Gariptir…

Bu ülkede doğan herkes daha kendisini tanımadan şu iki kavramı bilir; biri Türk, diğeri ise İslâm!

Aslında bunda bir gariplik yok. Elbette her insan doğduğu topraklarda bu iki mensubiyet üzre gözlerini açar; Fransız, İngiliz, Alman, Ortodoks, Musevî, Budist vs.olunduğu gibi.

Bizdeki gariplik kişinin dîninin kökünü, târihini bildiği hâlde, Türklüğünün mâhiyetini bilememesinde!

Herkesin olmaktan gurur duyduğu bir soy Türklük!

Evet bu ülkede doğan İslâm olarak doğuyor. Türklüğü ise küle dönmüş bir kökenden geliyor. Bu külleri savruk kişinin Müslümanlığı da kesret içinde paramparça olmuş, adına radikal, liberal, kökten dinci ve en son geldiği perdede kinci denilmiş!

Hülâsa; bu ülkede doğan kişi gerçekte ne olduğunu ve kim olduğunu tam mânâsıyla bilmiyor!

Düşünmeyi göze alanlar hariç!

Günlük siyâsetin ve vasatın sığ sularında yüzenler için bu hâl gariptir. Akılsız olduğu için değil, tanımsız olduğu için. Bu sebepten olacak düşünen insanlar toplum içerisinde acayip bir varlık olarak yaşamışlar.

Merhum Nureddin Topçu’nun “Var olmak” isimli kitabında kendisini böyle tanımladığını okuduğumda bir hafta yemek yiyememiş, ağlamıştım. Çünkü hep saadeti, tamlığı arayan ruhumun, her kâmil insandaki ayrılık ve garipliğine dair hikâyesi, bu dünyâdaki gerçek yolculuğumun pek de lay lay lom geçemeyeceğinin işaretini veriyordu.

Tuhaf…

Düşünce denilen bir kapının eşiğinde idim oysa. Yine bir şair söylemişti “bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan” geçilemeyeceğini. Hep bir kırılma noktasındaydı bir hâlden diğer bir hâle, bir merhaleden diğer merhaleye geçiş.

Modern psikanalizde buna “travma” deniyor.

Kelimenin kökeninde ise cennetten ayrılma var!

Oysa cennetten ayrıldığıma hiç üzülmemiştim ki ben, korkutulmuştum sadece. Eğer şöyle şöyle yapmazsam mahrum kalacaktım geldiğim yerden, cehenneme gidecektim! Yalan söylersem zebaniler dilimi kökünden koparacaklar, namazı değil bırakmak, tek vaktini geçirmiş olursam kızgın lavlar üzerinde ödeyecektim cezamı! Hele saçımın bir telini gösterirsem yetmiş bin sene kavrulacaktım ateşlerde!

Fakat bilmiyorlardı, cennet benim geldiğim yer değil, kaldığım yerdi. Benim varlığım cennetle kayıtlı değildi! Yüreğimdeki gam mahrumiyetten değil, ayrılıktan, kopmuşluktan, savrulmuşluktan ve hatırlayamamaktandı.

İnsan düşündüğü, düştüğü, an/ladığı vakit yeni bir şey öğrenmiş olmuyor, hatırlıyor sâdece. Bu hatırlayıştır işte insanı gerçekte onaran, bütünleştiren ve iyi eden.

Kesretten vahdete bir yolculuk bu hayat.

Hepsi bu…

Böyleyken yine de cesaret istiyor düşünmek. Çünkü düşünebilmek cesur olanın işi. Cesur olanın, yâni nefsi ile mücadele edebilenin!

Hâl böyle iken dünyaya geldiğimiz günden beri insan nefsine düşman edilmiş.

Bu ülkenin İslâmcısına daima kendisini öldürmesi, katletmesi telkin edilmiş. Oysa İslâm Peygamberi nefsini terbiye etmiş, öldürmemiş.

Ne tuhaf, insan, ayrılıklardan düştüğü bu âlemde kendini hatırlamaya çalışırken, her adımda çelme takanı, kan revan içinde bırakanı, yüzü gözü kirli olan yanını da idâre etmek, eğitmek ve ona merhamet etmek zorunda.

***

Hepimiz İslâm olarak doğup, henüz ne kendimizi ne de nefsimizi Müslüman edememiş, hatta bir kendimiz ve nefsimiz olduğunu bilememiş bir toplumda doğup hayat sürmekteyiz. Bizim bu topraklara mensubiyet algımız, doğadaki bir takım varlıkların Kongo ormanlarına mensubiyetinden farksız! Çünkü köksüz, bağsız, medeniyetinin külleri içinde debelenen ilkel bir varlıktan farksızız.

İlkel ve ilkesiz!

Ülkü; bu tozların bereketinden neş’et etmiş bir zevk. Kendini hatırlamak için çekilen afyon; kendini bulmak için değil ama dikkat buyurunuz…

Çünkü Türklüğü, kökenini “Milliyetçilik” güllesiyle parçalayan da yine kendisi!

İnsanın kendini hatırlamak, anlamak için parçalamayı seçmesi ne gariptir. Cahillik mi bu? Belki… Kökenini, varoluş sebebini bilemeyişin, kavrayamayışın ismi Türklük…

Yahya Kemâl’i u/yandıran o derin kırılma! Ve bu dünyada meçhul iki mefhum; Kutuplar ve Türklük…

İnandığı kutsal kitabını rahle üzerine oturarak ayaklar altına almış bir Ermeni kızı tablosu ile aidiyeti meçhul, fakat Kaplumbağa Terbiyecisi tablosuyla duvarlarını medeniyet ve kültür ile donattığını zanneden zavallı bir dindarın sanattan anladığı, kentin her mahallesinden kazık gibi fırlamış, estetik ve zarafetten, derinlikten yoksun betonarme câmilerinden duyduğu övünç, algılayabildiği haz kadar işte!

Çünkü asmalı küçük câmilere girse de fark etmemiş kökeninin evvelâ mescitten, câmiden, minareye, kubbelere ve külliyelere dönüştüğünü. Çini ve tezhipteki o ince zerafeti görememiş, algılayamamış.

Hülâsa; şuuru kapalı bir insanın uyanmaya çalışması kadar çileli bir hâl yok bu dünyada. Çünkü ayrılık hep bu gafletten! Kendini bilemeyiş ve bulamayış hep uykuda olmaktan!

***

Sözün başında hepimiz İslâm dînine ve Türk ismine mensup olarak doğduğumuzu, fakat Türklüğün ne olduğunu bilmediğimizi vurgulamıştık.

Bilmiyoruz çünkü Türklüğün İslamiyet’in avdetinden önce de hak bir nizam olduğu fikri oluşmamış bizde. Biz, Orta Asya’da bir yerlerde bitmiş otlarız! Hâlâ orada ötürgen bötürgen konuşup duran topluluklar varmış! Şamanizm denilen utanılacak bir inanca sahipmişiz hem de. Böyleyken evvelki varlığımızı bilsek ne yazar, bilmesek ne yazarmışız! O ki biz İslâm ile vâr olmuşuz, öyleyse kökleri fazla kurcalamanın da bir gereği yokmuş! Türklük; geçmişin kılıç kargısından, at ve kiliminden, vuruş dövüşten ibâret bir aksesuar hükmünde.

Tuhaf ve trajik görünse de şu an içinde bulunduğumuz toplumsal algı ve aklımızın seyrettiği, donduğu nokta burası; kendine ait özü aramaktan, tanımaktan, merak etmekten vazgeçme!

Oysa imân etmenin özünde bu köklere bağlılık yok mudur?

Allah’a, meleklere, peygamberlere, kitaplara, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine ve haşre, yeniden dirilmeye inanmak yok mudur?

Böylece yeniden dirilmeye inanan insanları, ölmeden evvel ölmüşleri, olmuşları tanımaya, hayır ve şerrin tahlîline, tasdikine bütün bir varlık âleminin târihini müşahedeye davet yok mudur?

Bütün bu sualler kuşkusuz “düşünen, akleden insanlar için” ezberden öte bir keyfiyet olsa gerek.

Bu keyfiyeti günün çenesi makine gibi işleyen ve ipe sapa gelmez sorular ve konularla saatlerce kafa ütüleyen televizyon vaizinin dağarcığından seyretmemiz muhal!

Bu keyfiyeti gündemin sığ sularında İsa’ya yahut Musa’ya yaranmaya ve yamanmaya çalışan, düşünen değil, güdülen kalem sürüsünün günlük tahrîratından okumak ise imkânsız!

Çünkü düşünen, akleden, kendini, kelimenin kalbini, her şeyin kökenini merak eden kalem sahibi o kadar az ki parmakla bile sayılamıyor!

Bulmak, rastlamak, onu anlamak, anlattığını kavrayabilmek ise ayrı bir çile ve seyr!

Burada Türklüğün kökenine bakmak değil, orada görülendir aslolan. “Sen İslâm ile vâr oldun” diyene, İslâm’ın sâdece Hazret-i Peygamber (s.a.v) ile gelmiş bir din olduğunu inandırmaya çalışmak, îmânın şartlarındaki insanlık târihi boyunca gelen nurun kökenini de inkâr etmek, îmâna davetin önünü kesmektir aslında!

Çünkü sadece Türklüğün kökenine bakmak da değildir bu, o oluş ve akış seyrindeki nizâmı ve anlayışı kavramaktır.

Türk Töresi’nin İslâmiyet gelmeden evvel de zâten İslâmî olduğunu görmek ve anlamaktır.

Dünya kurulalı beri Allah’ın insanlardan istediği şeriatın tek kökenden geldiğini kavramaktır.

Dünyada sadece iki medeniyetin vâr olduğunu; birinin Hakk’tan diğerinin Haksız(lıktan) geldiğini fark etmektir.

Dünya hikâyeleri ile oyalamaktan vazgeçmektir insanlığı.

Gözlerini bağlamaktan, dikkatini aslolandan çevirmekten, yolunu sarpa sarmaktan kurtarmaktır!

Zor değil aslında bütün bunları kavramak!

Müşkül olan aklın bu terbiyeden geçmesi. Terbiyeyi kabul etmesi.

Türklük; soy sop kurtarma ve kuru bir cihângirlik kavgası değil, âleme ilâhi nizâmı hâkim kılmak davasıdır!

Ne ki dünyada soyu kurutulan nesiller hep bu komplonun kurbanı olmuşlar. Kurutulmak istenen insan değil, soy sop değil, ilâhi nizâm, varlık anlayışı ve algısı…

Ne garip değil mi, Türklüğünün mahiyetinin bilinmediği bir ülkede ismine demokrasi denilen ve sistemin dayattığı üç beş parti pırtı içerisinden her defasında bir tanesini seçmeye mahkûm mankurtlarız!

Birbirinden habersiz üç ontik merada otlanan bir ulus/sürü…

Güdülmeye ayarlanmışız ne hazin!

Oysa okumaya ve anlamaya yönelirsek Kutadgu Bilig gibi bir çok eser ve kaynakta Türklüğün gerçek anlamına dair izleri bulmamız zor değil.

Bizim Türklüğümüz; İslâm’ın Hazret-i Âdemden beri sürüp gelen Allah nizâmıdır.

Kökenimiz bu nizâma bağlı insanlık zincirinden, fikir ve anlama inşâsından neşet etmiş.

Bizim zulmet içinde kalmış dünyaya gelmiş olan en son dîne intisâbımız en ilk vahye inanmışlığımız kadar sahih hem de!

Eğer sözlüklere bakarsak zaten “türeyişten” bahsedecekler bize.

Okumak /ikra önemlidir elbette lâkin neyi bilmek istediğimizi de bilmeliyiz artık.

Çünkü neyi istediğini bilmek arayan kadar aranılanın da arayanı seçmesi demek.

Çünkü bu eşiğe geldiğinde isrânın/yürüyüşün sırrı da açılacak.

Çünkü bu eşikten sonra yürümenin bir anlama olduğunu, anlamanın ise yürümek değil, bir seyr olduğunu Mesnevî fısıldayacak yolcuya. Hem de ayağını/aklını zemine sağlamca çakıp, kollarını bir pergel gibi açarak, kendi âleminin içinde, âlemleri seyrederek. Geçmiş ve geleceği ânın içinde eriterek, nefsini bu oluşta eriterek…Hayır ve şer olanla kavgayı bırakıp inanmaya davetin seyrinde…

İşte bu seyr içine girebildiğimizde zor değil toplumun aklını anlamak.

Toplumsal aklı anlamak için, o aklın üstüne çıkmak gerekiyor hepsi bu.

***

İnsanın bulunduğu noktayı anlaması için geldiği yeri bilmesi gerekir. Hâfızasını kaybetmiş insanların hatırlayamamaktan, bilememekten kaynaklanan o buhranını eritmenin başka yolu yok çünkü.

Zor olan hatırlamak da değil, hatırladığımız, anladığımız yerden bugünün manzara ve seyrini okumaya tahammül etmek.

“Kutadgu Bilig” kitabını okumakta böyle bir yarıktan kendini görmesi kadar oldurucu/öldürücü, fakat şaşırtıcı ve bunaltıcı da aynı zamanda.

Bunu, yâni düşmeyi, düşünmeyi, boğazın en derinine, varlığın dipsiz kuyusuna, fezâ nehrine atlamayı göze alabilecekler için elzem bir kitap.

Çünkü bu kitabı okuduktan sonra mensubu olduğun dînin, dilin, inancın ve medeniyetin iki ayrı bir sentez değil, aynı öz ve söz olduğunu anlayabiliyoruz.

Bizi parçalayan, kesrete düşüren, algımızı kapatan, körleştiren, uyutan, uyuşturan oryantalistlerin kirli parmağı sadece.

Çok fazla bilimsel teze ihtiyacımız yok bu kaynakları yeniden anlayıp hatırlamak için. Gördüğümüz kadar, baktığımız yer de önemlidir. Hayır ve şerrin birliğinden bahseden Rabbimizin bizden istediği, zıtların birliği, itidal ve terbiye… Zâlimi öldürmekle zulmü bertaraf edemezsin diyor Yüce Allah! Öldürmeye geleni diriltmekle mükellefiz. Bu sebeple herkes fıtratının gereği neyse onu yapmakla yükümlü. Kötülüğe karşı iyilik, Haksızlığa karşı Hakk…

Sadece ilâhi okuyup, mesnevî okuyarak bulamadık ne yazık ki Tevhîd’i. Her ne kadar Nuh Peygamber tahammül edemeyip sadece tenzih edenleri almış olsa da gemisine Allah’ın nizamında ve rahmetinde hepsi müsavidir.

Bu sebeple kökenden gelen nizâm, ayrıştırmamış, birleştirmiş! İkilik, üçlük atfedenin dokunmamış kilisesine… Kendi varlığı içerisinde hayat hakkı tanımış… Tevhidin içinde eriyene kadar sabırla beklemiş… Hâkimi olduğu ülkeler ve milletlere adaletle hükmetmiş…

Şimdi son Peygamberin niçin helâki değil, affı ve merhameti seçtiğini yeniden düşünmeliyiz.

***

Siyasal ve düşünsel bir hesaplaşma! Siyasal ve düşünsel bir hesaplaşma!

Adalet bir kadın ismi. Vücutça zayıf, hakça en fazla olanın ismi. Âdil olmak, kendi varlığından, kendinden olana değil, kendi dışındakilere hakkı tevcih etmek demek. Âdil olmak; Hakk’ın haksız olana merhameti. Öldürmeyi değil, cezâyı, cezâyı değil, mümkünse affı, sebebi değil bahâneyi, idâreyi, fazlı. keremi…

Şimdi Kubbealtı’ndan, ünlü adâlet kulesinden seyretme zamanı şehri…

Kut kazanmak; önce nefsini ve kendisini, sonra eşyâyı tanıma ve öğrenme tedrîsi. Kelimenin kalbi çok derin, dirâsetten, İdris’ten geçen hermetî bir yol, Hızır’a ayarlı üstelik… Her ne kadar meclisinde “Adâlet mülkün temelidir!” diye yazsa da, mülkün temelinin adâletde/ uyulması gerekli yasalarda değil, âdil olmakta olduğunu bilmesi, çalışması, çabalaması, ter dökmesi, nizamı hâkim kılma hakkı verilenin, yani “kut kazananın” âdil olması…

İşte bu olmaklığın seyr ü sülûku bir nev’i Kut kazanma bilgisidir. .

Halkın rızasını, güvenini, sevgisini, saygısını hak etme bilgeliği.

Bu Kut’u hak etmeden ülkeyi yönetmeye çalışmanın ismi ise günümüz zavallı demokrasi ve Cumhuriyet anlayışı. Daha doğrusu anlayışsızlığı, anlayamamışlığı, uyuşukluğu, gafleti!

Bir toplum ki ontik iplikleri yâ homojen bir vahdet telakkisi içinde kendinden geçmiş, yahut kesrette parçalanmış, kaosda kaybolmuş bir halk idaresi.

Yönetenin de, yönetilenin de, Hakk’tan değil, kul yapısı düzen ve düzeneklerden ibaret adına “anayasa” yahut “babayasa” denilen bir puta tapınması, şirki!

Hatta çöldeki bedevinin önce tapıp sonra yediği helva türünden, dayanaksız, dayanıksız tanrı heykelcikleri…

İyice bakalım şehre… câmilerde, havralarda, kiliselerde, sâhilde, mağazada, çarşıda, konakta, gökdelende ve köprü altında, iskelede, makinelerin başında makineleşmiş, programlanmış insan sürülerine bakalım!

Yapay biz düzende yaşayabilen kaç kişi görebiliriz?

“Kişi” göremeyiz artık!

Çünkü aslîyetinden koparılmış insanların ne oldukları ve kim oldukları önemli değildir artık! Angaje oldukları fikir, savruldukları sokak yürüyüşleri ve vatandaş olmanın biricik vazifesidir taraftar olmak, seyirci olmak, alkışlamak, yuhalamak, ülkeyi idâre edenleri omuzlayıp oradan oraya götürmek!

Birini götürüp, diğerini getirmek!

Oysa Kut kazanan bir Hükümdârın görevi, akılsız, şuursuz bir teba edinmek değil, hizmetiyle halka da kişilik kazandırmak, öz vermektir!

Kut kazanmak ;kişi hakkı gözetmek, kişi oğlunu yüceltmektir!

Çünkü ilâhi olanın özünde de bu vardır; Allah insanı en güzel surette yaratmış ve onu en güzel melekelerle donatmış, ona akıl vermiş, nimetler vermiş. Kendisine inanan inanmayan hiç kimseden nimetlerini kesmemiş, hayat hakkını almamış elinden. Kendi seyri içinde insanı kendini bilmeye ve bulmaya dâvet etmiş.

Sadece bir teli için yetmiş bin sene cehennemde kavrulan bir insanın Rabbini bilmesi ve tanıması muhal!

Donmuş bir din cesedi içinde sıkışıp kalmış mânâsı kaymış, anlamı bozulmuş bir din anlayışının içinden uyanmak, hissetmek oldukça zor!

Ne ki Hakk’ın yeniden kendini bize açması ancak “TÜRK TÖRESİNİ” yeniden anlayıp güncellememiz ile mümkün!

Tepeden tırnağa bütün kurumların bu nizâm ve intizam ile sülûk etmesiyle mümkün!

Kut kazanan kadar Kut’u kazandıracak âlimin, Has Hacip’in, sır kâtibinin de duracağı yeri bilmesi ile mümkün!

İşte böyle bir nizâmın adıdır Türklük.

Soyun değil, soyluluğun adı!

Bireyin değil, kişi oğlunun, makine dişlisinin değil, Âhi’nin, Âhiliğin halkası!

Eğilenin değil, eğitilenin, salikin adı Türklük!

Macar, Kürt yahut Kıpçak olması değil ona verilen kimlik, yedi tepeyi ilâhi olana yükseltecek Sinan olmak, zulmet çağının duvarlarını dövecek Macar Urban Usta olmak demek!

Milliyetleri, farkları, farklılıkları cem etmek, itidalle, adl ile hüküm etmek, hizmet etmek âleme!

Çok şişirdim başınızı biliyorum…

Lâkin size asıl anlatmak istediğim Hikmet’ti. Yâni terbiyeden geçmiş aklın düştüğü gönüldeki inci.

Türklük; Kut kazanmış bir kutlu kişinin, fert fert, ülke ülke, millet millet aynı potanın içinde fakat kendi seyrinde toplum olarak değil, toplu olarak, birlik içinde tekâmül etme nizâmı, geleneği ve töresidir.

O eski ihtişamımızı kaybetmiş olsak da, nizâmımızı unutmuş olsak da, elbet yaşıyoruz yine de bu başıbozuk dünya düzeni içerisinde.

Ancak eğer “kökten, kökenden” geliyorsak daha fazla “Töre”siz yaşayamayacağımız da bir vakıadır!

Hülâsa; mâhiyeti bilinmeyen olanı yani Türklüğü anlatmaya çalıştım bir nebze. Artık Türk müsünüz, ona da kendiniz karar verin lütfen.

Ve bu kararınızdan sonra konuşalım biraz da kelimeleri ve sembolleri.

Kadirşinaslıkla efendim!

Saliha MALHUN

Editör: Kerim Öztürk