 5000′de, 10.000′de bunu yapan insanın, bir medeniyet kurgusu, evren anlayışı, dili, dini, ekonomisi ve hukuk sistemi vardır. Fakat bizim hukuk fakültelerimizde hala Roma Hukuku ile başlatılır. Oysa damga hukukun ta kendisidir.

Damgaların felsefesine girildiğinde, bunlar bireysel mülkiyettir. Bireysel mülkiyetle birlikte hak, hukuk ve adalet kavramları başlar.

Bu yapay Türk Tarihi, Batının kendi çıkarlarına uygun olarak yine kendileri tarafından kaleme alınmış ve bizim akademis-yenlerimiz tarafından bilimsel şüpheyle incelenmeden kabul edilmiştir. Dünya tarihi de bu şekilde yazılmıştır.

 Bu tarihe ilk başkaldıran Atatürk’tür.
1930 yılında 2000′den fazla kitabı incelemiş bir “kurmay subay” kafası ve “mobil zekâsı” ile durum tespiti yapmış; Orta Asya’da bir Anayurt olduğunu ortaya çıkarmış ve bunun tarihinin çok eskilere dayanıyor olması gerektiğine işaret etmiştir. Anadolu’nun en aşağı 5.000- 7.000 yıl öncesinden beri TÜRK YURDU olduğunu ifade etmiştir.

Değeri yavaş yavaş ortaya çıkan ve gelecekte tüm dünyanın minnettar olacağı büyük araştırmacı Kâzım Mirşan bu konuda hayatının büyük bir bölümünü adayarak çok önemli araştırmalar yapmış, batı merkezli çıkarlara uygun hazırlanmış emperyalist tarihe baş kaldırmıştır.

Maalesef Kâzım Mirşan’ın, Türk Tarih Kurumu’na gönderdiği çalışmalarının dikkate alınmamasına sebep olan bazı akademisyenlerimiz sayesinde SEVR şartlarının bir kere daha çöpe atılması engellenmiştir. 

Bu çalışmalar 1970′lerde dikkate alınmış olsaydı; ortada ne üst kimlik, alt kimlik yutturmaları, ne 48 etnik kışkırtmaları ne de Ermeni-Kürt iddiaları kalacaktı. Anadolu’daki dip kültürün bize ait olduğunun bilinmesiyle, emperyalistlerin “insan hakları”, “demokrasi” oyunlarıyla süsleyerek yutturmaya çalıştıkları propagandalarına kat’i- sağlam yıkılmaz bir set çekebilecektik.

Bugün 1970′den beri, maalesef 40 yıllık bir gecikmeyle de olsa Damgaların Göçü belgeseli ile Sevr’e gerekli olan set bir kere daha çekilmiştir. Şimdi sorun bu “SET” in gerçekleşmesi için çalışmaktır."

Servet SOMUNCUOĞLU

GÖKTÜRK