Mustafa Kemal Atatürk şöyle der: “Bütün zorba hükümdarlar hep dini alet edindiler; tutku ve despotluklarını desteklemek için hep bilgiçler sınıfına başvurdular. Gerçek bilgin, din bilginleri hiçbir zaman zorba yöneticilere boyun eğmediler. Onların buyruklarını yerine getirmediler, vermek istedikleri gözdağından korkmadılar. Bu gibi bilginler kamçılar altında dövüldü, ülkelerinden sürüldü, zindanlarda çürütüldü, darağacına asıldı. Ne var ki, onlar yine de hükümdarın isteklerine dini alet etmediler. Gerçekte bilgin olmamakla birlikte sadece o kılıkta bulundukları için bilgin sanılan, çıkarına düşkün, hırslı ve inançsız birtakım hocalar da vardır. Hükümdarlar işte bunları ele aldılar ve işte bunlar 'dine uygundur' diye fetva verdiler. Gerçekte yalan hadisler bile uydurmaktan çekinmediler.”

Prof.Dr. Hasan AYDIN[i]

Tarihsel temelleri ışığında bakıldığında laikliğin, insana dair her şeye müdahale eden ve belirlemeye çalışan Orta Çağ'ın kilise yapılanması karşısında Rönesans, Reform ve Aydınlanma hareketleriyle adım adım geliştiğini söylemek olasıdır. Bu süreç içerisinde felsefe, bilim, sanat, siyaset, hukuk, ahlak, ekonomi, eğitim vb. kurumlar, kilisenin egemenliğinden yavaş yavaş arındırılmış; söz konusu kurumlar hümanist, bilimsel ve akılcı bir temelde yeniden yapılandırılmıştır.

Bu bakımdan felsefi olarak laikliğin, kilisenin temsil ettiği “tanrı-dogma odaklı bir epistemeden”, adım adıma “insan-akıl odaklı bir epistemeye” geçişi simgelediği söylenebilir. Bu anlamıyla laiklik, sadece siyasal alanda değil tüm beşeri alanlarda, hümanist-bilimsel-akılcı düşüncenin egemen olması; insanın, varlık (ontoloji), bilgi (epistemoloji) ve değerler (aksiyoloji) alanına beşeri olanaklarla baktığını kavramasından ibarettir.

Bu durum, aynı zamanda, bir kavram olarak laikliğin gerçek taşıyıcısının salt devlet değil, laik toplumun bireyleri olduğuna işaret etmektedir. Yani, "devletler laik olur, bireyler laik olmaz" anlayışının hiçbir dayanağı yoktur. Nasıl adil devlet, adil bireyler aracılığıyla gerçekleşiyorsa, tıpkı bunun gibi, laik devlet de laik bireyler aracılığıyla gerçekleştirilir.

Bu bakımdan, aslında laiklik salt siyasal bir sistem olmanın ötesinde insandan kaynaklı belli bir felsefi tutumu ve tavrı imler. Bu tutum ve tavır, bir özne olarak insanın her türden etkinlikte kendi bilişsel yetilerini temel almasını, ona dayanmasını ve bu yetilerini eleştirel olarak kullanmasını salık verir. Kant’ın deyişiyle söylersek, insanın ergin olmayıştan uzaklaşması, bilmeye ve aklını kullanmaya cüret etmesini gerektirir. Bu tutum ve tavırda, her şey eleştirel bir bakışla ele alınır; insan bilişince yargılanır; kutsal bile beşeri olanaklarla irdelenir.

David Hume’un da ifade ettiği gibi, tüm bilimler, insan bilişinden kaynaklandığı gibi, yine onun tarafından yargılanırlar. Aynı durum dinler ve teolojiler için de geçerlidir. Aslında bunun başka bir olanağı da bulunmamaktadır; çünkü insan Tanrı olmadığına göre, hiçbir şey karşısında tanrısal bir tavır alamaz ve hiçbir şeye tanrısal bir gözle bakamaz. İnsan her daim, tarihsel bir bağlamda yaşar, bu bağlamın ve yetilerinin sunduğu perspektifte, belli ve sınırlı bilgi olanaklarıyla varlığa yaklaşır. İnsani olan her şey, sırf bu yüzden ilintilidir, bağlamsaldır ve sürekli değişime ve dönüşüme tabidir. Yani insani dünyada zaman ve mekân üstü, saltık, değişmez şeyler yoktur.

Atatürk’ün de vurguladığı gibi, zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, bireylerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkâr etmek olur. Oysa tanrısal olan, doğası gereği mutlak, değişmez, genel geçer, zaman ve mekân üstülüğü imler. Batı felsefesinde teoloji-din ve felsefe arasında yaşanan gerilimler, doğal olarak, insani düzlemde, değişmezlik ve zaman ve mekân üstülük özelliği taşıyan theo-ontoloji (tanrısal varlıkbilim), theo-epistemoloji (tanrısal bilgibilim), theo-aksiyolojinin (tanrısal eylembilim) olanaksızlığını göstermiş durumdadır.

Orta Çağ düşünürlerinin ve dinci ideologların benimsediği gibi, kutsal metinlerin, kutsal yazıların, kutsal kitapların, peygamberler aracılığıyla insanlara iletildiğine, onlar aracılığıyla Tanrı’nın insanlara seslendiğine inansak bile basit bir felsefi irdeleme, kutsal metinlerin de beşeri olan dil, kültür ve insanın bilişsel yapısı tarafından sınırlandırıldığını gösterebilecek düzeydedir. Çünkü insanın dünyasındaki hiçbir şey, insani dili, insani kültürü ve insanın bilişsel yetilerini aşamaz. Bu sınırlılık yüzünden dinsel metinler, hangisi olursa olsun, insani tartışmalarla dolu olduğu gibi, ilk seslendikleri insanların dilleri, bilişleri ve kültürleri yüzünden pek çok tarihsel ve yöresel anlayışlar da içerir.

Dinlerin, kullandığı öyküler (kıssalar), metaforlar ve teşbihler, büyük ölçüde ilk seslendiği kitlelere ve kültürlere özgüdür. Bunları zaman üstü ve mutlak saymak, toplumsal gelişimi ve değişimi imkânsız hale getirir. Kutsal kitaplarda bile geçse dünyevi uygulamalar, bu yüzden tarihsel ve yerel niteliklidir. Kutsal metinlerde, kölelik ve cariyelikle ilgili yargılar, kadınları erkek karşında ikincilleştiren ifadeler, evrene ilişkin ortaya konan yargılar ve hatta ahlaki deyişler vb. dönemlerinin anlayışlarından köklü izler taşır. Bu metinler, aslında bilimsel olarak irdelenirse, onların büyük ölçüde tarihsel nitelikli antropolojik metinler olduğu görülür.

Kaldı ki, kutsal sayılan metinler insana doğrudan bir şey de söylemezler; onu okuyan insanın yetenekleri, bilişsel durumu, algıları, yaşam deneyimleri, varlık, bilgi ve değerlere bakışı metni anlamlandırmasına etki eder. Bu yönüyle, kutsal metinlere yönelik her okuma bir yorumlama etkinliğidir ve yorumlama ise sınırlı ve beşeri bir faaliyettir. Yorumlar arasındaki görüş farklılıkları, aynı dinin içinde doğmuş mezhepler, tarikatlar, cemaatler vb. bunu açıkça göstermektedir.

Şu halde, hem dinsel metinlerin kendisi, insani dil, insani biliş ve kültür gibi beşeri araçları kullanır hem de onu anlamaya yönelen özne onu beşeri olanaklarla anlar ve yorumlar. Kutsal kitapların kökünü tanrısal olarak görsek bile, beşeri düzeyde ele alındığında, onlardaki her şeyin insanileştiği, tarihselleştiği ve yerelleştiği söylenmelidir. Bu, kimi düşünürlerin de dediği gibi, önsüz-sonsuz bir tanrıbilimin olanaksız olduğunu, insanın olsa olsa kutsala yönelik tarihsel ve felsefi bir antropoloji geliştirebileceğini göstermektedir.

İşte felsefi anlamda laiklik, insanın sınırlı olan antropo-ontoloji (insani varlıkbilim), antropo-epistemoloji (insani bilgibilim) ve antropo-aksiyolojiye (insani eylebilim) mahkûm olduğunun bir itirafıdır. Yani insanın, insan olarak haddini bilmesi, tanrılığa ve tanrı adına eylemlere soyunmamasıdır. Yine felsefi anlamda bunu bilmek ve kavramak, dogmatizmden kurtulmak, eleştirel bakmak, yanılabileceğimizi görmek, demokrasi, hoşgörü ve tolerans kültürünü geliştirmek, gelişime ve dönüşüme açık olmak bakımından kaçınılmazdır. Zira herkes kendi algısını ya da kendi dinsel yorumunu tanrısallaştırıp biricik sayınca, değişmez bir ideaya, saltık bir anlayışa sahip olduğunu savlamakta, inanç adına öldürmeler, mezhep kavgaları, ötekileştirmeler, küfürle suçlamalar, yargılamalar vb. bitmemektedir. Ortaçağ düşünce tarih ve modern Ortadoğu bunun örnekleriyle doludur. Bundan kurtulmanın tek yolu, din ve dinsel inançları öznel saymak ve vicdani olarak kabul etmektir.

Birisi kendisini Tanrı’nın sözcüsü ya da kutsal kitabın meşru yorumcusu olarak gördü mü, her şeyin değerlendirici ölçütü olarak kendisini ve yorumunu göstermeye başlamakta, ona uymayan her şey ise sapkınlık olarak nitelenmektedir. Bu ise tartışma kültürü yerine tekfirci (dinsizlikle suçlama) bir kültürün oluşumuna ve kutsallık maskesi altında dinsel-mezhepsel çatışmalara neden olmaktadır. Bu bakımdan theo-epistemolojiye (tanırsal bilgibilim) inananların, çoğu kez hadsizlik yaparak, kendi yorumlarını ve algılarını Tanrı’ya mal etmeye çalıştıklarını, Tanrı’nın otoritesini kullanarak egemenlik kurmaya yöneldikleri itiraf edilmelidir.

Bunu yakından gözlemlemiş Mustafa Kemal Atatürk şöyle der: “Bütün zorba hükümdarlar hep dini alet edindiler; tutku ve despotluklarını desteklemek için hep bilgiçler sınıfına başvurdular. Gerçek bilgin, din bilginleri hiçbir zaman zorba yöneticilere boyun eğmediler. Onların buyruklarını yerine getirmediler, vermek istedikleri gözdağından korkmadılar. Bu gibi bilginler kamçılar altında dövüldü, ülkelerinden sürüldü, zindanlarda çürütüldü, darağacına asıldı. Ne var ki, onlar yine de hükümdarın isteklerine dini alet etmediler. Gerçekte bilgin olmamakla birlikte sadece o kılıkta bulundukları için bilgin sanılan, çıkarına düşkün, hırslı ve inançsız birtakım hocalar da vardır. Hükümdarlar işte bunları ele aldılar ve işte bunlar 'dine uygundur' diye fetva verdiler. Gerçekte yalan hadisler bile uydurmaktan çekinmediler.”

İnsanların kendi yorumlarını ve dinsel algılarını başkalarına dayatmaları üç açıdan sorunludur:

İlki, insanın kendisine ve kendi ürettiklerine yabancılaşmasına yol açmaktadır.

İkinci olarak, insanın haddini aşarak tanrılığa ya da en hafif deyişle tanrı adına hareket etmesine neden olmaktadır.

Üçüncü olarak baskı ve zulme sebebiyet vermektedir.

Tekrar ederek söylemek gerekirse, felsefi bakımdan laiklik, insanın haddini bilmesi, insani düzlemdeki her şeyin insani algı düzeyiyle, insanın dili, bilişi ve kültürüyle sınırlı olduğunu kavramasıdır. Kendi dinsel algı ve yorumunun öznel ve kendine ait olduğunu bilmesidir. Bu zorunlu olarak insani dünyada sürekli değişim ve dönüşümün öncelenmesi, değişmezliklerin bir kenara bırakılması anlamına gelmektedir. Sadece bu da değil, her türden ayrımcılığa son verilmesidir. Çünkü laiklik, insan olmak bakımından her insanın eşit olduğunun bir itirafıdır. Basit bir irdeleme, tüm ayrımcılıkların, birisinin kendisini epistemik (bilgisel) ya da ontik (varlıksal) açıdan üstün ya da tanrısal bir yere yerleştirmesinden, öncesiz ve sonrasız hakikatlere sahip olduğunu savlamasından ya da kendisini mutlak yorumcu özne olarak konumlamasından kaynaklandığını gösterebilecek niteliktedir. Her şeyin insani düzeyde algılandığı bir epistemede, değişmez bir şey olmadığı gibi, ontik (varlıksal) bakımdan, etnik, dinsel, cinsel vb. açıdan ayrımcılık yapmaya da olanak kalmamaktadır. Çünkü insani dünya, insani yetilerce oluşturulmuş bir dünyadır, değişimler dünyasıdır ve insan olmak bakımından hiç kimsenin diğerinden bir ayrıcalığı ve üstünlüğü yoktur. Bu yüzden laikliğin, aynı zamanda her türden ayrımcılığın panzehri olduğu ısrarla vurgulanmalıdır. 

------------------------------------------

Büyük Türk Milliyetçisi Erdoğan Aslıyüce Vefat Etti Büyük Türk Milliyetçisi Erdoğan Aslıyüce Vefat Etti

Kaynak:

https://www.gazetedurum.com.tr/yazar/Hasan-Aydin/laiklik-insanin-haddini-bilmesidir--8363

-------------------------

[i] Samsun Ondokuzmayıs Üniversitesi Öğretim Üyesi

Editör: Kerim Öztürk