Dînî hayatımızın aydınlık yüzüydü.

Hâfızdı, mevlidhandı, İlahiyat doçenti ve toplum önderiydi.

Meclislerin, toplantıların, müzikli buluşmaların ve entelektüel muhitlerin de vazgeçilmeziydi.

Onun bulunduğu yerde neşe vardı.

Kendisiyle barışık bir insandı.

Herkese bir türlü rahatlık verirdi.

Sözünü sakınmazdı.

Öfkesi de sevgisi de sahihti ve her haliyle yapıcıydı

Olgunluğu halinden taşardı.

Her tür yobazlığa uzak bir denge insanıydı.

1997 yılında Turan Yazgan Hoca'nın 28 kişilik heyetle yaptığı İdil havzası (Tataristan- Başkurdistan) gezisinde o da vardı.

O sırada Hâfız ve Mevlidhanlar Derneği Başkanı olan güzel insan rahmetli Âdem Erim de vardı.

Yüzlerce çocuk sünnet edileceği için heyete dahil edilmişlerdi.

İki din adamı arasındaki farkı orada bütün açıklığıyla görmüştük.

Bir örnek vermek yeter: O coğrafyada her akşam davetler olur ve içilir.

Âdem Hoca, bunlardan dehşet rahatsız gibi memnuniyetsiz otururdu.

Emin Işık Hoca, herkes neşeleniyor diye zevklenir ve keyfi herkesten yükseğe çıkardı.

Sonraki yıllarda her karşılaşmamızda o geziyi hatırlattı ve bir kaç cümle etmeden bırakmadı.

İstanbul'un belli başlı isimlerinin cenazesini o kıldırır, mevlidini o okurdu.

Çok güzel, yanık, içli bir sesi vardı.

Müzik bilirdi.

Cenazelerde kısa bir konuşma yapardı.

Bildik din adamı konuşmalarından ve vaazlardan başka tür bir mana ve duyguyla konuşurdu.

Sıkça tekrarladığı bir cümlesi sarsıcıydı:

"Farzedin ki burada yatan sizsiniz ve kendi cenazenizi kılıyorsunuz!"

Emin Hoca, kimbilir kaç kere kendi cenazesini kılmıştı.

Yarın bütün İstanbul, bütün Türkiye ve bildiklerimiz bilmediklerimiz, evvel giden ahbab, uzakta-yakında olanlar, gönül dostları onun cenazesini kılacak.

Böyle uğurlardı, böyle uğurlanacak!

Aziz rûhu şâd olsun!