"Arabınkini Araba, Aceminkini Aceme geri verirsek bize uzun kollu bir buhara hırkasından başka bir şey kalmaz."

Buhara hırkasını nedense hor gösteren bu söz, Meşrutiyet devrinde sayılı birkaç ülkücünün dilimizde denemek istedikleri "tasfiye" işini Türkçe için bir yıkım sayan ünlü bir yazarımızın sözüdür.

Dil devrimi başladığı sıralarda da aydınlarımızın çoğu bu kuruntuda idi.

Türkün anayurttan ayrıldığı zaman dil varlığını uzun kollu bir hırkaya benzetenlerin bu mantık zavallılığına Atatürk acırdı. O, Türkün her şeyine inandığı gibi dilinin de yeterliğine, enginliğine sonsuz bir anlayış beslerdi. "Tarihin akışını oradan oraya çevirmiş, yer yer bunca uygarlık ocakları kurmuş bir ulusun dili bu denli yoksul olabilir mi idi ?" diye soruyor ve bu sözü aşağı yukarı şöyle tamamlıyordu: "Araplarla tanışıncaya dek türkün devlet, hükümet, hukuk, adalet gibi uygar kavramlara; şeref, namus, insaf, vicdan gibi yüksek duygulara birer ad vermemiş olması düşünülebilir mi? Belli ki her ulusta görüldüğü üzere Türkün de tarihte gaflet anları olmuş, birçok varlıklarına ve bu arada diline de bakmaz olmuştur. Biz şimdi ulusal benliğimize kavuştuğumuz gibi öz dilimize de kavuşacağız."

Atatürk, bir ulusun, dil varlığı bakımından, aslında bu denli yoksul olamayacağını bir örnekle belirtmek için şu öyküyü sık sık anlatırdı:

"Vaktiyle zengin bir köy ağası şehirde hamama gitmiş. Yıkanmış... Kurulanmış... Giyinmek için bohçasına el attığı zaman bir de bakmış ki silahlığından başka her şeyi çalınmış. Başlamış hamamcılardan hesap sormaya.

Hamamcılar ağanın şantaj yaptığını, yoksa çalınan çırpınan bir şey olmadığını ileri sürmüşler. Bunun üzerine o da silahını çıplak beline geçirerek ortaya çıkmış ve şöyle haykırmış: "Görenler Allah için söylesin, ben bu kılıkta gelebilir miydim ?"

Ata öyküsüne şunu da katardı:

- Ağanın hamama çıplak gelmediğine herkesin aklı yattı ama Türkün, yurdundan dilsiz çıkmadığına hala akıl erdiremeyen gafiller vardır.