Yunanlılar sadece, silahsız kalması gereken Ege adalarını işgal etmiyor, aynı zamanda kara propagandayla, Türkleri, katliamcı, soykırımcı göstermek için bütçeden para harcıyor. Ve bunu da bir kere yapıp bırakmıyor. Sürekli tekrarlayarak, zihinlere yerleştirmeğe çalışıyor. En son yaptıkları şey, ABD'de 700 sinemada tek gösterimlik Smyrna (İzmir) adlı film oldu. Bu filmde, İzmir yangınını Türkler çıkarmış, insanların ırzına geçmiş, katletmiş.

Haliyle buradan bir sonuç ortaya çıkarıyorlar. Türkler soykırımcı, İzmir yangınıyla Rum mallarına zarar verdiler. İnsanları öldürdüler. Öyle ise bu zararın hesabını vermeliler.

Amaç bu.

Bilinçaltı ise; İzmir bizimdir, Ege adalarına da İzmir'e de gün gelecek sahip olacağız fikridir.

Yeri gelmişken söyleyeyim, Büyük Taarruzla İzmir kurtulurken, Türk ordusu İzmir'e girdiği sırada büyük yangınlar çıktı. Oteller, hastaneler, önemli kurumlar, Rum ve Ermenilere ait ticaret mağazaları, köşkler vb. önemli yerler yakıldı.

Sonra, her zamanki gibi İngilizler, Amerikalılar ve başrolünde de Yunanlılar olmak üzere faturayı Türklere kestiler. Biz hem İzmir'i kurtarmışız, hem de kurtardığımız gözümüzün nurunu cayır cayır yakmışız.

Aradan bir asır geçse de adamlar en baştan söyledikleri yalanı (kara propagandayı), inatla sürdürmeğe devam ediyor. Bu yönüyle adamlar kendi içinde tutarlı. Tutarsız olan biziz. Bizi yönetenlerin ne yaptığı ya da ne yapacağı esen rüzgarın yönüne bağlı.

Asimilasyona yatkın olan Türk'ler için bunların bir önemi var mı? Asimilasyona yatkın olan Türk'ler için bunların bir önemi var mı?

Yunan Devleti, "megali idea"sından, yenildik diye vaz geçmiyor. Bir plan dâhilinde hep canlı tutuyor ve her zaman ateşi tazeliyor. Ateş asla söndürülmüyor.

Devlet, bilinçli ve planlı bir şekilde çalışıyor.

Hâlbuki İzmir'in işgaliyle başlayan süreçte, adını "Şeytan Taburu" olarak koydukları, yakıp yıkan, ırza geçen, özel askerî birlik kurmuşlardı. Büyük Taarruzla püskürtülüp tabana kuvvet kaçarken, epey gerilerde olan bu Şeytan Taburu, Ege'nin kasaba ve köylerini, şehir merkezlerini ateşe vere vere geri çekiliyordu.

İzmir yangını da, gene onların veya daha önceden ayarlanmış görevlilerin işiydi. Dönemin Amerikan gazeteleri suçu Türklere atsa da, İzmir'deki uygulamalar ve Fransızların raporları onları yalanlıyordu.

Bu konuda birçok Türk bilim adamı çalışma yaptı. En son yapanlardan biri de Giresun Üniversitesi Eynesil Kamil Nalbant MYO'da çalışan Öğretim Görevlisi Mevlüt Kaya'nın kitap haline getirilip okuyucuya sunulan "1922 İzmir Yangını" adlı yüksek lisans tezidir. Oldukça kapsamlı ve nitelikli bir eserdir.

Hoca eserinde, lehte ve aleyhte yazılan ve çıkan haberleri verdikten sonra, Fransız Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Dumesnil ile Fransız Yüksek Komiseri General Pelle'nin raporlarına yer veriyor.

Fransız yetkililer, hazırladıkları raporlarda iddiaları araştırdıklarını, "Yangın öncesinde mahallelerinde birçok yanıcı madde ve patlayıcılar bulunduran Ermeni ve Rumların, şehirde yıkım gerçekleştirmeden şehri boşaltmayacaklarına dair söylemlerde bulunduklarına dair bilginin resmî makamlara ulaştığını" belirtiyor.

Gene aynı raporda, Ermeni ve Rumların yangını söndürmek isteyen Türk itfaiyecilere saldırdıklarını, korkup "yangını Türkler çıkardı" diyenlerin şokun etkisiyle bunu söylediklerini belirtiyor. Dahası 3 Eylül'de İngiliz, 12 Eylül'de Amerikan konsoloslarının vatandaşlarına şehri terk etmeleri için emir verdiklerini ve 12 Eylül 1922'de ABD Başkonsolosunun şehirden ayrıldığını rapor etmişlerdir.

Mevlüt Kaya'nın "1922 İzmir Yangını ve Yapı Bunalımı" adlı bilimsel çalışması, Yunan iddialarına belgelere dayalı cevap veriyor. Ayrıca o yangınlar ve sonrasında yaşanan derin sıkıntıları ortaya koyuyor.

Smyrna filmi ve ondan önce yapılan Topal Osman'ı, cani, katliamcı gösteren dizi filmler gibi daha birçok filmin sunuluşundan da anlaşılacağı gibi, Anadolu, Ege ve Trakya sanki Yunanistan'a ait topraklarmış da, Türkler işgalciymiş gibi anlatılıyor.

Askerî strateji ve hedeflerimiz kadar kültürel stratejimiz de olmalı değil midir?

Peki, var mı?            

Ahmet GÜRSOY / Yeniçağ

Editör: Kerim Öztürk