Üst üste yaşadığımız Deprem ve Sel felaketlerinden sonra, felaketlerin “görülmemiş” devasa boyutları ileri sürülerek (“Asrın Felaketi”) özünde masum doğa olaylarının ciddiye alınmaması ve ahlaki karakterimizin zayıflığı sonucu “Felaket” veya “Afet” e dönüşmesini görmezden geldik ve utanmadan-ikiyüzlüce, dindarlık ayağına yatarak kurnazca Tanrının üzerine atmaya çalıştık veya “Fail-i meçhul” leştirmeye çalıştık. Uzun zaman ve yaygınca işlenen müşterek ve müteselsil cehalet, ihmal ve ihanet suçlarının sonucu ağır olunca(felaket-afet), üstlenmekten kaçınıp; dindarlık kisvesinde “Kadere-Kazaya Rıza” adı altında bir iftiraya, kurnazlığa, ahlaksızlığa imza attık. Örneğin, deprem felaketinin sonuçlarının bu kadar ağır olmasının sebebi, “İmar Affı” denen müşterek ve müteselsil büyük günahta herkesin yani siyasi erkin, yerel yöneticilerin, bina üreticilerinin ve mülk sahiplerinin ortak olmasıdır.

Bu günahın iç-boyutları ise, mimari estetiğin farkında olmama, nedenselliğin inkârı, hırsızlık ve havadan para kazanma hırsıdır. “Kentsel Dönüşüm” ve “TOKİ”, depremin “felaket” e dönüşmemesi için geliştirdiğimiz yöntemlerdi. Ancak, “Cehalet-İhmal ve ihanet” teslis günahına keffâret olarak yetmedi. Bu yazıda “Asrın Felaketi” kodlaması ile arkasında gizlediğimiz 1400 yıllık bireysel ve toplumsal yani “Müşterek ve müteselsil” cehalet(cehalet, mazeret değil; suçtur), ihmal ve ihanetin teolojik ve politik-iktisadi genetiği üzerinde duracağız.        

1- KUR’AN VE TEOLOJİK KIRILMALAR (SÜNNİLİK)
A-) Vicdanın Dumura Uğratılması

Kur’an’daki ilahi gayretin, Allah’ın yaratılışta insana verdiği vicdanın, Arapların katı-müşrik-muhafazakâr/gelenekçi tarihsel-toplumsal yapı içinde donmuş, mayalanmış, körelmiş halini tekrar diriltmek olduğu rahatça görülür. Allah, insanlarla “beraber” hareket eder. Onları kendine “dost” edinmeye çalışır. İzzet/onur/şeref/haysiyet, ortak olarak Allah’ın, Peygamberin ve müminlerindir(63/8). Allah’ın emir ve nehiy, helal ve haramlarının ışığında/örnekliğinde müminlerin vicdanı da fetva-hüküm verme makamındadır. Allah’ı ve peygamberini yansılamak asıldır. “Rabb-Abd” ilişkisi, köleci bir toplumda arizî/geçici kavramsallaştırmadır. Evrensel değildir. Bir önceki vahiyde(İncil) ilişki, “Baba-oğul” olarak ifade edilmiştir. Evrensel olan: “Ezeli Misak=Sözleşme”dir(7/172).

Ancak İmam Şafii’nin kurmuş olduğu “Fıkıh Usulü”, bunun tam tersini vazetmiş; Kur’an ve Sünneti-Hadisi mutlaklaştırarak müminlerin vicdanlarını dinde-ahlakta devre dışı bırakmış/dumura uğratmıştır: “(Bütün)hakikat, Allah’ın ve Resulünün söylediğidir; geri kalan, şeytanın vesveseleridir.” sözü ona aittir. Sünniliğin taklide dayanan “İlmihal” ve “Amentü/Akaid” dindarlığı, buradan türemiştir. Ancak diri iman ve canlı vicdanın gerçekleştirebileceği kallavi salih amelleri ıskalıyarak, kör-ezber İtikat ve itiyat haline gelmiş ibadetler ile Tanrı’yı kandırma girişimi(9/19, 29/2), -Spinoza’nın dediği gibi- kitlelerin yaygın ve kurnaz tutumudur. Diri iman ve canlı vicdanın yani takvanın motoru Kur’an’da düşünmedir(tefekkür, taakkul, tezekkür, tafakkuh, tedebbür, basiret, nazar, rey…). Dinde düşünme bitip, taklit ve dogmatizm başlamışsa; dinin ocağı sönmüş demektir. Kur’an’ın, İnsanlık için “rahmet/hidayet” ve Araplar için “şeriat” olduğunu ulema tefrik edememiştir. Vicdanı diriltmeye gelen nasların mutlaklaştırılmasının, Müslüman bireyin vicdanının dumura uğratması yetmiyormuş gibi; daha sonraları oluşan “Şeyh-Tarikat” yapıları, müminlerin iradelerini “Fena” halde felç ederek; onları, mukallit koyun sürülerine benzer halde köleleştirdi. “Dört halife” ve “Sahabe” örnekliklerinin, ahlak kahramanlıklarının, gümrah kişiliklerin tarihi süreç içinde giderek sönümlenmesi ve böyle kişilerin çokça görülmemesi, bahsettiğimiz vicdan körelmesinden kaynaklanıyor olsa gerek. Tohumun(Kur’an-Peygamber) etrafına plastik bir kap-perde-tıkaç geçirilmiş(mutlaklaştırma); ışıması, çiçeklenmesi, meyve-ürün vermesi engellenmiştir.        

B-) Özgür İradenin Felç Edilmesi (Kader/Cebir)

Kur’an, insanın denenme bağlamında ortaya koyduğu ahlaki fiillerin tümünden sorumlu tutulacağını defaatle ve açıkça ortaya koyduğu halde ve Mutezile-Maturidilik tarafından da kolayca görüldüğü halde; Eş’arilik, kurnaz veya cahilce bir “dindarlık(tazim)” iddiası ile insanın fillerinde özgür olmadığını; tersine, fiillerine zorlandığını(cebir) ileri sürdü ve Sünniliğin resmi görüşü bu oldu. Müslim’in Sahih’inde geçen ve Cebri/Kaderciliği öğreti haline getiren . “Sizden biriniz ana rahminde kırk günlük olunca bir melek gelip rızkını, ecelini, cennetlik mi cehennemlik mi….. olacağını yazar.” hadisi, Mutezilenin erken dönem temsilcilerinden Amr İbn Ubeyd’e sorulduğunda, o, şöyle demişti: “Bu hadisin ravilerinden olan A’meş yalancıdır. Dolaysıyla bu hadis doğru olamaz. Velev ki, bu hadis doğru olsa ve ben de Hz. Muhammed’in yanında olsaydım; ona karşı çıkardım. Bu söz, “hadis” değil de, “ayet” olarak inseydi; o zaman Allah’a derdim ki: “Bizden aldığın misaka ters.”( Muhammed Salih, Amr İbn Ubeyd ve Arauhu’l-Kelamiyye. Kahire. 1985.s 121.) Mutezilenin, yüz yıl içinde boğulması, Maturidiliğin periferiye çekilmesi, meydanı/merkezi Eş’ariliğe bıraktı ve resmi mezhep/ideoloji haline geldi. Sonuç: İradenin felç olması.

C)- Doğal Nedenselliğin Reddi

Kur’an, Evrenin/her şeyin/oluşun(kevn ve fesad) bir matematik(bihusbanin-55/5, 18/40) ve bir ölçü ile(bikaderin) olduğunu(18/45, 54/49), yani kaos yerine, kozmosun/nedenselliğin egemen olduğunu ileri sürdüğü ve bunu Allah’ın mükemmelliğinin bir gereği-kanıtı olduğunu(Ayet) ifade ettiği halde; Kelamcılar(Mutezile ve Eş’arilik) kendilerince –mucizeye yer açmak için- “Atomculuk(Cevher-i fert)” ve “Adet” teorileri ile buna karşı çıktılar:

“Doğa olayları, hem Mutezile hem de Eş’arilere gör Allah’ın fiilleridir. Her iki mezhep de, sanki varlıklar arasında sebepliliğe bağlı bir ilişki bağı gibi görünen olguyu “iktiran=yakın durma”; bu ilişki ağındaki düzenlilik ve kurallılığı ise “Adet” kavramı ile açıklar….Kendi zannımızca kırmızıya boyadığımızı düşündüğümüz şu bezi boyayan aslında biz değiliz; aksine, kırmızı boya beze temas ettiğinde, Allah bezde bu rengi meydana getirmiştir. Biz ise, boyanın beze geçip ona rengini verdiğini sanırız. Oysa, durum böyle değildir….Mutezilenin sebeplilik konusundaki tavrı, özü bakımından Eş’arilerden farklı değildir. Bu iki mezhebe göre sebeplilik, olaylar arasında zorunlu bir ilişki olmayıp; birliktelik ilişkisidir(iktiran). Ortaya çıkan fiil ise, Allah’ın hür iradesinden çıkan bir fiildir. Doğada gözlemlediğimiz düzen ve kurallılık ise, “adet”ten ibarettir. Ateşin odun ile teması halinde onu tutuşturmasını beklememiz, bir alışkanlıktan ibarettir. Bu “adet” fikri, bazılarının sandığı gibi Gazzali’nin geliştirdiği bir fikir değildir. Gazzali’nin doğumundan yaklaşık kırk yıl önce vefat eden Mutezili Kadı Abdulcabbar’ın ve mezhebinin de temel fikridir.”(M.A.Cabiri. Arap-İslam Kültürünün Akıl Yapısı. Çev.B.Köroğlu-H.Hacak-E.Demirli. İst. 1999. S 267-268)    Ontolojik bağlamda İslam Teolojisinin, “nedenselliği(ittisal)” Allah’ın mutlak mükemmelliğinin bir tecellisi olarak görme yerine; atomları sürekli bir araya toplayıp dağıtan(tecviz) sürekli yaratma teorisi, Müslüman bireylerde nedenselliği, merak etmeyi yani bilimsel keşifler yapmayı büyük ölçüde öldürdüğü gibi; zamanla keramet, sihir-büyü, simya, tılsım ve müneccimliğin gelişmesini terviç etmiştir. Nedenselliğin inkârı, mantıksal düşünmeyi dumura uğratmıştır. Arabesk-Pop şarkıcısı Azer Bülbül’ün: “Her an her şey olabilir; bugün bana, yarın sana.” dizeleri, bu her şeyin “mümkün” olduğu ontolojinin sosyal psikolojisini yansıtır.

D-) Şura’nın Saltanat’a Dönüştürülmesi

Beka Doktrinine inanıyorsanız! Beka Doktrinine inanıyorsanız!

Kur’an, kamusal sorunların(siyaset) kamunun tümü tarafından ortaklaşa, omuz omuza, tartışarak, oydaşarak, icma ile(Şura) ile çözülmesini önermişti(19/29, 42/38). Hz. Muhammed ve arkadaşları da öyle yapmışlardı. İlk üç halife döneminde de bu ilkeye tam olmasa da riayet edilmeye çalışıldı. Ümeyye oğullarının (on ikiye beş kala gemiye binenler) zorla iktidarı ele geçirmeleri ile “Hamiyyetu’l-Cahiliyye” olan kabilecilik, çapulculuk(ganimetçilik) ve şiddete teşne olma, olduğu gibi geri geldi ve birer Kur’ani kavram olan “Cihad” ve “Fütühat” kavramlarının altında büyük ölçüde çalıştı. Taklit ve Tebiyyet(itaat-boyun eğme, biat), müslüman toplumların kaderi oldu. Emanet, ehliyet/liyakat, adalet ve şura ilkeleri üzerine kurulmuş Kur’anî siyaset, kişi kültüne-kutsiyetine-karizmasına dayanan “Hilafet-Saltanat” a dönüştü. Gökteki ilahın tekliği gibi; yeryüzündeki otorite de tekleşti. (Zıllullah).

2- POLİTİK-İKTİSADİ KIRILMA: GANİMET EKONOMİSİ
Kur’an’ın nazil olduğu ortamda temel ekonomik faaliyet tarım (Medine-Taif) ve ticaretti (Mekke). Kur’an, özel mülkiyeti ve emek-üretim ve ticaret(alın teri) ile elde edilen kazancı meşru görür. İslam gelişmeye başladıktan sonra bir kazanç kapısı da, haklı-koruyucu savaşlarda elde edilen “ganimet”ler oldu. Hz. Muhammedin ölümünden sonra, ekonomik faaliyetin ağırlık merkezi kervan dizme, tarım ve hayvancılıktan, ordu tanzim ederek fütuhat yolu ile menkul ve gayrimenkul ganimet elde etmeye doğru kaydı. Öyle ki, Peygamber döneminde Cennetlik olmakla müjdelenen “Aşere-i mübeşşere(!)”nin, Emeviler dönemindeki fetihlerde elde ettikleri mal varlığı, tirilyonları buluyordu.(M.A. Cabiri. El-Aklu’s-Siyasiyyi’l-Arabi. Beyrut. 1990. s 99 vd). Abbasiler döneminde ganimetle birlikte tekrar ticaretin ve tarımın geliştiği bilinmektedir. İslam’ın taşıyıcısı ve koruyucusu ikinci halkı, Türklerdi. Onlar da, göçebe ve askerdi. İslam’ı seçtikten sonra tarım ve hayvancılık ile birlikte fütühat yolu ile “Ganimet Ekonomisi” onların da kârı idi. Her iki halkın kurdukları imparatorluklarda da toprak mülkiyeti Tanrı dolayımı(Allahlık) ile devletin ve saltanat ailesinin kontrolünde idi (Arpalık). Bu mal-mülk, “sözde” olsa da; gerçekte “tüyü bitmemiş yetimin” yani “herkesin” yani “kamunun” malı değildi; “hiç kimsenin” idi, “Allahlık” idi, “Miri malı” idi. Dolaysıyla, kolayca sultan tarafından “peşkeş” çekilebiliyordu. Zira, Emek-üretim-ticaret ile değil; savaş ile fütuhat ile, ganimet olarak elde edilmişti-gasp edilmişti. Türkçe bir deyim olan “Haydan gelen, huya gider” sözü, bu “Orta-malı” olma durumunu, veciz bir şekilde ifade eder. Bu sözde “Hay” Allah’tır; ekonomik anlamı fütuhat yolu ile “ganimetten gelen” mal-mülk demektir. “Hu” da Allah’tır. Ancak, ekonomik anlamı, “boşa” harcama ve “israf” etmektir. Yani Şeytan işidir. Bu söz, Türklerin iktisat zihniyetini ve onun şuur-altını ele veren ve Tanrı’yı Şeytan ile koalisyona sokan dehşet verici ve tüyler ürperten bir sözdür

3- SONUÇ
“El kâsibu habibullah=Emeği ile kazanan, Allah’ın sevgilisidir” ve “Dest be kâr, gönül be yâr=El, işte; kalp, Allah ile” diyen, kazanç ve mal-mülk edinmede emek-üretim-ticaret ve alınterini esas alan esnaf ve zenaatkâr lonca teşkilatı “Ahilik”, hem Selçuklularda hem de Osmanlılarda ciddi bir etkiye sahip olmuştur. Ancak Tasavvuf ve Tarikatların gelişmesi ve dönüşmesi ile Osmanlının (“Derviş Devlet”) ortalarından itibaren halkın dünya/iktisatla kurmuş olduğu yaşam bağlarının hayli gevşetildiği bilinmektedir. Ayrıca sultanlar, bu tarikatları kendilerine bağlı tutmak için Miri malından yani aslında “kamu” malından bunlara ciddi miktarda gayrimenkuller aktarmışlardır. Giderek kazanç sahibi/zengin olmanın yolu, emek-üretim-ticaret olmaktan çıkmıştır. Rahmetli iktisat tarihçimiz S. F. Ülgener, yapmış olduğu bilimsel çalışmalar ile bu gerçeği ortaya koymuştur: “…Refah seviyesi, emek ve istihsal yolu ile değil, belki muhtelif sınıf ve zümrelerin üst üste tabakalandıkları içtimai ehremın (piramidin) kaide ve zirvesine yakın bir noktada ve yer almak sureti ile tayin edilir.

Muazzam servet yığınlarının, uzun zaman tüccar ve müteşebbisten ziyade, siyasi nüfuz ve iktidar sahiplerinin elinde toplanmış olması, bunun en açık delilidir.” (S.F. Ülgener. İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası. İst. 1981.s 177). “Servet, (Osmanlıda) her şeyden evvel politik bir kategori olduğuna göre; gelir dağılımında gündelik geçim sınırını aşan bir pay sahibi olabilmenin en emin ve kestirme yolu, üst kademelerden bir yere çıkmak; -ya da daha kolayı-, oradakilere intisap etmektir.”(Ülgener, a.g.e. s 178) “Hülasa, kazanmak gibi tüketmek de iktisadi hayatın dışında ve ötesindedir…Servet ve nimete kavuşan, kendi emeğinin ve alın terinin mükâfatını mı görmüş demektir? Hayır! Sefalete düşen, tembelliğinin cezasını mı çekiyor? Asla! Mal ve servet edinmenin akla-hayale gelmedik ve bazen beklenmedik imkânlar etrafına sıralandığını görmekte bir nevi alışkanlık peyda eden ortaçağ mütefekkiri/şairi(Fuzuli), muazzam bir çalışmanın refaha; tembelliğin de yoksulluğa giden yol olduğunu hesaba katmamakta mazurdur: “Haris(muhteris), budalalıktan sanır ki, fakir kendi tembelliğinden fakir kalmış; zengin de, çok çalışmasından dolayı nimete erişmiştir.”(Ülgener, a.g.e,s180)

Heyhat! Siyaset ve İktisat/İnşaat sektörlerinde durum aynıyla –son yirmi senede de ivmesi hızlanarak- devam ediyor. “Asrın Felaketi” kodlamasını yapanlar, işlenen büyük günahın/suçun üstünü örterek “Fail-i Meçhul” hale dönüştürmek isteyen, bu muhterislerdir.

İlhami Güler

Editör: Kerim Öztürk