Türkiye’de nefes alıp veren tüm akıllı canlıların yarınlara olan en büyük borcu; el ele vererek kafa yorarak biraz okuyarak birbirini anlamaya çalışarak içinde sıkışılıp kalınan ve toplumu birbirine düşüren bu politik kutuplaşmaya son vermektir. 

Demokrasilerin doğal sonuçlarından biri olan politik kutuplaşma, gelişmiş ya da gelişmekteki birçok ülkede siyasi ve toplumsal huzursuzluğun da temel sebeplerinden biridir. Demokrasiler, tabiatından doğan politik kutuplaşmanın önüne geçemez ancak ölçeğini belirleyebilmektedir.

Zira demokratik sistemler, içerisinde var olan tarafların yaşam alanlarını kısıtlamadan birbirlerinin varlığına tahammül ederek bir saygı çerçevesi inşa etmektedir. Kutuplaşmanın yüksek dozda yaşandığı ülkelerde, bu dozun daha az hissedilen ülkelere kıyasla; ekonomik eşitsizliğin gittikçe büyüyerek toplumsal kaosun daha fazla yaşandığı gerçeği saptanmıştır. Keza politik kutuplaşma, salt siyasi hayata değil ayrıca farklı düşünen kesimlerin, her geçen gün birbirinden uzaklaştığı bölünmüş bir topluma da sirayet etmektedir.

Bir ülkede var olan çeşitli etnik, dini ve kültürel yapılar, siyasette kullanılan tarafgir tavır ve ayrımcı dil sebebiyle politize edilerek politik kutuplaşmanın malzemesi haline getirilmektedir. Ancak tecrübeler gösteriyor ki bu durumda en büyük zararı yine bu malzeme edilen yapılar yaşamıştır. Siyaset bilimciler tarafından yürütülen çeşitli ampirik araştırma, politik kutuplaşma şekillerinin, devletlerin ve toplumların kendi içlerinde ve birbirleri arasında şiddetli çatışma riskleri doğurduğunu ortaya koymuştur.

Bu doğrultuda, tarihsel, sosyo-kültürel ve iktisadi bir olgu özelliğine sahip olan politik kutuplaşmanın, potansiyel nedenlerini belirleyerek kutuplar arasındaki uçurumun gittikçe açılmasının önüne geçmek, politika yapıcılar ile kamusal karar alıcılar adına en önemli temel görevlerin başında gelmektedir. Oportünist siyaset anlayışı, gelir eşitsizliği,  kamu harcamalarının etkinsiz bir iktisat politikasıyla yürütülmesi, sosyal çeşitliliğin doğurmuş olduğu sorunlar politik kutuplaşmaya zemin oluştururken özellikle siyasi iktidarlar, kendi statükolarını kaybetmemek adına bu kutuplaşmadan en çok beslenen ve bu kutuplaşmayı en çok besleyen dinamiği oluşturmaktadır.

Bütün popülist rejimlerde kendini gösteren politik kutuplaşma, Türkiye siyasal atmosferinin genetik hastalığı mahiyetindedir ve bu hastalık, arkaik bir yapıya sahip olduğu gibi özellikle son zamanlarda sükse yapan bir ivme yakalamıştır.Konuyla ilgili siyaset kuramı literatüründe, popülist rejimlere önderlik eden liderlerin neden bilerek toplumu kutuplaştıran politikaları tercih ettiklerine, siyasal yapı, sosyal doku ve hukuk düzenine ne şekilde etki ettiklerine dair Carl Schmitt, Hannah Arendt, Jürgen Habermas gibi isimler çeşitli tartışmalara kapı aralamıştır.

Bütün popülist rejimlerde kendini gösteren politik kutuplaşma, Türkiye siyasal atmosferinin genetik hastalığı mahiyetindedir ve bu hastalık, arkaik bir yapıya sahip olduğu gibi özellikle son zamanlarda sükse yapan bir ivme yakalamıştır. Zira Türkiye siyaseti de popülist rejimlerin tüm tipolojik özelliklerini taşımaktadır. Bilhassa seçkinler fobisini temel alan anti-elitist ve çoğunlukçu demokrasiden yana anti-plüralist yapıları barındıran, “kendisinden olmayanı düşman ilan eden” Türkiye’deki popülist siyaset tandansı, gelecek adına haklı endişeleri de gündeme getirmektedir. Bu retorik, toplum üzerindeki ayrıştırıcı çizgileri derinleştirirken yalnızca siyasi tarafların değil aynı zamanda sokakta gördüğümüz, beraber yaşadığımız, komşuluk ettiğimiz insanların dahi birbirleriyle olan iletişimlerini kopma seviyesine getirmiştir.

Politik kutuplaşma, insanların yalnızca farklı siyasi tercihler bulunmasından mütevellit, oy potansiyeli olarak değerlendirilen salt nicel bir istatistiki olguyu kapsamamaktadır. Politik kutuplaşma, farklı siyasal tercihler taşıyan aynı toplumsal ve siyasal yapıların beraber yaşamak hissiyatını yok ederek insanlar arasında nefret tohumları serpiştiren bir defa filizlendiğinde kendisini devamlı tazeleyen ve her defasında daha fazla derinleşerek üreyen bir sosyo-psikolojik döngüyü oluşturmaktadır.

Toplumsal doku üzerinde çok ciddi ve derin yaralar açarak telafisi zor tahribatlar inşa eden bu psikolojik harp, bıraktığı hasarları durmadan yenilerken karşılıklı tüm kazanımların yitirilmesi ve barış ortamının yok olmasına en önemli katkıyı sağlamaktadır. Bu derin yaralar taşıyan toplumsal tahribatın iyileşmesinin ne kadar zaman alacağı büyük bir muallak taşıdığı gibi bu yaraları ağır derinlikte ve belirsizlikte gidilen seçim atmosferinde bir de ‘’iç savaş’’ korkusunun pompalanması, toplumsal travmanın ateşine odun taşımaktan başka hiçbir işe yaramamaktadır.

Şüphesiz ki bu ortam içerisinde özellikle sivil topluma da çok büyük görevler düşmektedir. Hegel: “Devlet değişik kişilerin bir birliği, salt ortaklık olan bir birlik olarak tasarlandığı zaman, bununla denmek istenen şey yalnızca sivil toplumun belirlenimidir. Yeni anayasa teorisyenlerinin birçoğu devlet üzerine bundan daha başka bir görüş getirememişlerdir. Sivil toplumda her üye kendi ereğidir, onun için başka herkes hiçbir şeydir.” cümleleriyle sivil toplum ile devletin birbirine karıştırılmasını hatırlatmıştır.

Sivil topluma burada düşen görevlerin başında; kutuplaşma döngüsünü kırabilmek için birlik-beraberlik odaklı bir direniş gösterebilen, toplum üzerinde çizilen dostluk ve düşmanlık sınırlarını aşarak barış köprüleri kurabilmeyi hedefleyen ve iletişim kanallarını her daim canlı tutan bir tavır sergilemek gelmektedir. Türkiye’de nefes alıp veren tüm akıllı canlıların yarınlara olan en büyük borcu; el ele vererek kafa yorarak biraz okuyarak birbirini anlamaya çalışarak içinde sıkışılıp kalınan ve toplumu birbirine düşüren bu politik kutuplaşmaya son vermektir.

Tunay ŞENDAL